Dahi anlamındaki de ayri yazılır

blogcu tuluat

Ping

MyTechnorati

Aşk Yaşama Çok Uçuk

Taze taze, Ali Teoman'dan bir öykü kitabı: Aşk Yaşama Çok Uçuk. Bulursanız bana da gönderin bir tane.
 
Oyku konusundaki diğer yazılar...
4.5.2006 - 01:12 - yorum { 1 } - yorum yaz



Kızıl Kar

      - N’oldu? Niye durduk? Bir şey mi var?

      - Ben, yalnızca bu otobüsün şoförüyüm. Mal sahibi arkada. Koltukların arasında uyuyor.

      - !?

      - Onu kaldırmalıyım. Bundan sonrasına o karar versin. Tipi çok arttı. Çıkış neyse de iniş zor.

 

      Kızıldağ'dan geçen yolun en tepesindeki yol bakım istasyonuna gelince durmuştuk. Zira Kızıldağ'ın bir yüzü iyiyse öbür yüzünde mutlaka sis, pus, kar, tipi, bora vardır derlerdi. Kars'tan Ankara'ya nişanlımın yanına gide gele doğru olduğunu öğrenmiştim. Kesin doğruydu.

 

Üstelik bu kez fazla doğru olması galiba biraz da herkesi korkutuyordu. Dün akşam televizyondan bir otobüsün Kızıldağ'da 200 metrelik bir uçuruma yuvarlandığı, 40 kişinin öldüğü haberini sanırım tüm otobüs yolcuları duymuştu.

 

      Otobüs dedim de aklıma geldi. Dersler bitip üniversiteden çıkışımızda nişanlımı - tabi o zaman nişanlım değildi - evine gideceği ekspres belediye otobüsüne kadar götürürdük. Götürürdük dediğim onunla tanışmama neden olan en iyi arkadaşım Levent K ile birlikte. Tabi bir de nişanlımın en iyi arkadaşı Sibel de olurdu yanımızda.

Linkin Adi

 

      Artık görev halini almıştı yoksa alışkanlık halini mi bilmiyorum. Götürürdük işte öylesine. Ders bitip yola çıkınca yolun sonu ekspres otobüs durağı olurdu. Bizim için sonu olurdu. Onlar otobüsle yollarına devam ederlerdi. Hem sonu olmasın diye yola çıktıktan sonra ayrılmak da saçma olurdu herhalde. Seçilmiş bir yol ve seçilmiş bir son pek bir şey değiştirmiyordu. Yaşıyorduk.

 

      Yolu sonlu bir yaşam da - o zamanki - hiç de mutsuz ve kötü değildi. Hatta en güzel sohbetler bile yolda bizimleydi.

 

      Nişanlım dedim de: - o zamanlar nişanlım değil tabi, şimdi de değil de, yani hikâyenin zamanına nişanlımdı - Okul bitince Kars iline matematik öğretmeni olarak atamam yapılmıştı. Bir kaç gün içinde görev yerime gidecektim. Kasabamdan okumak için geldiğim Ankara ile birlikteliğimize gerek kalmayacaktı. Bitecekti. Bir yolun sonu daha. Sanırım o bu sonu görmüştü.

 

      - Memet, bizim durumumuz ne olacak, ilişkimiz?

      - Nasıl yani? Ne yapalım ki?

      - Yani ilişkimizi resmiyete kavuştursak?

 

      O zaman anlamıştım. Okulda hemen hergün ekspres otobüs durağına gitmiştik. Bir kaç kez de birahaneye filan gitmiştik. Hatta artık birbirimizi seviyoruz, aşığız dediğimiz zamanlardan sonra öpüşmüştük. Memelerini okşamıştım. Hatta hatta yatağa birlikte girip çırılçıplak yanyana uzanmıştık.

 

      Bu kadar geçmişi silemezdik. Yolda bırakamazdık. Hem yola çıktıktan sonra ben vazgeçtim ineceğim demenin ne anlamı vardı ki?

 

      Hem nasılsa birbirimizi seviyorduk. Okul da bitmişti. Artık toplumun içinde ailece boyanarak hiç zarar görmeden yaşayabilirdik.

 

      Şimdi Allah var; akıllı ve ciddi bir kızdı. Yok, yok. Allah yok, yani bizim ilişkimizde yok. Yalnızca sözün gelişi öyle dedim.

 

      Peki dedim. Söyleyeyim bizimkiler gelsinler istesinler. Nişan yapalım. Ben bir iki yıl orda çalışırım belki askerliği de asker öğretmen olarak yapar aradan çıkarırım. Sonra mastır yapmak için Ankara'ya gelirim. Sen de o zamana kadar iş bulursun. Böylece hayata tam gaz atılır, güzel günlere doğru yola çıkarız diye de plânlara devam ettim.

 

--o--

 

      Mal sahibi uykulu gözlerle sondan başa hafif sendeleyerek plânsızca yürüdü, geldi direksiyona oturdu. Etrafına bakındı.

