Alsah Blokları - Güldeste / En Güzel Atatürk Şiirleri Seçkisi
• 11/4/2008 - HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.
Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.
İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU
Kampanya Merkezi : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü
Adres : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü
Hocalar / AFYONKARAHİSAR
Tel : 0 272 5512256
0 505 5153232
Faks : 0 272 5512256 |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 29/12/2007 - Atatürk'ün Müziğe Bakışı / A. YALMAN
Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN
|
| Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN |
|
|
Aatürk çoksesli müziğin ulusun gelişmesi ve katkıda bulunacağına inanıyordu.
'Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'
Atatürk'ün müziğe bakışı
'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'
AYTAÇ YALMAN
Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz lideri, mazlum milletlerin umut ışığı, öldükten sonra da ilkeleri canlı kalabilen Mustafa Kemal Atatürk , kuşkusuz asrın lideri olabilme başarısını gösteren tek devlet adamıdır.
Bugün, yaşadığımız gerçekler karşısında, onun ateşlediği devrimci hareketin ne kadar büyük, ne kadar saygın ve ne kadar onurlu olduğunu daha iyi anlıyor ve onu büyük bir özlemle arıyoruz.
Bugün sizlere büyük Atatürk'ün farklı bir özelliğini, sanata ve kültüre bakışını bir insan ve bir devlet adamı olarak, özellikle müzik konusundaki düşünce ve hizmetlerini ifadeye çalışacağım.
Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin, ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır.
Atatürk'ün sanata bakışını değerlendirmeden önce Batılılaşma felsefesi üzerindeki düşüncelerine kısaca değinmekte fayda görüyorum.
Atatürk'ün Batılılaşma felsefesi ile sosyologların kültür teorileri arasındaki ayrılık bugün bile tartışılmaktadır. Atatürk'ün inandığı husus; ''Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'' Fakat sosyologlar Emil Durkheim ve Ziya Gökalp ile başlayan sosyoloji ekolü, ''Bir kültür, bir milletin ruhu gibidir. Organik bir şeydir. Hayat görüşüyle, müziği ile, âdeti ve ananesiyle, ölüsünü mezara gömüşüyle kültür, organik bir bütündür. Nasıl dışarıdan organizmaya bir şey ithal ederseniz onu reddederse, kültür de böyle bir şeydir'' diyorlar. Atatürk gibi düşünen Suat Sinanoğlu gibi düşünürler olduğu gibi, Gökalp gibi düşünen sosyologlar da vardır. (Tarihçilerin kutbu, Halil İnalcık kitabı, söyleşi Emine Çaykara )
Atatürk'ün kültürel değişim ile ilgili görüşlerinden sonra sanata, özellikle müziğe bakışına geçebiliriz. Sanatı ''Güzelliğin anlatımı'' olarak tanımlayan Atatürk, 1933 yılında ünlü 10'uncu Yıl Nutku'nda güzel sanatlar ile ilgili olarak ''Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onu yükseltmektir. Bunun içindir ki milletimiz, yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaradılıştan gelen zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik ruhunu sürekli ve her türlü vasıta ve tedbirlerle başlayarak geliştirmek milli ülkümüzdür'' demiştir. Atatürk, ulusal ruhumuzda var olduğunu çok iyi bildiği sanat inceliğinin büyük eserler ortaya koyacak güçte olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta ifade ediyordu. Çağdaş klasik müziğin kurumsallaşmasının öncüsü büyük Atatürk, ''Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'' demek suretiyle müziğe bakışını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. 1924 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerini ziyareti sırasında yaptığı konuşmada müziği insan hayatı ile eşdeğer tutuyor, ancak seçilen müziğin türü üzerinde düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak adeta evrensel müzik konusundaki düşüncelerinin ilk ipuçlarını veriyordu. Nitekim 1928 yılında temel tercihinin çoksesli Batı müziği olduğunu vurguluyordu.
Rumeli türkülerinden klasik Batı müziğine
Atatürk, genç yaşlarında Selanik'te dinlediği ve çok sevdiği Rumeli türkülerini ileri yaşlarında bile büyük bir duygusallık içinde beğeni ile dinlemiş ve hüzünlenmiştir. Ancak hayatının özellikle son dönemlerinde saz eserlerini ve fasıl heyetlerini, özellikle nihavent makamındakilerini büyük bir beğeni ile dinlediğini biliyoruz.
Atatürk, bir gün Antalya'ya giderken yolda mola verilir ve kulağına bir türkü sesi gelir. ''Ben bu türküyü çok sevdim, bulun getirin bu türküyü söyleyeni'' der. Küçük bir çoban gelir, Atatürk ''Sesin çok güzel, bana da bir türkü okur musun?'' der. Çoban ''Demirciler demir döğer tunç olur'' türküsünü söyler. Atatürk dalmıştır. ''bis bis'' der, çoban şaşkınlıkla bakar ''Oğlum bis'' der, çoban nazlanmadan gene aynı türküyü okumaya başlar. Atatürk türkü bitince cebinden harçlık çıkarır, uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır. Atatürk'e ''bis bis'' der. Bu espri Atatürk'ün çok hoşuna gitmiştir. (İçimizden Biri Atatürk, Prof. İlknur Güntürkünkalıpçı ) Rumeli türkülerini seven Atatürk'ün Türk sanat müziğine de ilgi duyduğunu, özel treninde Türk sanat müziği eserlerini dinlediğini, ''Atatürk'le bir tren yolculuğu'' isimli albümden öğreniyoruz. Atatürk'ün Sofya'da seyrettiği operanın, üzerinde bıraktığı duygusal ve düşünsel yoğunluğu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ancak Atatürk'ün en çok sevdiği ve onu çok duygulandıran, belki de hüzünlendiren eser, Tosca operasında Cavaradossi 'nin meşhur aryasıdır. Bu eseri defalarca dinlediğini ve çok sevdiğini sizlerle paylaşmak istedim. Henüz 15 yaşındaki Ferhunde Erkin 'in Çankaya'da verdiği bir konserde Atatürk'ün sözleri, sanata bakışı yanında yaşam mücadelesini ve karakterini çok anlamlı bir şekilde ifade ediyordu. ''İnkılapçıların, bütün dünyaya kafa tutmuşların sofrasındasın. Şimdi öyle bir şey çalacaksın ki, kendimizi dünyaya göğüs gerdiğimiz günlerin havası içinde bulacağız.''
Atatürk, J.S. Bach 'ın Chaconne'sinin ritmik ve sert bir üslup içinde yorumlanmasından memnun kalmıştı o gece. Atatürk'ün klasik müzik ile ilgili bir anısını da Attilâ İlhan 'ın Allahın Süngüleri ''Reis Paşa'' isimli kitabından aynen nakletmek istiyorum. Gecenin karanlığında, Direksiyon Villası'nın alt kat salon pencereleri aydınlık görünüyor; Paşa'nın otomobili, uygun bir yere çekilmiştir; kapıda, Nizamiye nöbetçileri; sakin bir gece: yumuşak, varla yok arası, kar yağıyor; içerden, piyano sesi; dokunaklı, billur damlalar: Frederick Chopin, ''La Tristesse'' . Piyanonun duşları üzerinde, narin ve hafif; besbelli, Fikriye Hanım'ın elleri. Önde o, piyanoya oturmuş; geride, Mustafa Kemal Paşa ve Mithat Bey koltuklara gömülü, onu dinlemektedir: ikisi de, böyle bir ilk geceye uygun, özenli giyinmişler. Fikriye, üzerinde eflatuna çalan, sarmaşık moru robu; boynunda, yaprak yeşili eşarp; mutluluğundan mı, ışığın dağılışından mı, yoksa Chopin'den mi, nedir; fevkalade şık, fevkalade alımlı ve fevkalade kadın görünüyor. Fikriye, parçayı bitirip piyanodan kalkınca; ''Reis Paşa'' ayağa kalktı; genç kadını usulca alkışladı: ''- ... aferin Fikriye... kulağımızın pasını sildin; adamakıllı ilerletmişsin piyanoyu ...''
Mithat Bey de ayağa kalkmıştı, alkışlıyordu:
Fikriye mütehayyir, mahcup ve mes'ud, yerine gidiyor:
''- ... estağfurullah! Lütfen izam etmeyelim! ... Beni mahcup ediyorsunuz!..''
TÜRK MÜZİK DEVRİMİ
Atatürk'ün kültür ve sanat politikası
Atatürk Batı müziğine büyük önem veriyordu. Çoksesli bir müziğin ulusun gelişmesine katkıda bulunacağına inanıyordu. Aslında Atatürk'ün çoksesli müzik, orkestra müziği, Napoliten şarkılar ile tanışması, imparatorluğun kozmopolit kenti Selanik'te olmuştu.
Atatürk müzikte, belli bir tarz müziği, bir başka tarz müzikten üstün görmemişti. Ancak evrensel normların ulusal ezgilerimizle bütünleşmesini istemiştir. 1933 yılında Cumhuriyetin onuncu yılında yaptığı tarihi konuşmada, müzik konusundaki düşüncelerini çok net bir şekilde açıklama imkânı bulmuştu. ''Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişler, söyleşileri toplamak, onları bir an önce genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.''
Büyük insan Atatürk'ün olağanüstü bir şekilde ifade ettiği bu düşünceler, iki yüzyıl önce dünyaca meşhur birçok besteci tarafından dile getirilmişti. Romantik dönemin en önemli bestecilerinden Chopin , çeşitli dönemlerde işgale uğrayan vatanının hüznünü, eserlerinde romantik bir duygusallıkla ifade etmişti. Ünlü piyano ozanı, güçlü bir Polonya milliyetçisiydi. Polonya'dan ayrılırken (2 Kasım 1830) şair arkadaşına ''Dağlarda, vadilerde taş ve cevher arayan bir mineralog gibi Polonya halk ezgilerini araştırın'' demişti. Bunun üzerine 10 binin üzerinde halk ezgisi toplamıştır. Ünlü Norveçli besteci Edvard Grieg (1843-1907) de bestelerinde ülkesinin halk müziğini ve onun kendine özgü armonik yapısını ustaca kullanmış ve Norveç müziğini dünyaya tanıtmıştır.
Öte yandan Rus bestecileri de birçok kez işgale uğrayan ülkelerinin hüznünü eserlerine olağanüstü bir üslup içinde yansıtmışlardır. Bu konuda daha çok örnek verilebilir. Ancak hepsinin ortak özelliği, eserlerinde halk ezgilerinden yola çıkarak ve ulusal değerleri evrensel normlar içinde olağanüstü bir güzellik ile ifade edebilmeleridir. İşte büyük Atatürk de 1933 yılında ve daha sonraki konuşmalarında bu anlayışı anlatmak istemiş, Türk beşlileri de bu düşüncenin ürünü olarak ulusumuza armağan edilmiştir.
Atatürk müzik devriminin düşündüğü biçimde gerçekleşmesi için üç önemli unsura ihtiyacı olduğunu biliyordu. Birincisi; kararlı, canlı, sürekliliği olan bir kültür ve sanat politikası, ikincisi; bu alandaki çalışmaların gelişmesi için gereken süreç, üçüncüsü ise çoksesli müziğin yaratıcı ürünlerini verecek sanatçı kadrolarının yetiştirilmesi idi. Çözüm yolu, güzel sanatların çeşitli dallarında öğrenim görecek genç yetenekleri Avrupa'ya yollamaktı. Atatürk de öyle yaptı. Çağdaş müzik hayatımızın temellerinin atılmasına ve gelişmesine öncülük eden Atatürk gibi lider ve onun bize armağan ettiği müzik kurumları olmasaydı, bestecilerimiz ve yorumcularımız kendilerini ifade etme imkânı bulamayacaklardı. Dolayısıyla Türkiye'de çoksesli uluslararası müzik gelişemeyecekti. 26 Ocak 1926 günü Ankara'da Ferhunde ve Necdet Remzi kardeşlerin milli sinemada verdiği konserden etkilenen Atatürk, ''Türk'ün sanat meşalesini yakıp medeniyet kavgasını başarabilen bu çocuklara ayağa kalkmasını lütfen bilelim efendiler'' demiştir. Atatürk'ün bu sözleri ile; sanatçıya verdiği değeri ifade etmek ve medeniyet kavgasında sanatın özel bir yeri olduğunu vurgulamak için bu anekdotu yazmak ihtiyacını hissettim. Özellikle günümüzde sanatçının konumu ve sanatın bu medeniyet mücadelesindeki yerinin yeterince takdir edilmediği bir dönemde anlamlı olacağını düşündüm.
Sürecek
Cumhuriyet 17.02.2006
| Cumhuriyet 18.02.2006 |
|
Büyük önder, Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı 10 yılda başardı
Atatürk ve klasik Batı müziği...
