Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)
Hz. Hüseyin (a.s) Allah'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile ispatlayabiliriz?
Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?
Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine Allah'ı koydu ve her konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "Allah'a olan sadakat" idi.
Yani Allah'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola sürükledi.
Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen, dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte Allah-u Ekber dediler, ama Allah'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları Allah'tan başka şeylerdi.
Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:
Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır. (Taberî)
Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı, zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.
Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.
Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu. Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.
Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!
Amaç Allah olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.
Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim, kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar. Ölümüne Allah'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.
Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda mümin bir kimseye, Allah'a kavuşmayı (şehit olmayı) istemesi yakışır.
Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında olmuyor.
Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış, bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne Allah'a sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.
Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için ispatın gerektiğini gösterdi.
O, hayatıyla ispatladı.
O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.
O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.
O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.
O, inanan insanların Allah'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.
O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.
O, insanın Allah'a olan yürüyüşünü gösterdi.
O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.
O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.
O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.
O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.
O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.
O, efendi olmanın yolunu gösterdi.
O, cennetin yolunu gösterdi.
Ya biz! ?
Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde Müslümanlar. Allah merkezli inananlar ve ata dini inananlar. Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz. Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor, insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş, nefis almış başını gidiyor.
Sanırım biz Allah'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık, şehitlerimizi anlayamadık…
Yüce Allah'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi pişman olmayı nasip et Allah'ım!
Hayatını özgürlük ve ülkesinin bağımsızlığına adayan Bilge Kral şöyle diyor: "Ben, her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat, otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi, hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim. Çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım."
"Evet ilerlemiş yaşıma rağmen, inanıyorum ki, halkımın özgürlüğe ve kurtuluşa ulaştığını görecek kadar yaşayacağım. Ya da daha doğrusu, bunu görecek kadar yaşamayı diliyorum. Çok mu bencilce bir istek bu? Belki de öyle, ancak size hayatım ve ölümüm hakkında hiç de takıntılı olmadığımı söylediğimde bana inanmalısınız. 70 yaşındayım ve daha uzun bir yol var önümüzde. Bireyler ölür, halklar yaşar. Mücadeleler bana bağlı değil. Önemli olan da bu. Sancağı binlerce insan taşıyor. Bunu sürdürecekler."
Aliya bir barış adamıydı
1992-1995 Bosna Savaşı'nda anahtar rol oynamış olan Aliya İzzetbegoviç, Sırp katliamında halkı için yaptığı fedakarlıklar ve mütevazı yaşamı ile tam anlamıyla bir örnek şahsiyet olduğunu dünyaya kanıtlamıştı. Bosna halkı tarafından "Baba" olarak da isimlendiriliyordu.
Bosna-Hersek 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın göbeğinde unutulmaz bir vahşete tanıklık etmişti. İzzetbegoviç, savaşın ardından, Bosna-Hersek'in Yugoslavya'dan bağımsızlığını kazanmasında büyük bir rol üstlenmiş ve Batı dünyası ile İslam ülkelerinin desteğini kazanmıştı.
Kasım 1990'da ikinci tur seçimlerde yüzde 44 oyla Bosna-Hersek'in ilk devlet başkanı seçilen Begoviç, bu görevi 2000 yılındaki üçlü devlet başkanlığı dönemine kadar sürdürdü. İzzetbegoviç daha önce yaptığı açıklamalarda istifa gerekçesinin sadece sağlık sorunları olmadığını, Avrupa'nın kurduğu Bosna yönetiminin Müslümanlar'a baskı uyguladığını ve kabul edilemeyecekleri tavizlere zorladığını dile getirmişti.
Tarih tanığını kaybetti
Bu yüzyılın başlarında Hind yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı'nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında İzzetbegoviç de Batı İslamı'nın soluğu olmaya aday bilge bir kişilik. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin Müslüman bilge düşünürlerinden biri.
İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı eseri onun entellektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini ortaya koyuyor. Aliya İzzetbegoviç'in hatıraları "Tarihe Tanıklığım" adı altında Klasik Yayınları tarafından okuyucularına sunuldu.
Mücadele adamı: ALİYA
BİLGE Aliya, 1970 yılında yazdığı İslâm Manifestosu adlı bir kitap, 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu. İzzetbegoviç'in, komünist dönem Yugoslavyasında cezaevinde geçirdiği yılların, sağlık problemlerinin artmasına yol açtığı belirtiliyordu.