 

      İçinde bulunduğu dağın tepesindeki bize ait dünya parçasını algıladı. Kısaca bir plân yapıp bize anlattı. İşte o zaman nişanlıydım ve plân şuydu: Evet, burası yol bakım istasyonuydu ve güvenliydi. Ama burada kalırsak birkaç gün buradan çıkamayabilirdik. O yüzden çok yavaş, sakin ve emniyetli bir şekilde dağdan aşağıya inmeliydik. Bütün plân buydu.

 

      Biz kırkdört yolcu otobüsün içinde olduğumuz için plânın da içindeydik. Yoksa bizim bir görevimiz yoktu, bu plânda. O halde mal sahibi niçin bu saptamaları bize anlatıp plâna ortak etti. Anlamadık. Ama anlamalıydık. Bir anlamı, nedeni olmalıydı.

 

      Besmele çekip yola çıktık. Yok, ben değil. Mal sahibi çekti. Yanındaki mi, diğer yolcular mı? Bilmiyorum. Ne yanımdakine baktım ne de arkadakilere. Zaten en önde oturduğumdan önümdeki 185 ekran karlı televizyon ekranına dalmıştım.

 

      Ya ekrana dalıp gittiğim için ya da onlar demin anlattıkları kendi nişanlı hikâyelerini kestikleri için kimsenin sesini de duymuyordum artık.

 

      Sesi, nişanlımı ve arkamızdaki yol bakım istasyonunu arkamızda bırakıp önümüzdeki yola düzüldük.

 

      Ses gelmeyince arkamdakileri de yol bakım istasyonunda bıraktık mı acaba diyerek arkamdakilere baktım. Hayır, arkamdakilerin hepsi yine arkamdaydı. Demek ki geride kalan yalnızca ses, nişanlım ve yol bakım istasyonuydu.

 

      Hepimiz de mal sahibinin arkasındaydık. Ama o bizi arkasında bırakmaya hiç niyeti yoktu. Kendi yaptığı plâna göre kendi malıyla besbelli önündeki yola bizi de götürüyordu. Hem, sesi orda, arkamızda bıraktığımız için dur inecek var diye de seslenemiyorduk.

 

      Hoş zaten plân başlamıştı. Artık inecek var demenin ne anlamı vardı ki. Hem yoldan alıkoysak artık ne sese ne nişanlıma ne de yol bakım istasyonuna geri dönebilirdik.

 

      O zaman bu yolda yardım mı etmeliydik ona diye düşünürken arkamdakiler benden önce düşünüp mal sahibine yapacağımız tek yardımı keşfetmişler ama sesi arkada bıraktığımızı unutup dua etmeye başlamışlardı. Belki düşünüp keşfetmemişler, alışkanlıkla mırıldanıyorlardı.

 

      Hem sessizliği bozmuş sayılmazlardı. Çünkü tipinin uğultusu ve karın camı sıvamaya çalışmasındaki sesi duyuyorduk. Hem de böylece dışarıdaki ses mırıltıdan dolayı içeride hâlâ ses var diye düşünüp baskı yapmazdı.

 

      Birden biri sessizliği bozdu: bunu al kafana sar. Tam arkama dönüp bakacakken muavin elini bana uzattı. Şaşkınlıkla nişanlımın hediyesi kalın yün kaşkolumu uzattım. Aldı. Kafasına sardı. Utandım. Ama inmeyi başarırsak bunda benim de payım olacaktı. O zaman niye utanaydım ki.

 

      Okuduğumuza göre tipiden sağ çıktığımızı düşünüyorsunuz ama buna benzer birkaç olay daha yaşadım hayatımda. Yine bir mal sahibi bizi ta diplere kadar düşürdü. Her seferinde ayaklarımın üstüne kalkışımda biraz daha büyüdü yüreğim. Şimdi de yine düşer gibi tipinin içinde süzülerek iniyorum. Yine dışarıdaki sesi duyacağım kadar sessiz burası. Ama hiç ses yok. Galiba mırıldanıyorum. Bu kez malın sahibi benim. Geliyorum beyaz kar. Tipi her yanımı sarmış, çıkamıyorum.

 

      Kızıl kar.

 

      15012005 Ankara

Oyku konusundaki diğer yazılar...
21.1.2006 - 18:38 - yorum { 7 } - yorum yaz



Güpegündüz Pijama

 

      Evin tek ekmek getireni oydu. Saygınlığı bundan değildi. Sessizliğiyle ona hizmet edilmemesi gerektiğini anlatabilendi; evin baştacıydı.

 

      Erimiş, düğmeler çizgilerde akıp gidiyordu, bildiğimiz klasik pijamasında. Bayram da olsa bu eriyikliği bırakmıyordu; ıssız, sesiz köşesinde. Biliyor, umuyordu; vakit geçirmek için okuduğu Gır-Gır Köşeleriyle aynı noktadaydı.

 

      Belki umutların başladığı zamanda başlayacaktı yaşamı.

 

      Umutlar, hiç değilse kız kardeşlerinin evlenmesiydi; cereyanı, içinde helası olan bir evle.