AYTAÇ YALMAN
-2-
Cumhuriyetin ilanından kısa bir zaman sonra Atatürk , Makam-ı Hilafet Muzıkası'nı Ankara'ya naklettirmiş ve dolayısı ile Riyaset-i Cumhur yani bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın temeli atılmıştır. Bu olumlu gelişmeyi musiki muallim mektebinin kurulması izlemiş, 1926 yılında İstanbul'da darülelhan, konservatuvara dönüştürülmüştür. Bilahare sanatçı ve öğretmen olarak yetiştirilmek üzere Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag'a yetenekli öğrenciler gönderilmiştir. Avrupa'ya genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kültürel ve sanatsal açıdan tanıtmak amacıyla 1926 yılında Karadeniz gemisiyle İtalya'dan Rusya'ya kadar 12 Avrupa ülkesinin 16 limanını kapsayan bir gezi düzenlenmiştir. Gemide Riyaset-i Cumhur Muzıka Heyeti, kültür ve sanat adamları bulunuyordu. Atatürk'ün 1927 yılında Ankara'da, değerli sanatçımız İdil Biret Hanımefendi'nin de hocası olan Prof. Kempff 'le, Türkiye'de oluşturulmak istenen müzik devrimi üzerine yaptığı görüşme, kurumsallaşma adına çok önemli hususları ihtiva ediyordu. 1934 yılı, Atatürk'ün müzik devrimi konusuna özel önem verdiği bir yıldır. Bu dönemde Adnan Saygun 'a yazdırdığı Özsoy Operası bu hizmetlerinden biridir. Yine Saygun'un Pentatonizm üzerindeki araştırmaları ile ilgilenmiş, özünü halk müziğinden alan çoksesli bir müziğin Türk müzik devrimine öncülük etmesi için çok çalışmıştı. Çünkü Anadolu köylüsünün dinlediği müziğin türkü formatında olduğunu biliyordu Atatürk. Aynı yıl Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuş, bunu Devlet Müzik ve Tiyatro Akademisi Yasası çıkarılması takip etmiştir. İki yıl sonra 1936 yılında konservatuvar kurulmuştur. Atatürk'ün konservatuvara ilgi ve desteği o kadar derindi ki, Hasan Âli Yücel ile birlikte zaman zaman okula gidip talebeler ile birlikte öğle yemeği yediğini biliyoruz. Konservatuvarın geliştirilmesi ve profesyonel müzik adamı yetiştirilmesi için yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bunlardan biri, Alman besteci Paul Hindemith idi. 1938'e kadar konservatuvarın kurulması çalışmalarına iştirak etmiştir. İkinci uzman Carl Ebert 'tir. 1936'dan 1947 yılına kadar konservatuvarın tiyatro ve opera bölümlerinin kurulmasına büyük emek vermiştir. Kuşkusuz bütün bunlar, büyük Atatürk'ün yol göstermesi sonucunda gerçekleşmiştir.
Atatürk'ün bir diğer özelliğini de burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yurt gezilerinde, müziğe kabiliyetli çocuklara özel ilgi gösteren Atatürk, 1934 yılında Soma'da rastladığı küçük Mahmude ile yakinen ilgilenmiş, bilahare müzik öğretmeni olmasını sağlamıştır. Kuşkusuz Atatürk'ün Sofya'daki görevi, çoksesli Batı müziğinin tanınması için büyük bir fırsat olmuştur. Nitekim 15 yıl sonra Ankara'da modern bir opera binası yapılmasını planlara koydurtmuş olmasına rağmen bugün Ankara hâlâ modern bir opera binasından yoksundur. Ancak sergi evi binası, 1948 yılında İnönü 'nün ilgisi ile operaya dönüştürülmüştür.
SONUÇ...
Atatürk'ün başlattığı aydınlanma olgusuna bilimin ışığı yanı sıra sanatın estetik ve duyusal güzelliği de ciddi bir katkı sağlamıştır. Bunun sonucu olarak farklılıkları ortadan kaldıracak, hoşgörü dünyamızı zenginleştirecek ve dolayısıyla şiddeti asgariye indirecek bir iklimin yaratılması mümkün olacaktır. Atatürk; Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı on yılda başarmıştır. Güzel sanatların gelişmesi ve halkın günlük yaşamında bir ölçüde yer alabilmesi, Atatürk ve Atatürkçü kültür ve sanat politikasının muhteşem bir ürünüdür. Donmuş kalıplar içinde kalan insanlarımız bu sayede dinamik bir evreye girmişlerdir. Atatürk Batı uygarlığı konusunda; ulusalcı, gerçekçi bir yaklaşımla çağdaşlaşmayı hedef göstermişti. Kendisi hiçbir zaman Batıcı olmamış, ancak daima Batılı bir insan olmuştur. Cumhuriyetin Aydınlanma döneminde müzik adamlarımızın yanı sıra şair ve ressamlarımızın da Anadolu kültürünü yaşatmak için yaptıkları araştırma ve çalışmaları zikretmeden geçmek istemiyorum. Bütün bu çalışmalardan sonra içinde bulunduğumuz durumun bizleri mutlu ettiğini söyleyemiyoruz. TRT'de izlediğimiz ve dinlediğimiz klasik müzik programları, her geçen sene, süre ve içerik olarak azalmıştır. Ayrıca ''Ben Türkleri severim'' diyen Pavarotti 'nin müziğine gösterilen tepki, üzücü ve düşündürücüdür. Sanat ve onun önemli bir unsuru müzik; görmeyi, bilinçlenmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı ve onun sonucu eleştirmeyi, dolayısıyla sağlıklı bir değerlendirme yapmayı öğretir insanlara.
BİTTİ | Cumhuriyet 18.02.2006 |
Alsah Blokları - GünlerinGetirdiği | http://esevcanca.blogcu.com/1156734/ |
Yorum (1) :: Bağlantı
|
• 13/9/2007 - Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri / Evren ARIK
Kemalizm’in Bilimsel ve Kültürel Temelleri
Evren Arık
Sözlerime, sık tekrarlanan bir gerçeği dile getirerek başlayacağım. 20. yüzyılı tanımlarken, ülkelerinde toplumsal düzeni değiştirme savıyla ortaya çıkan liderlerin çağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Birçok ülke, bir lider etrafında büyük dönüşümler geçirdi, ancak bugün haklı bir gururla söyleyebiliyoruz ki, tüm bu liderler içinde kurduğu sistem tamamıyla ayakta olan, ülkesinin insanları tarafından hala sevgi ve hayranlıkla anılan tek isim Mustafa Kemal.
10 Kasımlarda, alışık olduğumuz için fark etmiyoruz belki, eşi olmayan bir ulusal mutabakatla ve içtenlikle günlük yaşantımıza bir dakika ara veriyoruz ve onu hatırlıyoruz. Defalarca gitmiş olsak bile, Anıtkabir’i her ziyaretimizde etkileniyoruz. Modern zamanlarda başka kimseye nasip olmayan bu bağlılığın, unutulmaz olmanın sırrı nerededir?
Tabii böylesine kitlelere mal olmuş bir insan için bu soruya herkes kendi yanıtını verecektir. Ben bugün, çok boyutlu bir yanıtı olduğuna inandığım bu soruya, iki açıdan cevap vermeye çalışacağım. Birincisi, Kemalizm’in içine oturduğu bilimsel çerçeve, ikincisi de üzerinde biçimlendiği kültürel birikim.
Niçin bilimsel gelişmelere koşutluğundan bahsetmek istiyorum? Çünkü, onun görüşlerinin modasının geçtiği, artık geride kaldığı sıkça dile getirilir oldu, oysa Kemalizm’in, çağının bilimsel gelişme hızından destek alan çok güçlü bir iç dinamiği var, bunu vurgulamak gerek.
Niçin kültürel kökenlerinden söz açıyorum? Çünkü bugün her yerde karşımıza medeniyetler çatışmasına dair tezler çıkıyor, etnik milliyetçilik ve mezhep ayrımları ön planda, birçok bölgede ortak kültürel birikim üzerinde barış içinde yaşama umudu neredeyse yok gibi gözüküyor; Mustafa Kemal’in bundan 80 yıl önce neyi başardığını unutmamak, unutturmamak gerek.
Birincisiyle başlarsak, bilimsel ve teknolojik gelişme, tarih boyunca, insanlığın düşünce evriminin yeni ufuklara yol almasında büyük pay sahibi oldu. 17. yüzyıldan itibaren patlama yapan bilimsel atılımlarla Fransız Devriminin ve aydınlanmanın eş zamanlı olması rastlantı değildi.
Rönesans’la birlikte insana olan güven geri geldi, aklın doğayı açıklayabileceği inancı yerleşti, dogmalar bir kenara bırakılarak gerçeğe ulaşmak amaçlandı. Bu ortamda düşünsel çeşitliliğin yolu açıldı. Pozitif bilimler de üzerlerine düşeni yerine getirdiler; bilim adamlarının doğa olaylarını açıklamaktaki başarısı, insanlığın özgüvenini, iyimserliğini ve evrensel doğruları bulma iddiasını zirveye taşıdı.
Çok doğal olarak, kapsamlı, iddialı ve evrensellik iddiasındaki ideolojileri bu dönemde görüyoruz. Dönemin düşünce akımları keskin bir belirlenimcilik içeriyordu, nasıl ki Newton fiziğinde bir nesnenin konumunu ve hızını bildiğimizde başka bir andaki yerini de bilebiliyorsak, toplumsal çözümlemeler de her zaman, her durumda geçerli olma savındaydı, toplumsal aşamalar kalın çizgilerle çizilmişti.
Burada, bilim ve ideoloji arasındaki ilişkiyi biraz daha netleştirmekte yarar var. Tarihte tüm büyük bilimsel gelişmeler, kendi paradigmalarını yaratarak egemen oldukları dönemin düşünce kalıplarını belirlediler. Somut örnek vermek gerekirse, klasik fizikte sürtünme hesaba katılmaz, aynı dönemde ekonomide farklı birimler ya da bölgeler arasındaki alışverişlerden doğan işlem/devir maliyetleri de hesaba katılmadı. Ama bugün hesaba katılıyor, sürtünmenin katıldığı gibi. Bunun için iktisatçının fizikteki gelişmeleri birebir takip etmesi gerekmiyor tabii, kastedilen, bilimsel gelişmelerin, dönemlerinin düşünsel ufkunu belirlediğidir.
Tekrar tarihsel akışa dönersek, 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyıl, devrim niteliğinde gelişmelerle bilimde yeni bir paradigmanın kapılarını açtı. Var olan kuramların tüm olayları açıklamaya yetmediği anlaşıldı, uzam ve zamanın mutlaklığı sorgulanmaya başlandı. Kuantum mekaniği ve görelilik teorileri ortaya çıktı, belirsizlik, olasılıklar ve kaosun doğanın bir parçası olduğu, doğanın sanıldığı kadar kesin kurallarla devinmediği görüldü.
Tüm bu gelişmeler ışığında, Kemalizm’in biçimlenmesinde, sözünü ettiğim bu yeni bilim anlayışının da etkili olduğunu düşünüyorum. Mustafa Kemal –her ne kadar kimilerince bir düşün adamı olarak kabul edilmese ve yaptıkları yalnızca eylemsel boyuta indirgense de-, bilimin evrim sürecini en iyi anlamış devlet adamlarından biridir ve bunu ülkesinin koşullarına başarıyla uygulamıştır.
En başta, kendisinden önceki ideolojilerin dogmatikliğine karşı çıkmış, esnek ve uygulanabilir bir model yaratmıştır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın farklı yollarının da olabileceğini göstermiş, ekinsel ve ekonomik devrimi bir arada yürütmesiyle deyim yerindeyse ezberi bozmuştur.
Kitabınız, programınız yok diyenlere “biz yapalım siz yazarsınız” ya da “ulusumuzun maddi ve manevi gereksinimleri doğrultusundaki işlem ve eylemlerimizle sözlerin ve kuramların önünde gitmeyi tercih ettik” demesi, bir eylem adamının pratikliğinin ötesinde, bilinçli bir seçimdir ve toplumsal değişme kuramına ciddi bir katkıdır.
Yine, ezberi bozan bir başka yönü, tüm bu dönüşümü gerçekleştirirken demokrasi idealinden asla vazgeçmemesi, onu yalnızca daha sonra sırası gelecek bir aşama olarak düşünmemesi, ilk günden itibaren demokratik bilinci oluşturmaya çalışmasıdır. İlk meclisi kurması, tüm zorluklara karşın tüm kararları meclisle alması ve parlamenter geleneği yerleştirme çabası, çok partili yaşam girişimleri, yazdığı yurttaşlık bilgileri kitabı, sivil bir toplum kurma çabaları vb. onun demokrasi idealini gözler önüne serer.