Münevver bir liderdi
Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan İzzetbegoviç, bütün baskılara rağmen boyun eğmeyen ve inandığını hiç çekinmeden her yerde savunan bir insandı. İslamî kimliğini her zaman ve mekanda sergilemekten çekinmeyen, inancından taviz vermeyen bir şahsiyet idi.. Bu tavrını Mahkemelerde yargıçlara karşı olduğu gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluşların düzenlediği toplantılarda da ortaya koydu.
Bunlardan biri, 4-5 Aralık 1994'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de gerçekleştirilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesinde, 52 ayrı ülkenin Devlet veya Hükümet başkanının katıldığı toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider o idi. Genç yaşta başlattığı siyasi çalışmalarında, o, her zaman asimile edilmek istenen milletini, öz kimliği olan İslam kültürüyle ayağa kaldırmanın mücadelesini vermişti. O hep zoru ve çileyi seçti.
Osmanlı'nın Balkanlar'dan çekilmesiyle Sırp ve Hırvatlar tarafından yeryüzünden silinip toprakları işgal edilmek istenen Müslüman Boşnak halkı tarihinde ilk defa bağımsız bir ülke olarak semalarında bayrağını çekip kendi ordusunu kurmaya muvaffak olmuşsa, bunda şüphesiz Aliya ve arkadaşlarının çok büyük rolü olmuştur.
Zoru ve çileyi seçti
O sadece siyasi bir lider değil, Bosna halkının sembolü karizmatik bir liderdir de. Denilebilir ki, Bosna Davası, Aliya sâyesinde büyüdü. Aynı şekilde, Aliya da Bosna Buhranı ile.. Bosna Trajedisi ortaya çıkmasaydı, Aliya, belki de zaman değirmeninin içinde ufalanıp giden nice tefekkür ve eylem adamlarından birisi olarak, kaybolup gidecekti..
Ama, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan korkunç boğuşma içinde; Bosna, Aliya sâyesinde kendi öz kimliğine uygun bir çizgi izlemek bahtına kavuştu ve Aliya da, inanç, fikir ve eylemlerinin uygulama alanı olarak bulduğu, bağımsız olmak için çırpınan bir müslüman halk ve bir müslüman toprağına..Onun için de, Aliya'nın şahsında, aslında bütün bir Bosna ve hatta Balkan tarihi, ve özellikle Balkan müslümanlarının 500 yıllık sergüzeştlerinin tarihi vardı…
Aliya'nın kişiliği
Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna ve korumalarına, arabaya bindikden sonra söylerdi. Dini istismardan çok korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün.. Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı adımlarla camiye koşuyordu.
Gazi Hüsrev Bey camiinde, Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görenler ayağa kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, "burası Allah'ın evidir. Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslam'ı inşallah çiğnetmeyeceğiz... Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!" demişti. Aliya'nın o tavrıyla bütün cemaat duygulanmıştı..
Emekli maaşıyla geçinirdi
Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı... Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı... Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kaçınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı.
Mütevazi ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu. Hayatı boyunca, Allah'a ve İslam'a göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü.
Aliya İzzet Begoviç ailesini ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: 'Ailem, 1868'e kadar Belgrad'da yaşadı. O yıllarda Sırplar'ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrad'ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrad'da Osmanlı Ordusu'nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad'dan Bosna-Hersek'in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac'da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac'ın adı da artık, Aziziye olmuştu.
Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdulaziz Belgrad'da Sırplar'ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmalarını emretmişti. Böylece Müslümanlar'dan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad'da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz'in bu girişimiyle Müslümanlar'ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye iki bölüm halinde anılmış...
Ölümün eşiğinden döndü
Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa'lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Aliya'nın ailesi de 1927'de Saraybosna'ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna'da okuyordu. 1944 yılı Haziran ayı idi. 'Ustaşa'lar, Aliya'yı hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu'na almak istiyorlardı. Aliya, onlardan kurtulmak için Müslümanlar'ın yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdi. Gradaçac'a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandı.
Ormanlık bölgedeki karargahlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazını keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde Aliya'yı sorguladılar. Hırvatlar kendisini zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac'a kaçmaya karar verdiğini söyledi. Bunun üzerine Çetnikler'in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle "Bunu öldürmeyin!" dedi.
Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırplar'ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler Aliya'ı öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince Aliya'yı bıraktılar.
Genç Müslümanlar Teşkilatı ve Hapis
Askerlik görevinin sonuna doğru, 1 Mart 1946'da bir asker olarak tutuklandı. İddianame'de 'Mladi Muslimani' (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito'nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar'a karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.
İddialar doğruydu. Aliya'yı çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa'ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.
Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. Aliya da bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandı. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.
"Gizlice İslami eğitim alıyorduk"
İstanbul-Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanları için çok önemli olan ve İkinci Dünya savaşı yıllarında kurulan Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın Komünist Sırp yönetiminin baskıları ve Sırp gizli servisinin takiplerine rağmen Boşnak gençler arasında yayılıp örgütlendiğine ilişkin ilginç anekdotlar anlatıyor. İzzetbegoviç, 16 yaşında girdiği Genç Müslümanlar Teşkilatı'ndaki fikri çalışmaları şu sözlerle anlatıyor:
"O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir hayranlık duyduğum 'İslam Işığında' adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç'in yazdığı 'Hz. Muhammed ve Kur'an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300 sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir uslûbla yazılmıştır. Bu ve benzeri kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren 'Kalaycı' Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak İslam'ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul bulmuş oldu."
'İslam Bildirisi' nasıl kaleme alındı
1970'de müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak 'İslam Bildirisi'ni kaleme aldı. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya müslümanlarına değil, tüm dünya müslümanlarına hitap ediyordu. Aliya, çağrısında müslümanlara yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam'da şuûrlanmayı işlemeye çalıştı.
Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuûrlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket etmişti. Bildiri Yugoslavya'da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokca tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza evinde yazdığı "Doğu ve Batı arasında İslam" kitabı da öyle oldu. Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983'te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi arkadaşımla yeniden tutuklandı, 14 yıla mahkum oldu.
"Affedilmem için yalvarmam istendi"
6 ay sonra itirazda bulundu, cezamızın hafifletilmesini istedi. Fikir suçlusu olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştı. Ancak 14 yıl olan cezası, 12 yıla indirildi. Bir kere daha dilekçe vererek cezasının hafifletilmesini talep etti. Bu sefer 9 yıla indirildi. 1987'de zamanın 'Af Komisyonu' Başkanı Zdravko Durişiç, Aliya'nın evine mektup göndererek iki kızını yanına çağırdı. Onlara 'Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest bırakacağız' diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızları sevinç dilekçeyi imzalamasını istediler. Dilekçede 'Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla uğraşmayacağımı garanti ederim' ifadesi vardı. Asla kabul edemiyeceği dilekçeye imza atmasını istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekde yeni bir örgütlenmeye girişeceğini iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddeti.
(Aşağıda okuyacağınıız aşk metini Ebuzer adlı romandan bir parçadır.Bir şehit bir aşk ,bir Ebuzer'in öyküsü)
YALNIZ ŞAHİT OLANLAR ŞEHİTTİR
Kenan, dün seni koruyabilmiştim ama şahadet seni bekliyormuş. Sen ki hamile karına ve doğacak çocuğuna daha güzel bir gelecek hazırlamak için bu sefere katıldın. İlk aldığın parayı ona ve doğacak çocuğuna verdin.
Kenan, dünya ne garip bir yer değil mi? Ne güzel dostların oluyor; ama onlarla ayrılık tez başlıyor. Sen de bunu şimdi anladın. Benim nice dostlarım vardı: Senin peygamberin, son peygamber Muhammed, benim en yakın dostumdu. Ben ona doyamadan ayrıldı aramızdan. Üç günlük geldiği dünyadan kurtulmak ister gibiydi sanki.
Kenan, gözü yaşlı kalan geline, ben ne diyeceğim şimdi. O bana sormaz mı seni. Bak seni buraya bırakıyorum. Kısacık bir zaman içinde, Kıbrıs seferinde böylesine bir dostum olacakmış. Şimdi senden ayrılıyorum Kenan’a.
Ebuzer gözyaşlarını silerek komutana yöneldi. İçinde hem burukluk hem de gururuna yenilmiş bir komutanla konuşma hüznü ve öfkesi vardı.
—Komutan buraya bıraktığımız şehitlerin aileleri için neler yapılacak. Bu Müslümanlar sizin gururunuz yüzünden için şehit oldular.