 

      Çok da uzak sayılmazdı. Şu küçük oğlan, daha kaçıncı bayramıydı; kapımızı çaldığı; kabuklu fıstıklı, leblebi şekerli çerezlerini cebine doldurup; mendilini varsıllığındaki yoksulluğundan pırıltılı gözler altındaki umutla alıp, kapıdan çıkıp giderken eriyik çizgilerdeki düğmelere baktığı Yoksa daha açık renkli olan gözüme mi bakıyordu

 

      O bakışlar kabuklanıp gözden yitmeden, en fazla bir kaç bayram daha geçe işleri yoluna koymalı.

 

      Şu pokerde sıksam biraz daha, daha fazla kazansam; bir daha ki bayramı bile beklemeye gerek yok.

 

      İlk kez kardeşimin evine giderken ; irisinden, özelinden bir hediyeyle; evime alacağım deniz feneri masa lambasını, masasını -rakı içilesi, yazılası, sevişilesi- düşlerim. Gır-Gır ciltlerimi koyacağım kitaplığı yerleştireceğim köşeyi..

 

      Belki bizim oğlan bir daha ki bayramda benim evime de gelip kapıdan çıkıp giderken o köşeye bakar; artık nehirde yüzen düğmeler çarpmayınca düşüncelerine.

 

      Bu kadar sessizlikte, bu kadar büyük; ben de böyle olmalıyım. Önce direği, baştacı olacağım bir evim olmalı. Daha da büyümeliyim.

 

      Yorulduğumda, sıkkın hissettiğimde; çekilip, çekip raftan bir Gır-Gır cildini, sükûna kavuşmalıyım. Gecenin bir yarısında işi bittikten sonra ramazan davulunun üzerine pişti diye elini patlatan karikatüre baktığımda yeniden, yeni bir sevdanın gözyaşları sanmalılar görüp görecekler.

 

      Çocukluğumda her bayram gördüğüm o eriyikleri bir gün kasabanın bittiği yerdeki kayalıklarda ilk kez görmüşler. Çömelip dizlerini çenesine çekmiş öylece, sessizce denize bakıyor; maarif kolejinden, bir başka deniz kentinden ilk dönüşünü; lambayı alıp bahçedeki helâya gittiği evin direği olmak gerek, böyle olmuyor deyip döndüğünü düşünüyormuş besbelli.

 

       Kumar borcu yüzünden; kasasını tuttuğu askeriyenin ileri gelenleri kapıya gelip bir yol bulalım eksileni tamamlayalım demişler. Anayla kız kardeş bayramdaki, köşesindeki ıpıssız canlarının kollarına girip kayalıktan çekmişler hemencecik lambanın yoluna kalmayalım diyerek. Karar vermişler. Kaç para eder ki bu ev; elektriği, helâsı, erimiş köşesi, kız kardeşleri, kabuklu yer fıstıklarıyla leblebi şekerleri hele de biri gündüz ikincisi gece renkli gözbebekleri olmayınca Yine de bulmuşlar da kör alıcıyı, kandırmışlar birbirini. Böylelikle taşımışlar başka kayalıklara kendilerini umutla.

 

       Bir yaz akşamında pijamaları, köşeleri, kız kardeşleri bırakıp karşıyakadan daha karşıyakaya düğüne gidilmiş. Hatır, gönül için. Dört arkadaş, yaz akşamı bunaltısında iki buzun rakı kadehinde seviştikten sonra çilingg dediği masada düğüne katılmışlar.

 

       Masadan kalkıp helâya giderken  iki renkli kapıya  durup bakan çocuk uzaklardaydı. Yoksa  ilk duyan o olurdu beni. Pilot olma umuduyla gittiğimizde aynı deniz kentinden gündüzle gece bir arda durmaz diye ikinci kez döndüklerinde kayalıklardaydım yine. İki yelkovan önce bunaltıyı buzluyorduk klarnetin sesinde. Nerden, nasıl düştüm, masaya dönmeyi beklerken; bilemedim ya. Kayalıklardayım işte. Daha öncekinde ağrı yalnızca yüreğimdeydi; şimdi göğsüm ağrıyor. Kafamı ellerimin arasına alabiliyor, denizin uzaklarına bakabiliyordum. Şimdi sanki hiç kımıldayamıyorum. Dalgaların sesinin geldiği kayalığın son ucunu göremiyorum.

 

       Nedir buna engel. İstiyorum ama yapamıyorum. Göğsümdeki bu ağrı da öldürecek beni. Seslenmeye çalışıyorum, kimse duymuyor. Hiç kimse.

 

       Uzaklardan görüyorum; bunlar, artık, aynı gece rengi; iki gözbebeği.

Oyku konusundaki diğer yazılar...
15.9.2005 - 11:43 - yorum { 0 } - yorum yaz



Daha yeni yazı Daha eski yazı
Site Haritası | ©2005 TuLûAt Blog There is a Creative Commons license attached to this blog.
TuLûAt'ı e-postanıza ister misiniz?
Blog RSS Yorum RSS