Önemli bir başka nokta; hayatta en hakiki mürşit ilimdir sözünde gerçek yerine yol gösterici anlamında mürşidi seçmesi de rastlantı değildir. Bilimi bir fetiş ya da ulaşılacak bir amaç olarak değil, çağdaş uygarlık yolunda bir araç olarak tanımlayarak çağını bir kez daha aşmıştır.
Seçkinci bir tavır sergilememiş, doğru bildiklerini kitlelere dayatmamıştır. Komplekssizdir. Evrensel çözümler getirdiğini iddia etmemiştir. Yine modernitenin yıkıcı ve yayılmacılığa yol açan yönünü onda görmeyiz. Bir politikacıdan beklenmeyecek bir içtenlikle dünya barışının olabilirliğine inanıyordu. Çevre ve kadın hakları bilinci, döneminin çok ötesindedir.
Yine, her şeyin sahibinin devlet olması gerektiğine inanılan bir dönemde, yeni kurumları elden geldiğince özel ya da özerk biçimde kurmaya çalışması sıra dışıdır. İş Bankası, Anadolu Ajansı ve Türk Dil ve Tarih Kurumları örneklerden birkaçı.
Sonuçta Kemalizm bir modernite ideolojisidir, kuşkusuz ki asıl kaynağı aydınlanma çağıdır, ancak hem düşünsel gelişmelerin etkisi hem de önceki deneyimlerin bilgisiyle, özellikle yönteme getirdiği yeniliklerle, modernitenin en olgunlaşmış hallerinden biri olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz.
Kemalizm’in bilimsel çerçevesinden böylece bahsettikten sonra, üzerinde biçimlendiği kültürel birikime geçmek istiyorum.
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Mustafa Kemal’in en büyük başarılarından biri, bin yıllık bir birlikte yaşama iradesini modern bir ulus devlete dönüştürmesidir.
İlk tarımın yapıldığı, ilk kentin kurulduğu, tarihin ilk düşünürlerinin yetiştiği, yüzyıllar boyunca sayısız uygarlığın kavşak noktası olmuş, hemen her kentinde farklı bir medeniyetin izlerine rastlayabileceğimiz bu topraklara 11. yüzyıldan itibaren Türkler’in yerleştiğini görüyoruz.
Devraldığımız mirası bin yıl boyunca zenginleştirdik, beraberimizde getirdiğimiz özelliklerimizle harmanladık ve ortaya hoşgörüyle yoğrulmuş göz kamaştırıcı bir kültürel birikim çıktı.
İşte Mustafa Kemal, bu mirası yayılmacı ve ırkçı bir hırsa kurban etmemiştir. Ne var bunda, normali bu değil mi diyebilirsiniz, hayır, o zamanlar değildi. 1920’lerde normal olan, kendi doğrularının ve ırkının üstünlüğü sonucuna varıp yayılmacı bir politika izlemekti. Barışçı, demokratik bir sivil toplum kurmaya çalışmak değil.
Mustafa Kemal, ulus anlayışını ortak iradeye ve kültürel geçmişe dayandırdı.
Türk kavramını da, Anadolu toprakları üzerinde “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların ortak adı olarak kabul etti. 1924 Anayasası’ndaki “Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir” ifadesi, sanırım durumu özetliyor.
Bunu yaparken, hem sözünü ettiğimiz kültürel birikimi gün yüzüne çıkarmayı, hem dil ve tarih çalışmalarıyla öz benliğimizi bizlere tekrar hatırlatmayı, hem de çağdaş ve aydın bir toplum yaratmayı amaçladı.
Arkeolojik kazılara çok büyük önem verildi, amaç bu toprakların her şeyiyle bizim evimiz olduğunu, henüz vatan kavramını içselleştirme şansı bulamamış ev sahiplerine anlatmaktı. Tarih kitaplarına ilk çağlar girdi.
Bir örnek olarak, Mustafa Kemal’in Dumlupınar’da Troyalıların intikamını aldık dediği söylenir. Bunu doğrulayamasak da, bu zarif göndermenin Mustafa Kemal’in düşüncesine uygun olduğunu söyleyebiliriz.
Yine dönemin ders kitaplarından da anlaşılacağı gibi, artık başka topraklar, ulaşılmaz hayaller peşinde koşmayacak, dünyanın geri kalanıyla barış içinde, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürecektik, gerçekten yerleşik olmaya karar vermiştik. Burada bir yabancının, Benoist-Mechin’in görüşünü sizlerle paylaşmak isterim:
“Türk Halkı, Batılı ülkelerin hayatını uzun zamandan beri koşullandıran şeye ilk defa Gazi'yle sahip oldu: üzerinde kök salacağı bir toprak, kendisine ait bir vatan. Bunlar Türkler için tümüyle yeni bir şey, bugüne kadar hissetmediği bir heyecan kaynağı idi. Vaktiyle sultan için topraklar fethetmişti; sonra onları yönetmiş, savunmuş, işletmişti, yine sultan için. Ama asla Boğdan'da ya da Bosna'da, Suriye'de ya da Filistin'de oturduğu topraklarla içtenlikli bağlar kurmamıştı. Şimdi, çok zamandır kendisinden esirgenen şeye sahipti: üzerinde ocağını kurabileceği dünyanın küçük bir parçası.”
Takdir edersiniz ki, bu, modern bir ulus devlet olmanın da ön koşuludur. Yine, atılan bu temeller sayesinde dünyanın en sorunlu bölgesinde 80 yıldır topraklarımızda herhangi bir savaş görmeden yaşıyoruz.
Ek olarak, Türk Dil ve Tarih kurumlarının kurulması da ulus bilinci yaratmanın kilometre taşlarındandır. Bu kurumlar üç önemli özellikleriyle Türk Devrimi’nin en seçkin yapıtları arasına girdiler: halka ulusal özgüven vermeleriyle ulus bilincine yaptıkları katkı, akademik bir araştırma merkezi olarak düşün dünyasına yaptıkları katkı ve kuruluş biçimleriyle sivil toplumculuğa yaptıkları katkı.
Ayrıca, söylemeye gerek yok belki ama, günümüz dünyasındaki çatışmaların çözümünde pek kimsenin aklına gelmiyor, o yüzden belirtelim, bu birliktelik için laiklik ilkesi de olmazsa olmaz bir önkoşuldu.
Üzerinde çokça durduğum kültürel zenginlikten bahsederken, günümüzdeki tartışmalarla ilgili çok önemli bir noktayı belirtmek isterim. Dikkat ederseniz, Türkiye medeniyetler çatışmasına çözüm olabilir gibi bir tümce kurmuyorum. Böyle bir şey söylemeye ihtiyacımız yok, tam tersine böyle söyleyerek oyuna geliyoruz.
Bugün dünyada yaratılmaya çalışılan ortamda, farklılıkların ulus temelinde biraraya gelmesinin olanaksız olduğu gösterilmek isteniyor, çatışmayı önlemekten bahsederken kullanılan dil, bizzat çatışmaların altyapısını hazırlıyor. Yeni yüzyıldaki paylaşım savaşı bu çatışmaların üzerine oturtulmak isteniyor.
Oysa biz, Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti, zaten 20. yüzyıldaki deneyimimizle asıl kavganın medeniyetler ya da dinler arasında olmadığının kanıtıyız. Ancak ne yapıyoruz, sürekli köprü olduğumuzdan, doğuyla batıyı bir araya getirebileceğimizden, medeniyetleri buluşturabileceğimizden bahsediyoruz, böyle yaparak esasen medeniyetler çatışmasına hizmet ediyoruz, belki diğer doğu ülkelerini incitiyoruz, 80 yıllık eserimize sırt çeviriyoruz, ılımlı İslam ülkesi imajını kabul ediyoruz.
Halbuki yapmamız gereken, ısrarla laik yönümüzü öne çıkarmaktır, bu çatışmanın yapaylığını, arkasındaki planları anlatmaktır, dünya barışı için gelinen en ileri noktanın ulus devletler düzeyinde olduğunu, bundan geriye, daha küçük parçalara dönüşün, daha çok savaş ve kandan başka bir şey getirmeyeceğini vurgulamaktır.
21. yüzyılda, çağın sorunlarıyla baş edebilmek için, dünyanın birçok bölgesindeki sıkıntıların benzerleriyle karşılaşmamak için çağdaş, sürekli devrimci, yeniliklere açık, binlerce yıllık bir kültürel birikimin üzerine oturmuş ulus-devletimizi güçlü ve sağlıklı bir biçimde ayakta tutmamız gerekiyor. Geçen yüzyılın başında çözdüğümüz sorunlara geri dönmek bize bir şey kazandırmayacak.
Uygarlık tarihine 20. yüzyıldaki katkımız, modernite süreçlerinin dışında kalmış bir ülkenin de treni yakalayabileceğini göstermek ve tüm sömürge dünyasının özgürlüğe giden yolunu açmaktı.
21. yüzyıldaki katkımız ise, her yönüyle gelişmiş bir ülke olarak, treni ekonomik olarak da yakalamak ve toplumların yapay ayrımların pençesinde acı çekmediği bir dünya yaratmanın yolunu açmak olabilir. Yeter ki bugüne kadar başardıklarımızın farkında olalım ve kendimize güvenelim.
Teşekkür ederim.
15.12.2006
Ankara
|
Yorum (5) :: Bağlantı
|
• 6/6/2007 - Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 4 / Memet Fuat
1940 yılında yayımlanan Çocuk ve Allah'ın bir başyapıt olduğu görüşü yaygındır. Yani daha Garip ortaya çıkıp yankılanmadan Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirini en güzel örnekleriyle ortaya koymuş durumdaydı. İnsan-Doğa-Tanrı üçgeninde, bilinen bir felsefeye yaslanmayan düşünsel bir yoğunluk oluşturularak içerikte varılan bu şiirin göze batan özellikleri, belirsizlik, gizemlilik, özgün imgeler, çağrışıma açık söyleyişler, düzyazı mantığından kaçıştı. Ağırlığını duyuran, ama yönü belli olmayan bir sezgi şiiri... Fazıl Hüsnü Dağlarca, Garip'in bir akım niteliği kazanmasından, bütün ilgileri üstüne çekip genç yetenekleri çevresine toplamasından etkilenmedi. Şiirin sokağa indirildiği günleri kendi anlayışı içinde geçirdi. Ama 1950'lere doğru, "Yaprak" şiirine yönelinirken bu gizemli şiirin de toplumsal konulara açıldığı görüldü. Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Sivaslı Karınca (1951) Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın içe dönük sezgi şiirinin sınırlarını aştığını belirleyen çok başarılı örneklerdi. Bunu izleyen yıllarda ise, her türlü sanatsal etkiye kapalı bu özgün şair, Türkiye'de, dünyada, hatta uzayda, bütün olayları izleyip şiirleştirmeye koyuldu. Kitaplarının sayısı elliyi aştı. Ayrıca destanlarla tarihe yöneldi. 1960'da İstanbul'un Aksaray semtinde Kitap Kitabevi'ni kurduktan kısa bir süre sonra da çok önemli bir deneye girişti: Söz sanatlarını en aza indiren açık, aydınlık şiirler yazıp bunları boylu boyunca kitabevinin camına asıyor, sokaktan geçen insanın karşısına koyuyordu. İnsan boyunda kâğıtlara iri, güzel harflerle yazdırılan bu şiirleri geçerken üç dört metre Uzakta durup okuyabiliyordunuz. Sokaktan geçen insan için yazıp da şiiri yitirmemenin çok güç olduğu bir dönemde, çağdaş şiirimizi Orhan Veli çizgisinden Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisine çekmiş olan İkinci Yeni coşkunluğu daha bütünüyle durulmamışken gerçekleştirilen bu deney son derece önemliydi. İkinci Yeni'yle başlayıp sonradan toplumsalcı şiire yönelen gençler, bir kapalı şiir ustasının bu gözüpek deneyinden çok şey öğrendiler.
Celâl Sılay önceleri eski biçimlere bağlı kaldıysa da, içe dönüklüğü, gizemliliği, kapalılığıyla Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya benzeyen bir şairdi. Necip Fazıl'a daha yakın bir yerden başlamıştı, giderek 1940 şiirinin genel havasına girdi, ama Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi her şeyi kapsayan bir gelişmesi olmadı, başlarkenki çizgisinden pek uzaklaşmadı.
1940'larda şiir yayımlamaya başlayan yaşça küçük şairler akımların ya da gözleri üstünde toplayan güçlü sanatçıların baskısından görece az etkilendiler. Çünkü bu arada, başlangıçta sımsıkı sarılınmış olan ilkelerden uzaklaşılmakta, özeleştiriler getirilmekte, yeni yollar aranmaktaydı.