—Hayır, Ebuzer onlar Allah’ın dinin yayılması için şehit oldular.
Ebuzer alaycı bir tavırla “Allah’ın dini için altın pazarlığı nasıl yapılıyor.” Buraya fetih için mi geldik, yoksa ganimet elde etmek için geldik? Fetih olmayınca vergiye bağladık Kıbrıs’ı.”
Askerler söylenenlere kulak kabartıyor bu adam neler söylüyor öyle diye anlamaya çalışıyor. Birisi anlamak için kendisini çok zorluyor, konuşulanları anlaması ona zor geliyordu.
—Şam Valisi Muaviye’ye söyleriz; o gerekeni yapar, benim yetkimin üzerinde bir şey istiyorsun benden.
—Büyük komutan: Senin sözünü geri çevirmez. Medine’de senin yaptığın bütün seferleri duyduk. Senin onun için mühim bir komutansın. Bak zırhlı şövalyelere karşı yapılan taktik sayesinde, kaç bölük piyade askere zırhlılardan kurtuldu.
—Tamam, tamam Ebuzer bu şehitlerin aileleri için bir miktar maaş bağlanması için çalışacağım.
—Zaten bu para beytül maldan çıkmayacak. Kıbrıs Kralı’ndan alacağınız cizye vergisi şehitlerin haklarını karşılar sanırım.
Hepsi koyun koyuna bir arada yatacaklar, uzunlamasına kazılmış üç hendeğin içine bütün cesetler gömülür. Mezar yeri belli olsun diye her birinin başına gelecek biçimde bir taş yerleştirilmiş, Kuran’ı ezbere okuyan Numan, Kuran’dan ayetler okuyor. Okuduğu bir ayette: “Ondan geldik, yine ona döndürüleceğiz.” Bu ayetti bütün askerler tekrarlıyor. Son olarak Fatihayı kim bilir, ne zamana okuyacaklardı, Kıbrıs’ta bıraktıkları şehitlere.
Acı Haber
Kasiyun Dağı’nın kuzeyine düşen bölge, Şam ordusunun konakladığı yerdir. Kasiyun Dağı çöle doğru uzanan ovanın orta yerinde kalmış. Şam şehrinin Kasiyon Dağı’nın eteklerine kurulduğu Lübnan Dağlarından kopup gelen yanındaki iki dağa omuz vermiş bir dağ. Lübnan Dağlarının heybetli öksüz çocuğu gibi engin düzlüğün ortasında ben varım der.
Şam ordusu Kasiyun Dağı’nın öte yüzünde kendisine bir yer etmiş. Arka taraflara doğru uzanan geniş ovada, portakal ağaçları, limon bahçeleri içinde uzanıp gider.
Asırlar öncesinde yapılan surların arasına sığmayan Şam surların dışına taşmış; hurma bahçelerinin, etkin tarlalarının, zeytinliklerin yanlarında küçük mahalleler yer almaya başlamış.
Şam şehrinde akşamlar, ufkun ötelerine doğru büyüyen kızıl dumanı ve güneşin eflatun renginin rüyalarından bu ismi aldığını anlarız. Şam’ın bir dışına çıkıp kuzeye doğru ilerlediğinizde, sabahları ve akşamları aralıksız Akdeniz’den doğuya esen rüzgârlarla karşılaşırsınız. Öylesine aralıksız eser ki artık rüzgârın şiddetiyle ağaçlar doğuya doğru başını eğmiştir.
Surların arasında kalan şehrin içinde, surların hemen dibinde başlayan Şam’ın çarşısı ile karşılaşırız. Bu çarşı uzayıp gider. Baharatçılar, kumaş satanlar, gümüş satanlar, zeytin satanlar, Şam’ın tatlısını satanlar, el yazmaları satanlar, nalburiye satanlar, sarraflar hepsi burada dizilmiş, gün boyu ticaretlerini yaparlar.
Çarşının bitiminde Roma kalıntılarının arasında altı yedi metreye yakın duvarları ile bizi karşılayan ihtişamlı bir yapı ile karşılaşırız. Bu yapının bir çarşı kapısı birde cümle kapısı vardır. Yeşil mozaiklerle süslenmiş cümle kapıdan girişte hemen karşımızda duran ihtişamlı bir yerde karşı karşıyayız.