Özdemir Asaf 1950'Ierde kişiliğini bulduğu, şiirinin özelliklerini belirginleştirdiği zaman, bütün akımların dışında bir şairdi. Düşünceleri, duyguları yoğunlaştırıp kısacık şiirler yazısıyla Uzak Doğu ülkelerinin bilge şairlerine benziyordu. Bu özelliğiyle Garip akımının ilk günlerine de bağlanabilirdi, ama o akım içinde fazla bir yer tutmayan bu anlayış, Özdemir Asaf'da düşünceye iyice ağırlık verilerek benimsenmiş, özenle işlenmiş, geliştirilmişti. Şiir düşüncelerin, duyguların yoğunlaştırılmasında aranıyordu. Uzun şiirlerde bile parçaların bu anlayışla ele alındığı açıktı.
Nevzat Üstün Garip'çilerin şiir anlayışına ayak uydurmuş. "Yaprak" döneminde de benzer bir gelişme göstermişti. Toplum sorunlarıyla hep ilgilenen, sanatını siyasal düşüncelerini savunmak, yaymak için kullanan toplumsalcı bir şairdi. Ama Serbest nazım akımından değil de, daha yeni bir şiir olduğuna inandığı Garip akımından yola çıktı. Seçtiği tarzın etkisiyle önceleri pek belirginleşemeyen toplumsalcı eğilimleri, giderek şiirinin temel ereği oldu.
Attilâ İlhan 1946'da C.H.P. Şiir Yarışması'nda Cahit Sıtkı Tarancı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın arasında ikinci olduğu zaman adı duyulmamış bir gençti. Kısa sürede tanındı. İyi bir hazırlığa dayandığı, kendine güvendiği görülüyordu. Nâzım Hikmet'i yayımlanmış eski kitaplarının ötesinde, cezaevinden dışarı sızan, sol çevrelerde elden ele dolaşan yeni şiirleriyle de tanıdığı anlaşılmaktaydı. Bu şairi usta kabul etmişti. Şiirimizin gelişmesini durduran bir yozlaşma olarak gördüğü Garip şiirine kesinlikle karşıydı, pek başarılı bulmasa da dönemin toplumsalcı şairlerini destekliyordu. Şiiri Nâzım Hikmet'in getirdiği yerden alıp daha ileri, daha çağdaş boyutlara ulaştırmak istediğini, önemli konulara el atacağını düşündüren bir havası vardı. Yaptığı sert çıkışları karşılamak isteyenler, yazdığı şiirlerin özgün olmadığını, günü geçmiş Serbest nazım akımını körü körüne izlemekten öte bir özelliği olmadığını ileri sürdüler. 1950'lerde Attilâ İlhan şiirinin büyük bir değişikliğe uğradığı, iyice özgünleştiği, toplumsalcı kaygılarla bireyci kaygıları iç içe işlediği görüldü. Yepyeni imgeleri, sürekli yinelenen sesleri, eski yeni hiçbir anlayışa uymayan dizeleriyle yadırganması gereken bu şiirler, tam tersine, yarattıkları aşırı duygusal havayla aydın çevrelerde kolayca benimsendi. Bireyci Attilâ İlhan şiiri de, aslında, çok kere, ipuçları verilmediği için "kapalı" kalan toplumsalcı bir şiirdi. Bu durum, ancak sonraki basımlarda kitaplarına "Meraklısı için notlar" eklemeye başlayınca, her şiirin nerede, ne zaman, niçin yazıldığını açıklayınca ortaya çıktı.
Attilâ İlhan sonraki dönemlerinde Divan şiirine aşırı bir yakınlık gösterdi. Nâzım Hikmet'in bir bireşim aranışı içinde girdiği bu yolda ondan çok daha ilerilere gitti. Böylece çağdaş şiirimiz içinde dilde eskiye dönüşü savunan tek toplumsalcı şair oldu.
Can Yücel 1940'larda şiire başlamış, 1950'de ilk kitabı Yazma’yı yayımlamıştı. Ama bugünkü ününe ermesi, 1960'ların ikinci yarısında siyasal şiirlere ağırlık vermesinden sonra gerçekleşti. Konuşma dilini büyük bir kıvraklıkla, halkın çok düşkün olduğu sözcük oyunlarına yer vererek kullandı. Ayrıca, Osmanlı'dan kalma dil parçacıklarının Cumhuriyet çocuklarınca ince alay öğesi olarak değerlendirilişini de şiirlerine ustaca yansıttı. Yaşamın güzelliklerini, kucaklayıp bağrına basarcasına saptayışı, çirkinliklere hoşgörülü, babacan bir halk adamının sövgülü diliyle yüklenişi, onu çağdaş şiirimizde, sözünü sakınmaz, ama iyiliğinden, sevgi dolu yüreğinden de hiçbir zaman kuşkuya düşülmez bir "ozan" haline getirdi.
Köy enstitüsü çıkışlı Mehmet Başaran, Talip Apaydın gibi şairler, 1950'lerde, köy sorunlarını içinde yaşayarak saptayıp yansıtan kişiler olarak, kentli aydınlardan özel övgüler aldılar. Köylerden gelme çocuklar Halk şiirine değil de, çağdaş şiire yöneliyor, gözlemlerini, duygularını daha etkili, gelişmesi durmamış bir şiirin olanaklarıyla işliyorlardı. Sonraki yıllarda bu ayrım ortadan kalktı, köy çocukları çağdaş Türk şiiri içinde göze batmaz, ayrı tutulmaz oldular.
Sabri Altınel ilgileri üstüne çekmek istemeyen bir şiirin işçisiydi. Yazdıklarını büyük bir titizlikle işledi, kolay kolay ortaya çıkarmadı. Toplum sorunlarına ilgisi şiirlerinde her zaman bir düşünsel yön olarak belirdi. Bilinen doğruların yazılmasına değil, yaşamın bir şiir deneyinden geçirilmesine önem verdi. Acıların içinden gelen sevinçleri, gecenin içinden gelen aydınlığı duyurmaya çalıştı. Az yazdı. 1950'lerin sonuna doğru uzun dizeli şiirlerinde çok değişik bir işçiliği aynı titizlikle uyguladı.
Metin Eloğlu Gariple gelen çarpıcı, şaşalatıcı şiire bambaşka bir hava vermeyi başardı. Kentin alt tabaka yaşamına bir orta tabaka aydını olarak bakmıyor, başkalarının dilini kullanmıyordu, içinde yaşadığı dünyanın, yoksul kent yaşamının şiirini, bütün ayrıntılarıyla bildiği, konuştuğu bir dille yazdı. Rıfat Ilgaz'da yoksul öğretmenin, kahve insanlarının diliyle halka yönelen şiir. Metin Eloğlu'nda mahalle aralarında koşuşturan yoksul çocuklarının, okul kaçaklarının, hiçbir işte dikiş tutturamayan delikanlıların diline düştü. Bu "cebinde bıçaklar saklı" şair, baskıya, sömürüye karşı çıkarken de başkaları için özveride bulunmuyor, kendi sınıfını savunuyordu. Metin Eloğlu, 1960 sonrasında. İkinci Yeni sarsıntısı atlatılmak üzereyken, şiirini değiştirmek, yenilemek gereğini duydu. Sözcük seçimine büyük özen göstererek yaşamdan kitaplara doğru kaydı. Yeni bir şiir dili kurma yolunda aşırı deneylere girişti. Kapalılığa, soyuta çok yaklaştı. Bu deneyleri aştıktan sonra da, başlangıçtaki, yoksulluğa kafa tutarcasına yaşama sevinci dolu, olaylara bağlı şiirine dönmedi.
Ahmed Arif 1940'ların sonu ile 1950'lerin başında on yılı pek az aşan bir süre şiirlerini çeşitli dergilerde yayımlamış, sonra siyasal baskılar, kovuşturmalar yüzünden sanat alanından çekilmiş, göze batmayan işlere sapmak zorunda kalmıştı. Doğu Anadolu halkının türküleri, ağıtları, masallarıyla beslenen şiiri kaynaklandığı kültürün özgünlüğüyle dönemin öbür toplumsalcı şairlerinden çok başkaydı. Yalnızca aynı kültürden yararlanmış olan Enver Gökçe ile benzerlikleri vardı. Ahmed Arif'in dergi sayfalarında kalan şiirleri, 1960 sonrasında yeniden ortaya çıkarılınca büyük bir heyecanla karşılandı, 1968'de yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim birbiri ardına sürekli yeni baskılar yapan bir kitap oldu. Halkın sözlü gelenekte yaşayan şiir birikimini ilerici bir anlayışla değerlendiren bu coşkulu, öfkeli, çarpıcı şiirler, derin bir insan sevgisiyle yoğrulmuş olduklarından okurlarda köklü etkiler yaratıyordu. Ahmed Arif gördüğü büyük ilgiye karşın şiire dönmedi, ama yazdıkları, çağdaş Türk şiirinin en büyük ustalarından biri olarak anılmasına yetti.
Şükran Kurdakul çeşitli dönemlerde çeşitli anlayışlara yöneldi. Toplumsalcı açısını hiç yitirmeden değişik ürünler verdi. Duyarlı, ezik, içe dönük şiirler yazdığı gibi, alanlarda yüksek sesle okunacak kavga şiirleri de yazdı.
Hasan Hüseyin gürül gürül akan bir kaynak gibi, coşkun, soluklu, ayrıca sözünü sakınmaz bir şairdi. Şiirlerini yayımlamaya başladığı günlerde Garip akımı gelip geçmiş, "Yaprak" dönemi yaşanmış. İkinci Yeni'ye varılmıştı. Attilâ İlhan etkilerden arınıp kendi şiirini kurma çabası içindeydi. Hasan Hüseyin bu gelişmelere bütünüyle uzak kaldı, Attilâ İlhan'ın ilk yazdıklarına benzer bir şiirle Serbest nazım akımına bağlandı. Bu akımın kabadayı ağzı kullanarak, söverek konuşmak gibi, bazı başlangıç özelliklerini abartarak sürdürdü; Nâzım Hikmet'in bir gençlik yanılgısı diye uzaklaştığı üslubun çok aşırı örneklerini verdi. Toplumsal gelişmeler karşısında yankılanmayı görev bilen yüksek sesli, kavgacı bir şiiri, arada İkinci Yeni'den de uzak etkiler alarak, şiir okuru olmayan ilerici aydınların da hoşuna gidebilecek söyleyişlere ulaştırdı.
1955'e doğru ortaya çıkan İkinci Yeni akımı, genellikle 1930'larda doğmuş olan genç şairleri getirmekteydi. Ama bu akıma Oktay Rifat, İlhan Berk gibi ünlü adların yanı sıra, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ercüment Uçarı gibi yaşça daha küçük, ama şiir alanındaki yetenekleri iyi kötü belirmiş, ara kuşaktan şairler de katıldılar. 1920'lerin ikinci yarısında doğanların oluşturduğu bu kuşak tam anlamıyla arada kalmış bir kuşaktı. Bazıları çıkış günlerindeki şiir anlayışlarından kopup İkinci Yeni'ye katılırlarken, bazıları da (örnekse İlhan Demiraslan) Garip öncesindeki tutucu biçimlere yakınlık duydular.
Turgut Uyar ile Edip Cansever kısa sürede İkinci Yeni akımının sürükleyici şairleri haline gelerek. Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Kemal Özer, Ülkü Tamer gibi gençlerle birlikte anılmaya başladılar. Turgut Uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla. yücelik duygusu veren bir şiirdi. Anlamsızlık bir yana. kapalı da olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle İkinci Yeni akımı içinde düşünüldü. Aynı yücelik duygusu, sonraki, imgeye dayanan, kapalı şiirlerinde de sürdü. Giderek, değişik aşamalardan geçen Turgut Uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. Hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları. Ustalığın getireceği çoğaltıcılık dönemlerini, yetkinleştiğini sezdiği her şiir tarzını bırakıp acemisi olduğu bir tarza yönelerek kısaltan şair. biçimsel oyunlardan uzak kalmaya büyük önem verdi. Bir ara "Anlamsız şiir" diye de anılan İkinci Yeni akımı içinde anlamı kesinlikle rastlantıya bırakmayan, tam tersine, imgelerle, kapalı söyleyişlerle anlamı derinleştirmeye, yoğunlaştırmaya çalışan bir şair olarak yer aldı. Şiiri hep içerikte aradı. Toplumsal sorunlara yönelişi de, şiirinin bütünlüğü içinde hiç yadırganmayan bir görkemlilikte ürünler getirdi.
Edip Cansever de, Turgut Uyar gibi, çok sesli bir şiirin yaratıcısı oldu. Özgünlüğü kendisinden esinlenenleri damgalayıp "taklitçi" durumuna düşürecek boyutlardaydı. Bu yüzden tek kaldı. Bir ara yanına sokulur gibi olan Ahmet Oktay da tehlikeyi sezince hemen uzaklaşmak gereğini duydu. İkinci Yeni içindeki yeri, anlama verdiği önemle, Turgut Uyar'a yakındı. Anlatılamayan, anlatılamadan kalan şeyleri bulup çıkarmaya, anlatmaya çabaladı. Orta malı edilmemiş anlamları yalnız insanın iç dünyasında değil, yaşamın çeşitli dış görünümlerinde de yakalamayı başardı. Soluklu uzun şiirlere eğilim duydu. Geleneksel şiirin değişmez kuralı olarak görülen "yoğunlaştırma"ya, şiiri yakalamak için sözü sıkıştırmaya yakınlık duymadı. Dize yapısına önem vermedi. Gereksiz görülen bir sürü çizgi içinden en güzel deseni çıkarıveren bir ressam gibi yöneldi şiirsel güzelliklere.
İkinci Yeni akımının kapalı söyleyişlere düşkünlüğü, başlangıç günlerinde "Şiire anlam gerekmez", "Şiirde anlam rastlansaldır" gibi sözlerle savunulmak istenmesi bu yola giren sanatçılara, toplum sorunlarına ilgi duymayan, yaşamdan kopuk kişiler olarak bakılmasına neden olmuştu. Oysa Turgut Uyarla Edip Cansever toplum sorunlarına değinen çok güzel şiirler yazdılar. Daha gençlerin. İkinci Yeni'yle gelen şairlerin de yapıtları. işin tozu dumanı dağıldıktan sonra, serinkanlılıkla okununca, bu aykırı şiir anlayışı içinde bile, toplum sorunlarından uzaklaşmadıkları ortaya çıktı. Kimi baştan sona, kimi belli bir döneminde, kimi imgeler dünyasına çekerek, kimi simgelerle örterek toplum sorunlarına hep kafa yormuşlardı.
Karşı çıkılan siyasal bir tavır değil, şiiri arındırmak isterken iç dış inceliklerinden uzaklaştıran, ölçüye, uyağa, ahenge. en önemlisi de imgeye sırt çeviren sanatsal bir tavırdı. Şiiri yalın, basit söyleyişlere, dış dünyanın küçük yaşantılarına indirgeyen anlayışa karşı çıkılıyordu.
Böylece Garip akımı ile onun toplumsalcı uzantısı "Yaprak" şiirinden uzaklaşılarak, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın başlangıç dönemindeki kapalı, imgeci şiirine yaklaşılmıştı. Bir de Garip'çilere karşı bu tepkiyi daha önce göstererek kendine özgü bir imgeci şiir kurmuş olan Attilâ İlhan örneği vardı. İkinci Yeni, belirleyici, açık etkilerini taşımasa da bu örneklerin bulunduğu bir ortamda biçimlendi, gelişti.
Cemal Süreya yazdığı her şiire yankı alan, kuşağının şairlerine yazma coşkusu veren sürükleyici bir sanatçıydı. Serbest nazmın. Garip akımının kullanmadığı eski biçimlerle yepyeni bir söyleyiş getirdi. Şiirin birtakım dışlamalarla daraltılmış olan sınırlarını genişletti. Özgün imgeleriyle büyük ilgi çekti, en önemlisi de zekâyı ince alayın baskısından kurtardı.
Ece Ayhan İkinci Yeni akımının en kapalı, en yadırganan şairiydi. 1959'da yayımlanan ilk kitabı Kınar Hanımın Denizleri'nde tatlı çağrışımlar, ahenkli söyleyişler, ilginç dizeler, biçim deneyleriyle görece geniş tuttuğu okur çevresini, sonraki iki kitabında inatlaşırcasına kapatılmış düzyazı şiirleriyle iyice daralttı. 1973'te Devlet ve Tabiat’da bir araya getirdiği şiirler ise daha dergilerde yayımlanırken büyük bir ilgiyle karşılandı. Ece Ayhan doğrudan yaşama yönelmiş, genellikle el altında olmayan kitaplardan ürettiği şiirini, yaşamdan üretmeye başlamıştı. Bu döneminde yazdıkları insanlarla toplumsal düzen arasındaki çatışmayı bütün acılığıyla duyuran unutulmaz başyapıtlar olarak belleklere kazındı.
Sezai Karakoç İkinci Yeni şiir anlayışını geleneğe, İslam düşüncesine bağlayan şairdi. Başlangıçta biçime daha fazla önem verirken iyice yakın göründüğü İkinci Yeni'den gittikçe uzaklaştı, düşünceyi öne aldı, düz anlatıma yöneldi.
Gülten Akın İkinci Yeni'nin yaygınlık kazandığı günlerde pek öne çıkamayan, ama incelikleriyle gene de ilgi çeken, bireysel duygulara ağırlık veren bir şiirin işçisiydi. 1970'li yıllarda toplumsal sorunlara yönelip ülke içindeki çatışmaların acılarını yansıtan şiirler yazmaya, Anadolu halkının destan, ağıt, türkü geleneğinden gelen güzellikleri çağdaş bir anlayışla işlemeye başlayınca, birdenbire büyük bir atılım yaptı, kaba güce, baskıya direnenlerin sözcüsü oldu. Kadın duyarlığının, analığın yapıcı öfkesini yansıttı.
Ahmet Oktay destan ağzını çağrıştıran bir şiirden İkinci Yeni'ye doğru gelişmişti. Bu akım içinde de biçime, biçim oyunlarına ilgi duymadı, dizelerle oyalanmayan soluklu söyleyişlere, uzun şiirlere ağırlık verdi.
Kemal Özer İkinci Yeni'den öncesi olmayan, biçime aşırı düşkün bir şairdi. "Şiirde anlam rastlansaldır" diyenlere yakın görünüyor, anlamı salt bir güzellik öğesi olarak ele alıyordu. Her sözcüğünü özenle seçen tam bir dize şairiydi. İlk üç kitabında bu anlayışı sürdürdükten sonra. İkinci Yeni akımının etkisini yitirdiği, bu akımla gelen ustaların kendi kişiliklerini yansıtan şiirlerle birbirlerinden uzaklaşmaya başladıkları günlerde, Kemal Özer birdenbire sustu. Yıllarca şiir yayımlamadı. 1970'lerde yeniden dergilerde göründüğünde şiirini değiştirme yoluna girmişti. Önceleri, öbür İkinci Yeni şairler gibi. toplumsal sorunlara, yıllarca geliştirip ustası olduğu anlayışla yaklaştı. Giderek büsbütün arındı. İkinci Yeni'ye çok uzak bir şairden, Brecht'den esinlenen şiirler yazmaya koyuldu. Bu doğrultuda geliştirdiği şiiriyle 1970 sonrasının toplumsalcı şairleri arasında yer aldı.
Özdemir İnce ilk kitaplarını 1960'larda İkinci Yeni akımının coşkulu günleri geçtikten sonra yayımlamıştı. Batı şiiriyle ilişkileri, siyasal etkinliklerin hızlandığı bu dönemde aşırılıklara düşmesini önledi. Şiirde toplumsal sorunlara yönelmenin belli bir anlayışa bağlanamayacağını biliyordu. Onun için de. düşünce dünyasındaki gelişmeler, şiirinde bir uçtan öbür uca savrulmasına neden olmadı.
Hilmi Yavuz İkinci Yeni akımının ilk günlerinde de şiir yazıyordu, ama önde gelen şairler arasında değildi. Kendini, uzun yıllar sonra, 1975'te yayımlanan Bedreddin Üzerine Şiirler adlı ikinci kitabıyla kabul ettirdi. Gene kapalı bir şiiri sürdürüyorsa da, kapalılığı sözü en aza indirerek düşünceleri, duyguları yoğunlaştırmasından geliyordu. Sonraki kitaplarında şiirini daha da arındırdı. Titizlikle işlenmiş, damıtılmış biçimlerle, bir düşünce süreci içinde varılan şiirsellikleri kâğıda geçirdi. Sözcüklerin, konuların seçiminde geleneğe bağlanmanın, uç noktaları birleştirmenin yollarını aradı.
Onat Kutlar İkinci Yeni ortalığı kasıp kavururken bu anlayışa öncülük eden şairlerin yanı başındaydı, ama şiir yazmıyordu. İçindeki şiiri öykülere dökmekteydi. Başlarken şiir de yazmış, sonra öyküde karar kılmıştı. Anlatı geleneğimizden beslenen şiirli öykülerini bir kitaptan öteye geçirmedi. Uzun süre sinemayla ilgilendi. 1970'lerde yayımlamaya başladığı şiirlerini. 1981'de Pera'lı Bir Aşk İçin Divan adlı bir kitapta topladı.
Ülkü Tamer İkinci Yeni'nin, çağdaş İngiliz şiirini yakından izleyen, çeviriler yapan. Batı etkilerine açık bir şairiydi. Özellikle 1960'ların ikinci yarısında yazdıklarıyla kapalı şiir anlayışının kusursuz örneklerini verdi. Toplumsal sorunlara yönelirken de şiirinin düzeyini düşürmedi. Yapıtlarında doğayı, doğanın ince güzelliklerini olduğu kadar, insanların sanatsal ürünlerini de değerlendirdi.
Cahit Zarifoğlu gizemsel eğilimleriyle, geçmişe, geleneğe dönük havasıyla Sezai Karakoç'u çağrıştırıyordu. Ama bu çağrışım biçimsel bir benzerlikten kaynaklanmıyordu. Öykülemeye ağırlık veren şiiriyle Cahit Zarifoğlu İkinci Yeni içinde özgün bir yer edindi.
1950'lerin sonuna doğru parlayıp 1960'larda iyice yaygınlık kazanan İkinci Yeni akımı, 27 Mayıs Devrimi'nden sonra sürekli eleştiriler almaya başlamış, kuramsal yanılgılarını taşıyamaz hale gelmişti. Bu akımla öne çıkan usta şairler, kendi kişiliklerine yöneliyor, ortak bir şiirin yürütücüleri olarak anılmak istemiyorlardı.
1965'te, Nâzım Hikmet'in yurt dışında ölümünden iki yıl sonra, Türkiye'de ilk kitabı yayımlandı: Kurtuluş Savaşı Destanı. Güç anlaşılan şiirlerden, kapalılıktan hoşlanmayan okurlar, "İşte şiir böyle olur!" yargısını verirlerken, incelmiş, derinleşmiş bir şiirin tadını almış olanlar. Nâzım Hikmet'in şiirlerini beğenmediler, daha önce üstünde durup düşünmedikleri bu değişik şiir tarzı için olumsuz yargılar verdiler.
Saat 21-22 Şiirleri, Rubailer, Dört Hapisaneden, Memleketimden İnsan Manzaraları, kitaplar birbiri ardına yayımlandıkça bu tür tartışmalar son buldu. İkinci Yeni'yle gelen ustaların Nâzım Hikmet'i övdükleri, imgeci bir şair olarak benimsedikleri. Garip şiirine de, onun uzantısı "Yaprak" şiirine de üstün tuttukları görüldü.
Yoğunlaşan toplumsal olayların etkisi, şiire İkinci Yeni'nin eteklerinde başlamış olan genç şairleri büyük oranda tedirgin ederken, ortaya böylesine değişik, güçlü bir örneğin çıkması, şiirimizde önemli dalgalanmalara yol açtı. Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Refik Durbaş gibi genç yetenekler İkinci Yeni'den gittikçe uzaklaşarak toplum sorunlarına ağırlık veren bir anlayışa yöneldiler. Belli bir şiir kuramı çevresinde birleşmiş olmayan bu gençlerin ortak özellikleri İkinci Yeni'ye sırt çevirmeleriydi.
Egemen Berköz inceliklerini yitirmeden yenilenen bir şiiri sürdürdü. Ataol Behramoğlu çok yalın söyleyişlere yönelerek ilerici düşüncelerin şiirselliğini yakalamaya çalıştı. İsmet Özel kendine özgü şiirleştirme yöntemleriyle devrimciliği yücelten şeyler yazdıktan sonra, 1970'lerin başında, İslam dininden kaynaklanan bir gizemciliğe kaydı. Süreyya Berfe Anadolu insanının, Refik Durbaş ise kentte yoksulluk içinde yaşayan, güç koşullarda çalışanların şiirini yazmaya özen gösterdiler.
1970'lerde İkinci Yeni'nin çözülmesi, kuramsal yanlışları temizleme niteliğini çok aşmış, kapalı şiirden bütünüyle uzaklaşma eğilimine dönüşmüştü. Şiire yeni başlayan gençler Garip akımına da. İkinci Yeni'ye de uzak duruyorlardı. Elli yıllık bir deneyimden yararlanmak istemiyor gibiydiler.