Yeşil rengin altı tamamıyla çizilmiş bir minyatür o yapının yüzünü süslemiştir. Hemen yan tarafta ise uzunlamasına büyüyen cami. Burası Muaviye’nin yeşil sarayı yan tarafı ise Ümeyye Camii. Bir yanda saray diğer yanda camii… Caminin ve sarayın kudreti için dört yana inşa edilmiş minareler.
Şehrin caddeleri sokakları öylesine dar ki iki tarafa dizilmiş binalar, birbirlerinin ellerini tutacak kadar yakın. Sokak aralarında imalat atölyeleri mevcuttur. Her mahallede bir mahalle mektebi açılmış. Okulların bina girişlerinde olmasına özen gösterilmiştir.
Sokak aralarında bil hassa çarşı ve yeşil sarayın çevresinde asker ikişer devriye gezer.
Şam şehri, ne Kufe gibi yeni kurulan bir şehridir ne de Medine gibi tevazünün ve aşkın şehridir. Şam ili askeri ile gücü ile parası ile varlığı ile kendine has bir şehir olmuştur.
Ümmüzer evlerinde kızı Rukiye ile beraber yeniden aralarına babalarının dönüşünü parlayan gözlerle karşılamış artık bizimlesin baba diyerek onunla bir daha ayrılmamak için ona sarılıyorlardı.
—Hoş geldin baba seni çok özledim.
—Hoş geldin Ebuzer yine aramızdasın.
Ebuzer hanımına ve kızına bakıyor, iyileşmeye başlamış yarasını onlardan gizlemeye çalışıyordu. Aklında şehit olmuş Kenan’ın eşinin hayali geziyor, Ümmüzer’le içinden geçenleri paylaşmak istiyordu. Medine de İbrahim’i bırakmış, Kıbrıs’ta Kenan’ı bırakmıştı.
—Ümmüzer seninle paylaşmak istediğim bir gerçek var.
Hep beraber dışarı çıktılar. Medine’deki evlerinde günlerinin çoğu evlerinin önündeki bahçede geçerdi.
Sabahın serin rüzgârıyla hışırdayan ağaçlar saçlarından dökülen çiğ damlaları; limon ağaçlarının ferahlatıcı kokuları; bize merhaba diyordu. Cıvıldayan serçeler hu hu ötüşleriyle güvercinler sabahın telaşını karşılıyorlardı.
Ne akşam vakitlerinde etrafı kaplayan kızıl toz ne gündüzleri buğulu sis ortalığı kaplamıştı.
Berrak havanın kokusuna toprak kokusu, limon kokusu, narçiçeği kokusuna karışmış…
Bize sunulan nice nimetler var: Hangi birisini sayayım her biri birbirinden güzel.
—Ümmüzer merak etmedin mi sana söyleyecekleri mi?
—Benim de sana söyleyeceklerim var. Önce sen başla.
—Kıbrıs seferinde eşini sefere uğurlayan bir kadın vardı. Kadın hamileydi kocası Kenan o savaş esnasında şehit oldu. Onun kanlı gömleği bende o kadını bulmam lazım. Ona kocasından kalan son yadigârı vermem lazım. Bana yardım eder misin?
Tabii Ebuzer, benim söyleyeceğimde yanımızda oturan komşumuza yardım edelim teklifiydi.
Rukiye, annesi ve babası birbiriyle konuşurken Safiye ablasını yanına, babasının ona yeni aldığı bebeğini, göstermeye gidiyordu.
Safiye, bahçenin önünde bir çukur kazma telaşesi içine girmiş, Rukiye’nin yanına geldiğini bile fark edemiyordu.
Safiye abla bak, babam bana Kıbrıs’tan getirmiş.
Safiye, hiçbir şey belli etmemenin çabasıyla; bulutlu gözlerle Rukiye’ye, “ne güzel” demekle yetiniyor, sonra çukur kazmaya devam ediyordu. Sanki Rukiye’den saklamaya çalıştığını açığa vurmaktan korkar gibiydi.
Rukiye’yi gören annesi ve babası onun yanına doğru geliyor.
Ümmüzer Safiye’ye selam veriyor, Safiye kazma işini aksatmadan selam alıyor. Ebuzer bu kadını yandan görüyordu.
Oysa tanıyordu sanki. Gemi kalkarken el sallayan sonra ağlayarak giden bu değil mi?