Kısa sürede şair sayısında büyük bir artış oldu, ama aradan sıyrılıp eski kuşakların yazmayı sürdüren ustalarına yaklaşan, onların arasında yer alan çıkmadı. Köklü bir değişimin, her şeye yeniden başlama özleminin yarattığı bu orta düzeyde şiirin birikimini yapmayı sürdürdüğü gözleniyor.
Çağdaş Türk şiiri elli yıllık gelişmesi içinde çok değişik anlayışlarda, çok büyük sanatçılar yetiştirdi. Örnekse Nâzım Hikmet'in Serbest nazmın ilk örneklerini verdiği günlerde Necip Fazıl: Garip akımının bütün ilgileri üstüne çektiği günlerde Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmed Arif: İkinci Yeni'nin her şeyi ezip geçmeye çalıştığı günlerde Attilâ İlhan, Ceyhun Atuf Kansu birbirinden güzel şiirler yazdılar. Ayrı dünya görüşleri, ayrı sanat anlayışları, zaman zaman birinden biri ağır bassa da, yan yana yaşayıp gelişebildi.
Böylesine karşıt anlayışları "Çağdaş Türk Şiiri" adı altında birleştiren neydi? Ortak özellikleri mi vardı? Yoksa bu çağdaşlık yalnızca belli bir zaman dilimi içinde yazılmış olmanın damgası mıydı?
Çağdaş Türk şiirinin bütün dönemlerini, bütün akımlarını kaplayan ortak özelliklerin başında dil gelir. Bu şiirlerin dili kesinlikle yapay bir dil değil, konuşulan Türkçe'ydi. Arada aşırılığa kaçanlar, konuşulan Türkçe'den zorlama bir öz Türkçe'ye, ya da Divan edebiyatının inceliklerine kapılarak Osmanlıca'ya yönelenler oldu, ama bunlar tekil örneklerdi. Genellikle doğal gelişmesi içinde arınan, güzellikleri gittikçe daha|açıklıkla ortaya çıkan konuşma dilimiz işlendi.
Ortak özelliklerden biri de "manzume"cilikten uzaklaşmaydı. Çağdaş Türk şiiri heceden yararlanırken manzumeciliğe düşmemek gibi son derece güç bir işi, her döneminde başarıyla gerçekleştirdi.
Akıl erdirilmesi hayli zor bir ortak özellik ise, İkinci Yeni gibi Fildişi Kule'ye çeken kuramlarla gelmiş bir akımı da içinde barındıran elli yıllık çağdaş Türk şiirinin, her dönemde — en yoğun baskılar altında bile — yaşamla ilişkilerini korumuş, toplumsal kaygılardan hiçbir zaman uzaklaşmamış olmasıdır. Çağdaş şairlerimiz toplum sorunlarına hep ilgi duydular, doğrudan bir kavgaya girmediklerinde de, değerlendirmeleri, yaklaşımları, seçmeleriyle bir açıyı, bağlandıkları dünya görüşünün açısını ortaya vurdular. Nâzım Hikmet gibi, Necip Fazıl da bir kavga adamıydı. Arif Damar'ın şiirine memleket kaygısı nasıl yansıdıysa, Cemal Süreya'nın şiirine de öylece yansıdı. Çağdaş Türk şiirinin korunmasız kalması, kapıların dışında bırakılması, öncelikle bu özelliğinden, kendi görüşünü savunmaktan çekinmeyen, özgürlüğüne düşkün sanatçılar elinde gelişmiş olmasındandır. Çağdaş Türk şiiriyle kapıkulu sanatçı geleneği kesinlikle son bulmuştur.
Son elli yıllık şiirimizin birçok bakımdan eski şiirimize benzememesi genellikle Batı etkilerine yorulur. Bu görüşte gerçek payı büyüktür, ama çok da abartılmaması gerekir.
Oktay Rifat şöyle diyor:
"Bugünkü Türk müziğinin tek sesli Enderun müziğinden, bugünkü resmimizin, tezhip, yazı ve minyatürden türemediği nasıl bir gerçekse, bugünkü Türk şiirinin de Divan şiirinden türemediği öylece bir gerçektir. Yeni şiirimizin Tanzimat'tan sonra gelişen yenileşme şiiriyle, yönünü bulma bakımından bir ilişkisi varsa da doğrudan doğruya bu şiirden türediği ileri sürülemez. Bugünkü şiirimiz Halk şiirinden de türememiştir. Türeseydi belki iyi olurdu ya, ne yapalım ki, böyle olmamış. Batı'dan mı aktarılmıştır öyleyse? Buna da tam olarak evet diyemeyiz. Batıdan teknik olarak, tema olarak, düşünce olarak çok şey alınmıştır, ama tam anlamıyla bir aktarma yoktur ortada. Böyle bir aktarma, ayrıca, olanaksızdır. Öyle ise nasıl türemiştir bu şiir? Bana kalırsa, her toplumda olduğu gibi, yeni Türk toplumunda da doğal olarak ozanlar çıkmış, bunlar türlü etkiler altında, daha çok Batı etkisinde şiirler söylemişler ve bugünkü şiirimiz meydana gelmiştir... Böylece doğuştan yeni olan bu şiir, sonradan gözlerini geriye çevirerek, Divan şiiriyle, hele Halk şiiriyle sıkı bağlar kurmak istemiştir. Ama çok sesli müziğimiz, bütün çabalara karşın, nasıl tek sesli müzikle bir ilişki kurmamışsa. yapılanlar nasıl yüzeyde kalmışsa. Divan şiiriyle arada köprüler kurmak çabası da öylece yüzeyde kalmıştır ve kalacaktır. Buna karşılık eski büyük halk ozanlarıyla olan akrabalık günden güne artacak, sonunda tam bir kaynaşmaya varılacaktır sanıyorum."
Çağdaş Türk şiirinin kaynakları konusunda işin içinde yaşamış bir kişinin görüşlerini getiren bu sözleri Oktay Rifat 1973'te söylemiş. Sonraki yıllar bu saptamaları doğrulayan yönelişlerle geçti. Çağdaş Türk şiirinin en soyut örneklerini verenlerin bile halktan kopukluk suçlamalarına, her zaman, nerdeyse öfkeyle direnmiş olmaları, bu "kaynaşma"ya duyulan dinmez özlemin, tersten, ama çok güçlü bir belirtisidir.
Memet Fuat
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş
Adam Yayınları, 11. Basım, 1997
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi – Giriş 1 / Memet Fuat |
Yorum (4) :: Bağlantı
|
• 28/5/2007 - Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu
Prof. Ayata'dan 'YENİ ORTA SINIF' Yorumu
AB'yi asıl istemeyen AKP tabanı
Prof. Sencer Ayata, "Mitinglerdeki ağırlıklı eğilim, AB kuşkuculuğu. AB karşıtlığı ayrı şey. AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, AB'ye en düşük taraftarlığın AKP ve MHP tabanında olduğunu gösteriyor" diyor
Soru Cevap - Devrim Sevimay
ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata'yla mitingcilerin ve yeni orta sınıfın profili üzerine yaptığımız söyleşiye kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Bir türlü karar verilemedi; mitingciler AB karşıtı mıydı, değil miydi? AB karşıtları da bulunmakla birlikte kanımca mitinglerdeki ağırlıklı eğilim "AB kuşkuculuğu" idi. AB kuşkuculuğu ile AB karşıtlığı ayrı şeylerdir. Avrupa'da da AB taraftarlığı kadar, hatta yer yer ondan daha yaygın olan AB kuşkuculuğudur. Bu ülkelerde çok yaygın bir söylem Brüksel eleştirisidir. "Bir avuç bürokratın esiri mi olacağız?" denir. Biz ise AB'den gelen mesajların biraz ince elenip sık dokunmasına pek sabır göstermiyoruz. Kuşkuculuktan hemen "milliyetçilik hortlaması" çıkarmak abartılı oluyor.
Yalnız bunun adı sadece bir "AB kuşkuculuğu" olsa bile ortada bir gariplik var: Cumhuriyet mitingine gidenlerin çoğu yaşam tarzları bakımından bir Avrupalı gibi görünüyor, ama AB'ye karşı kuşkulu. Oysa, örneğin, Erzurum mitingine gidenler, Batı'nın kültürel değerlerini benimsemiyor, fakat AB fikrine daha sıcak. Şimdi burada acaba kürsülerde mi bir sorun var, yoksa kitlelerde mi? Evet, bir uygarlık biçimi olarak kendisine Batı tarzını seçmiş kesimler, AB ile ilişkilere daha kuşkucu yaklaşırken, Avrupa yaşam tarzına kültürel bir korunmacılık içgüdüsüyle yaklaşan muhafazakâr kesim, ekonomik ve diplomatik alanda AB'yle daha yakın ilişki kurmak istiyor. Bu gerçekten ilginç bir durum. Ama, öncelikle şunu da belirtmemiz gerekir ki, AB taraftarlığı daha ziyade AKP siyasi ve ekonomik elitleri arasında yaygın. Araştırmalar, en düşük taraftarlığın AKP ve MHP tabanında olduğunu gösteriyor.
Bu da hangi kürsü-kitle ilişkisinde sorun olduğunu gösteriyor, ama o zaman AB neden "dansa kaldırmaya" mitingcileri seçmiyor da tam tersine önünde reveranslar yapmak için AKP'yi uygun görüyor? Çünkü, sizin de söylediğiniz gibi aslında "dans etmeyi" sevmeyen AKP tabanı?.. İşte bu çok önemli. Aynen böyle. Çünkü, şu anda Batı dünyası radikal bir İslami hareketin demokratik muhafazakâr bir siyasi partiye dönüşme sürecini izliyor. Böyle olmasını da istiyor. Özellikle 11 Eylül'den sonra bunu sadece Türkiye için değil, bütün dünya için önemli bir deneyim olarak görüyor.
Ve buna da ılımlı İslam deniyor? Evet, bu ılımlı İslam modeli. "Türkiye'de toplumsal taban bu, ortaya çıkacak güç yapısı bu ve bizim bu güç yapısıyla ilişki kurmamız, iş yapmamız lazım" yaklaşımı da var. Yani, kazanana yakın durma. Bir üçüncü olarak, "İç politikadaki kutuplaşmalardan dolayı AKP ile daha kolay anlaşabiliriz" hesabı da var. Çünkü, hiç değilse mitinglere kadar laik kesimin sayıca küçük, siyasi olarak etkisiz ve varlığını asker güdümünde sürdürdüğü görüşü hâkimdi. Bu nedenlerle AKP yönetimiyle oldukça iyi ilişkiler kuruldu. "Ne yapalım, laik Türkiye modeli mademki olmuyor, o halde ılımlı İslama bakalım" deniyordu.
Acaba, laik kesimin AB ve AKP'ye olan kuşkuculuğunu da bu ılımlı İslam üzerinden kurulan ilişki mi artırıyor? Aynen, şimdi bu mitinge katılanların bir bölümü bu durumu anlamıyor: "Bizim değerlerimiz, alışkanlıklarımız, yaşam biçimimiz onlara daha yakın. Peki, ne oluyor da kültür yönünden daha uzak olduğunu bildikleri, sosyal anlamda beraber olamadıkları kimselere siyaseten daha yakın duruyorlar? Bu sadece demokrasi meselesi mi? Askerin sivil denetim altına alınması meselesi mi yalnızca? Bunu yaptıklarına göre başka çıkarları mı var?" Bu sorular soruluyor. Ulusal refleksin iyi kavranmasında bu değerlendirme önemli olabilir sanıyorum.
'İran olmaz' söylemi
Laiklerin kaygıları, Batı'da yeteri kadar inandırıcı bulunmadı. Avrupalı aydınlar, International Herald Tribune'deki açık mektuplarında diyor ki, "Laikliğin tehdit altında olduğu abartılmıştır". Bizim İslamcı yazar ve liberal aydınlarımız da aynı fikirde. Ama mitingciler de, "Hayır, ben tehdit altındayım" diyor. Hangisini ciddiye alacağız, sizce hangisi doğru? Tabii sorunlar ve beklentiler farklı. Dış ilişkilerde, ekonomide, temsili bir demokrasinin yürütülmesinde temel aksaklıklar yaratmayan bir İslamın tedrici olarak muhafazakârlaştırdığı bir Türkiye ile birlikte yaşama, Batılı şirketler veya hükümetler için çok büyük bir sorun teşkil etmeyebilir. Onlar soruna bu sınırlılık içinde yaklaşabilirler. Ama burada yaşayanlar için muhafazakâr bir siyasi güç tekeli altında yaşamak ciddi sorunlar yaratabilir. Oysa soru, yanlış bir biçimde, "Türkiye İran olur mu, olmaz mı?" şeklinde formüle ediliyor. "Türkiye İran olmaz" demek kuşku ve endişeleri gidermiyor. Bunların arasında önemli sorunlar yaratacak birçok süreçten söz edilebilir. Hatta aynı ülke içinde Nişantaşı-Bodrum hattında tehdit algılamayabilirsiniz ama Sultanbeyli'de veya Trabzonun çevre semtlerinde durum bir hayli farklı olabilir.
AKP hata yapıyor
Sizce AKP, meydanlardaki bu yeni orta sınıfı doğru okuyabildi mi? AKP, bu kesime yüz yıldır değişmeyen eskimiş bir gözlükle bakma eğiliminde. Bunları dayatmacı, halka yabancı, işe yaramaz bir seçkinci zümre olarak görüyor. Ancak, bu yaklaşım yakında ciddi sorunlar yaratır, çünkü gerçekçi değil. Kendisine karşı çıkan laik-cumhuriyetçi kesim sanıldığı gibi sayıca küçük, toplum dışı ve asalak değil. Ekonomik gelişme hızlandıkça tersine, esas bu kesim sayıca büyüyor. AKP, ekonomiyi büyüttükçe, bu kesimi de büyütmüş oluyor. Yeni değerlerin ve yaşam biçimlerinin taşıyıcıları oldukları için etkinlikleri fazla. Hatta, yaşam tarzı olarak AKP elitleri giderek daha fazla bu kesimleri örnek alıyor. Bu kesim katma değeri en yüksek sektörlerde bulunuyor. Türkiye'nin vasıflı işgücünün önemli bir bölümünü oluşturan bu yeni orta sınıflar, adına "çağdaş yaşam biçimi" dediği bir yaşam biçimini sürdürmekte ısrarlı. Bu kesimle sürekli çatışma halinde olan bir iktidar, ekonomik gelişme için de elzem olan siyasi iktidarı sağlamakta ciddi olarak zorlanabilir.
'Yeni' sınıfın 3 eksiği
"Ben, yeni orta sınıfın siyasete tam bir yenilik getirmesi konusunda çok aceleci olmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kanımca birkaç temel kısıtlılık söz konusu: 1- Örgütlenme bakımından zayıf. 2- Yeni orta sınıflar, biraz ben merkezli, aile merkezli. Daha paylaşımcı olmaları ve kendi dışındaki toplum kesimlerini, özellikle zor durumda olanlarla daha yakın ilişki kurma yollarını geliştirmeleri gerekir. 3- Tüketim ve yeni yaşam biçimleri geliştirmede başarılılar, ama dünyayı daha iyi öğrenme, daha yenilikçi ve daha yaratıcı olabilme konusunda daha çok çaba göstermeleri lazım. Yani, yeni orta sınıf, sadece sayısal çoğalma değil, niteliksel değişiklikler de yapabilirse Türkiye'de siyasetin yapısı ve Türkiye'nin siyasi kültürü o zaman önemli ölçüde değişir. Hatta bölgedeki ve dünyadaki rolü ve konumu da..."
Yeni orta sınıf dengeleri sarstı
"Yeni orta sınıfın siyaset sahnesinde görünmesi, iş dünyasının kurduğu bazı dengeleri de sarstı. Eğer mitinglere katılan vasıflı işgücü sistemden rahatsız olursa siyasi istikrarı sağlamak zorlaşır. Hatta, ekonomide ciddi üretkenlik ve verimlilik sorunları yaşanabilir. Oysaki, iş dünyası ekonomiyi büyüttüğü ve AB reformları konusunda gerekli adımları attığı ölçüde hükümetle iyi geçindi. Ama, siyasi ve kültürel bakımdan paylaşımlar oldukça azdı. Şimdi, mitingler bu dengeleri hangi yönde etkiler; onu beklemek gerekir. Ama medya üzerindeki etki daha çarpıcı oldu. Medya dünyası, varlıklılar ile varoşlular denilen kesim dışında büyük bir kitlenin var olduğunu, bu olaylar sonucu keşfetti. Bu geç fark etmede, siyasi olaylara yalnızca asker sivil ilişkisi cephesinden bakmanın da etkisi vardı."
BİTTİ |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 28/5/2007 - ÜNLÜ SOSYOLOG SENCER AYATA MİTİNGCİLERİN PROFİLİNİ ÇIKARDI
ÜNLÜ SOSYOLOG SENCER AYATA MİTİNGCİLERİN PROFİLİNİ ÇIKARDI
Meydanlardakiler 'yeni orta sınıf'tır
Prof. Dr. Sencer Ayata, cumhuriyet mitinglerine katılıp sağı da solu da hizaya çeken insanları 'yeni orta sınıf' sözleriyle tanımlıyor. Ve onları birçok nedenden dolayı 'geleneksel orta sınıf'tan ayırıyor Ayata'ya göre, yeni orta sınıf, işlerine karışılmasından hoşlanmayan, tarikat-ağalık gibi yapılardan ürken, uydu kentlerde oturan, ev kadını olsa bile eğitimli, dünyayı keşfeden ve bunu topluma yayan insanlardan oluşuyor
Soru Cevap - Devrim Sevimay
Miting meydanlarında hem şarkılar söyleyip hem de "iktidar gücünü" tefe koyan... Ve birden bütün hesapları alt üst edip medyayı da solu da sağı da hizaya çeken... Bugüne kadar küçük bir azınlık sanılırken, şimdi "Kim bunlar, nereden geldiler?" dedirten sizler... Yani tam olarak siz... Ünlü sosyolog Sencer Ayata'ya göre siz, "Yeni orta sınıf"sınız ve çok önemlisiniz. Peki "yeni orta sınıf" ne mi demek? ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ayata anlatıyor:
Bu mitinglere katılanlar kim? Mitinglerde bir milyonun üzerinde katılımcıdan söz edildiğine göre tek bir sosyal gruptan söz etmek mümkün değil.
Yeni mesleklerin yeni sınıfı
Yoğun olan sosyal grup hangisiydi? Örgütlü işçi kesimi de vardı, başkaları da vardı, ama oradaki esas gövde sosyolojik anlamda "yeni orta sınıf" diyeceğim gruptur. Zira bu miting kalabalığına sadece "orta sınıf" demek bizi yanlış yerlere götürebilir. Orta sınıfı sosyolojik anlamda "geleneksel orta sınıf" ve "yeni orta sınıf" diye ikiye ayırmamız gerekir.
Geleneksel orta sınıfa kimleri koyuyorsunuz? En çok çiftçiler, esnaf, sanatkâr, mahalli tüccarlar... Çok yakın zamana kadar Türkiye'de nüfusun yüzde 90'lara varan kesimi geleneksel orta sınıftandı. 1946-50'den beri merkez sağın, bugün de AKP'nin tabanı ağırlıkla bu gruptan oluşmuştur. Hâlen de çoğunluğu oluşturuyor, ama yavaş yavaş küçülmekte.
Peki yeni orta sınıf ne zaman ortaya çıktı? Sanayileşme ve özellikle son dönemde bilgi ekonomisi dediğimiz sürecin ilerlemesiyle ortaya birçok yeni ekonomik faaliyet alanı ve sayısız yeni meslek çıktı. Mesela sanayi firmalarını yöneten beyaz yakalılar... Veya kendi hesabına çalışan doktorlar, mimarlar, dişçiler, avukatlar, bunlar da yine yeni orta sınıftır. Profesyoneller diyoruz. En ciddi geliştiği alanlardan biri de finans sektörü, bankacılık, sigortacılık... Üretim hizmetleri, sosyal hizmetler alanlarında çalışanlar. Tabii kamu yönetimi alanı da... Öğretmenler, mağazalarda çalışan şık giyimli tezgâhtarlar, otellerde, bürolarda çalışanlar, sekreterler, hemşireler...
Aynı siyasi görüşte değiller
Demek ki bu iki sınıf arasındaki en önemli fark... Geleneksel orta sınıfları daha çok mülk sahipliği, girişimcilikle tanımlarsak, yeni orta sınıfların en ayırt edici özelliği geldikleri konuma eğitim aracılığıyla ulaşmış olmaları.
Peki yeni orta sınıfın tamamı laik kesimden mi oluşuyor? Hayır, bu kesimde yer alanların hepsi aynı siyasi görüşü paylaşmıyor. O nedenle yeni orta sınıfta sadece laik, cumhuriyetçi bir siyasi eğilim var demek yanlış olur. Unutmayalım ki AKP de özellikle kendi dünya görüşüne yakın, girişimci yeni orta sınıf yaratma konusunda oldukça önemli adımlar attı. Ayrıca özellikle Dink'in cenazesinde gördüğümüz liberal-kozmopolit değerlere öncelikli vurgu yapan yeni orta sınıf mensupları da var.
İyi ama o zaman yeni orta sınıflarla mitinglerin ilgisi nerede? Şimdi şöyle bir öneri yapalım. Üç farklı işyerinde mitinglere ilişkin tutumları araştıralım. Örnek olarak İzmir'in en büyük banka şubelerinden birisini alalım. Hatta yabancı sermaye ağırlıklı bir banka olsun. İkinci olarak Bursa'nın en çok ihracat yapan otomotiv tesisinin tüm yöneticilerini yani beyaz yakalılarını alalım. Ve üçüncü olarak bilişim sektörünün en önde gelen merkezlerinden birisi olan ODTÜ Teknokent'in girişimcilerini alalım. Bu üç işyerinde mitingleri onaylama oranı üçte iki, hatta dörtte üçün altında olmayacaktır sanıyorum. Şunu da ekleyeyim. Büyük mağazalarda çalışan kadın servis personeli arasında da benzer oranları yakalayabilirsiniz. Hemşireler arasında da. Yalnızca miting için olumsuz değerlendirme yapanlar da, mitingi en çok alkışlayanlar da bu olgu üzerinde titizlikle durmalıdır.
'Çoğu çocuk sahibi'
O halde biz bu mitingci çoğunluğu soralım: Karakteristik hayat biçimi nasıl; yani ne yer ne içer, neyi sever neyi sevmezler? 1- Çoğu genellikle bir-iki çocuk sahibidir. Çekirdek aileler ezici çoğunluktadır. Bireyin özerkliği temel bir değerdir. Hısım akraba, konu komşu, topluluk cemaat vs... Bunların birey ve aile üzerinde etkili olmasından, işlerine karışmalarından hiç hoşlanmıyorlar. Medyada gördükleri tarikat, hamilik, ağalık ilişkileri bu kesimde büyük bir ürküntü yaratıyor. Doğru veya yanlış, ama muhafazakâr İslamcılığı bu ilişkilerle özdeşleştiriyorlar. Toplumun İslamcılar tarafından böyle biçimlendirilmesinden korkuyorlar. Bu ailelerde her şey çocuk içindir ve her şeyin merkezinde çocuk vardır. Özellikle kız çocuklarının da topluma her yönüyle erkekler gibi katılmasına önem veriyorlar. 2- Son yıllarda apartmanlar, sıra evler ve müstakil evler kentlerin çevresinde uydu kent dediğimiz alanlarda mantar gibi yayıldı. Yeni orta sınıfı mekânsal olarak en iyi biçimde bu muazzam yayılma sürecinde görebiliriz.
Alışveriş merkezleri kalabalığı
4- Bu ailelerin önemli özelliklerden birisi kadınların da eğitimli olması ve hiç değilse emekliliğe kadar çalışmasıdır. Önemli bir bölümü ev kadını bile olsa eğitimlidir. 5- Ekonomideki yeni etkinlik alanları ortaya çıktıkça gençlerin sayısı da hızla arttı. Mitinglerde gördüğümüz genç ve hele genç kadın sayısındaki artış bu değişimlerle yakından ilgili. Yoğun üniversite öğrencisi katılımı da yakın gelecekte bu kesime katılacakların tutumu hakkında fikir veriyor. 6- Yeni orta sınıf yaşamı tüketim merkezlidir. Alışveriş merkezlerinin mantar gibi çoğalmasıyla yeni orta sınıfın büyümesi arasında çok yakın bir ilişki var. Aslında miting kalabalığı ile alışveriş merkezleri kalabalığı büyük ölçüde örtüşüyor. Yeni orta sınıflar yeni yaşam biçimlerini televizyonlardan, kitap ve magazinlerden, birbirlerinden ve yurtdışı seyahatlerinden öğrenip, bunları da hızla topluma yayıyorlar. Ev, araba, giyim kuşam, yeme içme, seyahat... Bu alanlardaki tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimleri birey için bir serbestiyi öngörüyor. İstediğini giyme, istediği gibi gezip dolaşma, istediği ile beraber olma. Bu kesimlere göre büyük kentlerin orta sınıf mekânları dışında söz konusu hareket serbestisinin giderek kısıtlandırıldığı endişesi son derece yaygın. Yine bu eğilim doğru veya yanlış olarak İslamcılığa atfediliyor.
'Güçlerini gördüler'
Sencer Ayata, "Dikkat ederseniz mitinglerde çok kullanılan sloganlardan biri de "Baksana, kaç kişiyiz saysana' idi. Aslında yeni orta sınıf aynada kendisini ilk defa görüyor, kendisinden etkileniyor ve 'Bak kaç kişiyiz' diyor. Ebatlarını, etkinliğini, gücünü görüyor. Biraz kendisine hayran olup mitingleri sık sık tekrarlıyor. O kalabalığın ve çapın verdiği bir güven kazanma söz konusu oldu bu süreçte" diyor. n Fotoğraflar: MUSTAFA İSTEMİ
'Siyasi tekel'den korktular
Anlaşıldı ki yeni orta sınıf baskıdan hiç hoşlanmıyor ve bazı tehdit algılamaları var. Ancak peki niye bu mitingler dört buçuk yıldır değil de şimdi? Belki de cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki aşırı güç temerküzü korkusu bardağı taşırdı. Şöyle ki, bizim siyasi yapımız hayli merkeziyetçi. "Ben çoğunluğum, o halde önümde engel olmamalı istediğimi yapabilmeliyim" diyen çoğunlukçu anlayıştaki bir siyaset üslubuyla bu merkeziyetçi yapı bir araya gelirse siyasi güç tekelleşir. Ciddi siyasi kutuplaşmalar olmasa bu tekelleşme daha az endişe yaratır. Ama biliyoruz ki Türkiye'de mevcut durum bunun tam tersi. Siyasi taraflar karşısındakine hepsini birden vermekten korkuyor. Seçim sürecinde AKP içinden bir uzlaşma adayında ısrar edilmesi bununla doğrudan ilgili idi.
Yani yeni orta sınıf şunu mu dedi AKP'ye: "Dört buçuk yıldır her şeye sen karar verdin, ama o kadar da değil, Köşk konusunda bizimle uzlaşmalıydın!" Evet, çünkü hükümet zaten ekonomiyi, dış ilişkileri, toplumu yönetiyor. Ama bir de hükümetin doğrudan denetimi dışında, Anayasal özerkliği olan alanlar var. Mesela üniversiteler, mahkemeler. Şimdi bu alanları da istediği gibi düzenleyen bir güç yapısı kurma çabaları yeni orta sınıfı ciddi olarak rahatsız etti. Bir siyasi tekel korkusu belirdi. Eylem sınırı olmayan muazzam bir güç temerküzü.
Mitingciler ve asker ilişkisi
'Bunu asker de merkez sol da başaramazdı'
"Yeni orta sınıfın laiklik rejimin korunması konusunda gösterdiği duyarlılık ile askerlerin duyarlılığı birbirine paralel. Askerler mitinge sivil olarak katılmış, bazı kuruluşları desteklemiş ve mitinglerin güvenliğini sağlamaya katkıda bulunmuş olabilir. Fakat bu düzeydeki bir katılımı değil askerler, merkez sol partiler de sağlayamazdı. Bazı konulardaki örtüşmeler ne olursa olsun özerk ve kendi dinamikleri ile açıklanabilecek bir toplumsal hareket ile karşı karşıyayız. Şu iki saptama bence önemli: 1- Ben mitinge katılanların çoğunluğunun elektronik bildiriden memnun olmadığı kanısındayım. 2- Hangi nedenle olursa olsun askerler sivil görüntülü bir hareketin bu ölçüde gerisinde kalmaktan rahatsız olmadılarsa hatta hareketi özellikle öyle gösterme çabası gösterdilerse bu başlı başına önemli bir olgudur."
Mitingciler ve kürsü ilişkisi
'Tekdüze değil, renkliydi piknik gibiydi'
"Mitingler kasvetli değil, eğlenceliydi. Tek düze değil, renkliydi. Çoğu kimse piknik gezintisi görüntüsü veriyordu. Bazen birer ikişer kişilik, bazen daha büyük gruplara rastlanıyordu. Müzik yapan gençler, şarkı söyleyen kadınlar vardı. Tabii ki mitingi tertipleyenler ve orada yapılan konuşmaları izleyen kalabalık bir kesim de vardı. Ama örneğin kürsüdeki konuşmacı 'Avrupa Birliği projesi alanlara' eleştiri yağdırırken o mitingde yürüyenler arasında birden çok AB projesi alma başarısı gösteren akademisyenler de bulunuyordu. Üstelik o söylenen paralar da zaten Türkiye'den AB'ye giden fon parasıydı, ama acaba konuşmacı bunu biliyor mu?"
Mitingciler ve bayrak ilişkisi
'Bayrak cumhuriyeti temsil ediyor'
"Mitingcilere 'Bayrak neyi temsil ediyor?' diye soracak olsak sanıyorum en çok alacağımız yanıt 'Cumhuriyet' olacaktır. Yalnız bu bayrak refleksini etnik milliyetçilikten ve özellikle din merkezli milliyetçilikten ayrı düşünmek gerekir. Bu ayırımları titizlikle yapmazsak kendimizi hem kendimize hem de dış dünyaya karşı çok yanlış anlatmış oluruz."
Mitingciler ve demokrasi ilişkisi
Türkiye'nin en demokrat kesimi onlar'
"Aile içinde eşitlik, bireyin özgürlüğü, bireyin hakları, insan hakları, toplumsal çeşitliliğe saygı, hukuk devletine verilen önem, sivil iradenin üstünlüğü, serbest seçimler, toplumu çoğunluğun yönetmesi, iktidarın demokratik kurumlarca sınırlandırılması gibi demokratik değerler açısından ele alındığında mitinge katılan kesimin Türkiye'nin en demokratik toplum kesimi olduğu kanısındayım, bunu açıkça söyleyebilirim."
- YARIN -
AKP'nin meydanları okurken yaptığı büyük hata ne?
Medya mitingcileri niçin hemen fark edemedi?
Yeni orta sınıf AB'den niçin kuşku duyuyor?
Laiklik tehdit altında diyenler mi haklı, yoksa karşı taraf mı?
Mitingcilerin zayıf karnı ne? |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 28/5/2007 - ADD Başkanından 'Tehdit' Vurgusu
ADD başkanından 'Tehdit' vurgusu
ADD Başkanı Şener Eruygur, 'Kimsenin gücü devrim yasalarını değiştiremez' derken, Türkiye'nin 1. Dünya Savaşından bu yana en büyük tehditle karşı karşıya olduğunu savundu. |
| 28 Mayıs 2007 00:00 |
Yazı boyutunu büyütmek için |
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, hiç kimsenin gücünün, devrim yasalarının değiştirilmesine yetmeyeceğini söyledi.
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ve emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği'nin konuğu olarak "Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak" konulu konferansta konuştu. Londra'daki konferansta konuşan Eruygur, Türkiye'de sağ-sol mücadelesinin geçerliliğini yitirdiğini, bunun yerine 1923'de kurulan Cumhuriyet'in o gün düşünülen değerleriyle savunulmasını isteyenlerle, içeriğinin değiştirilmesini isteyenler arasında kıyasıya bir mücadele başladığını ileri sürdü. Cumhuriyet karşıtlarının çok organize şekilde Cumhuriyet'in değerlerini aşındırmak için çalıştıklarını ifade eden Eruygur, yenilikçi denilen ve işi Cumhuriyeti korumak olanların ise eksikleri bulunduğunu söyledi.
Bayramdan bayrama ya da 10 Kasım'dan 10 Kasım'a Atatürk'e bağlılık mesajları verilmesinin yeterli olmadığını, "nasıl olsa ordumuz var" düşüncesinin yanlış olduğunu ifade eden Eruygur, "14 Nisan'da yapılan mitingin Atatürk gibi davranarak, sorumluluğu üstlenmenin en güzel örneğini oluşturduğunu" kaydetti. Ankara ve onu izleyen mitinglerin sokak hareketleri olarak yorumlanmasına da karşı çıkan Eruygur, meydanlarda yanlışlara karşı çıkmaktan daha demokratik bir hareket olamayacağını kaydetti.
Meydanlara çıkanların Atatürk'e bağlılıklarını ve rejimin değiştirilmesine izin verilemeyeceğini haykırdıklarını belirten Eruygur, devrim yasalarının değiştirilmesine kimsenin gücünün yetmeyeceğini söyledi. Bazı kesimlerin "ulusal iradeyi temsil ediyoruz, millet istiyor, rejimi değiştireceğiz" dediklerini belirten Eruygur, kimsenin saltanatı geri getiremeyeceğini, milli iradenin Atatürk'ün Amasya'da, Sivas'ta başlattığı iradenin ta kendisi olduğunu ifade etti. Dünyadaki stratejik dengelere de dikkat çeken Eruygur, Türkiye'de rejimi değiştirmek isteyenlerin, Türkiye üzerinde yapılan hesapları da fırsat bildiklerini, ortaya ılımlı İslam tezinin atıldığını belirterek, Atatürkçü düşüncenin çağdaş yorumunun yapılması ve bunun politikacıların önüne konulmasının, ülke çıkarlarının her şeyin önünde tutulmasının şart olduğunu bildirdi.
KILINÇ'IN KONUŞMASI
Toplantıda konuşan eski MGK genel sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç da Türkiye'nin 21. yüzyılda stratejik ortaklıklar oluşturmak için öncelikle hedeflerini doğru belirlemesi gerektiğini ifade etti.
Türkiye'nin Irak savaşıyla birlikte 4 yıldır ABD ile komşu olduğunu da belirten Kılınç, "yeni haritalar kapsamında bir Kürdistan devleti oluşturulmakta olduğu" uyarısında bulundu. Asıl hedefin, bu devleti Türkiye ve diğer komşu ülkeler aleyhine büyütmek olduğunu belirten Kılınç, nihai amacın ise Ortadoğu petrol ve doğal gazını kontrol altında tutmak olduğunu söyledi.
Bu gelişmeler çerçevesinde ABD ile Avrupa ülkelerinde güvenlik algılamalarının farklılaşmaya başladığını, SSCB'den kopan devletlerin güvenlik ve ekonomik ihtiyaçlarını AB, NATO ve ABD'de aramaya başladıklarını anlatan Kılınç, dış güçler tarafından jeoplitik ve jeostratejik açıdan son derece önemli olan Türkiye'nin gelişmesi ve büyümesinin istenmediğini söyledi. Irak'taki gelişmelere de dikkat çeken ve bunların Türkiye içindeki ayrılıkçı unsurların azgınlığına yol açtığını belirten Kılınç, "dış emperyal güçler yanında, hemen güney hududumuzda gelişen durum ve içimizdeki işbirlikçiler ve ayrımcıların çabaları sonucunda Türkiye'nin jeopolitik önemi aleyhimize işlemeye başlamıştır" diye konuştu.
BÜYÜK TEHDİT
Kılınç, dış güvenlik kadar iç güvenlik açısından da çağdaşlaşma çabaları açısından da "Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşından bu yana en olmadık şekilde büyük bir tehdit altında olduğunu" söyledi.
Devletin laik yapısını hedef alan irticai tehdidin de pusuya yatmış ve dış destekten medet umar hale gelmiş olduğunu savunan Kılınç, Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan sıkıntılara da değindi. 21. yüzyılda ABD dışında başta AB olmak üzere Rusya, Çin, Hindistan, Japonya gibi yeni güç merkezlerinin oluşacağını söyleyen Kılınç, Türkiye ve İran'ın da önemli rol oynama kapasiteleri bulunduğuna dikkat çekti. Türkiye'nin bu güç merkezlerinden hangisiyle daha faydalı işbirliği yapabileceği sorusuna yanıt aranması gerektiğini belirten Kılınç, Irak'taki gelişmelere bakıldığında, Türkiye'nin her an bir sıcak çatışmanın içine girebileceği uyarısında bulundu.
NATO'nun işlevinin de sorgulanmaya başlandığını belirten kılınç, "ABD küresel hakimiyeti için zaman zaman BM ve NATO'yu kullanmaktadır. Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Diğer taraftan, Türkiye'nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO'dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir" dedi.
Bu çerçevede Türkiye'nin 21. yüzyılda öncelikle NATO'dan ayrılması, ABD ve AB içinde aranılan bir güç haline gelmesi gerektiğini savunan Kılınç, bu durumda Türkiye'nin başta Rusya, diğer güç merkezleri için de cazibe oluşturacağını söyledi. Eruygur ve Kılınç daha sonra dinleyicilerin sorularını yanıtladı.
AA | |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
| |