Evet, bu o
Kenan benim arkadaşım onunla beraber çarpıştık.
Safiye şimdi küreği yere bırak
Ebuzer Ümmüzer’le beraber Safiye’nin yanına yaklaşmışlardı. Evet o…
Safiye biz geldik.
Safiye hala toprağı kazma niyetinde. Onu hiç duymamıştı bile. Toprağa elindeki kazmayla sürekli vuruyor, kendini ondan alamıyor.
Ebuzer bir anda Safiye’nin elindeki kazmayı tutuvermişti.
Safiye o an Ebuzer’le yüz yüze geldi.
—Senin bana vereceğin haberi biliyorum. Senin neler yaptığını da biliyorum.
Ona hiç kimse bir şey söylememiş nerden bilebilirdi ki olan biteni.
Bu gece rüyamda Kenan’ı gördüm. Senin onun hayatını kurtarmak için kendini mızrağın önüne attığını da bana o söyledi. Ona ait olan gömleği taşıdığını da biliyorum. Şimdi Kenan’ın hatırasına bir ağaç dikeceğim. Dikeceğim çınar ağacı onun hatırasını yaşatacak.
Safiye rüyasını anlatırken, Ebuzer’in elinden kazma düşüverdi. O an Safiye çok metin bir halde bu olan biten her şeyi anlatıyordu.
Kenan’dan bana kalan bir yadigârı da çınar ağacının dibinde onun köklerinin arasında dursun.
Gelen kanlı gömleği kokluyor, gözlerine yüzüne sürüyor, hıçkırıklarla dolu gözyaşlarını kanlı gömleğe siliyordu.
Kenan’dan ona gelen tek hatırayı ağacın dibine koyarken, karnındaki şehidin hatırasının da doğacağı günü sayıyordu.
Filistinli bir ailenin yok edilmesini önlemeye çalışırken İsrail'in askeri bir buldozeri tarafından ezilen Rachel Corrie hâlâ gönüllerde yaşıyor... kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım..." Nasıl da güzel duruyordu (İsrailliler çocukları öldürmeyin) anlamındaki "İsraeli army stop shooting children" yazan pankartın yanı başında… Ve belki de adını dahi duymadığı bir şairin "çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsin…" dizeleriyle yıllarca önceden kendisine selam ettiğinden habersiz… İnsanlığın büyük bir çoğunluğunun istemediği korkunç bir savaşa doğru sürüklenirken küremizin dört bir yanındaki protesto yürüyüşlerinde pankartlarda resmi dolaştırılan ya da kuklaları ateşe verilen 'kötü adam'ların birçoğu Amerikalı. Bush, Rumsfeld, Cheney, Wolfowitz vs... Tam böyle bir dönemde aynı kalabalıkların yüreğini hayranlık duygularıyla dolduran 'güzel insan'ın da Amerikalı olması ne kadar garip değil mi? Adı Rachel Corrie…
Henüz 23 yaşında, kocaman adamların henüz keşf edemediği masum ve tertemiz bir yüreğe sahipti. Ülkesinin vicdanıydı o, kaybedenlerin, yıllardır kaybetmeye mahkûm edilenlerin safında çıktı son yolculuğuna... Hiç tanımadığı, istese hiç de tanımayacağı, "bana ne…" deyip geçebileceği insanların, acılarına sırt çevirebileceği insanların yanında olmak için gerdi göğsünü tanklara... O, insanlığın ve insanlığımızın vicdanıydı, sesiydi… Cesur ve asil kızlar hala hayatta ve bizimle, insanlığımızla. Onlar Vietnam’a asker taşıyan ABD asker trenlerini durdurdular, 1968’de Prag’da ve 1991’de Moskova’da Rus tanklarını durdurdular. Fransız, Rus, Amerikalı ve Alman tank ve tren sürücüleri bilir, bir canavar bile bir genç kız yavaşça yoluna çıktığı zaman durur. Fakat bu kez öyle olmadı, olamadı... Her zaman insani duygular galip gelemezdi ya… Rachel Corrie başka bir masalın canavarı tarafından buldozerle ezilerek öldürüldü. Bu Amerikalı genç kız, zarif ve savunmasız vücuduyla bir Siyonist buldozerinin Filistinli evlerini yıkmasını engellemeye çalışıyordu. Bilemezdi ki, sürücüsü onu görecek ama 10 tonluk çelik makinesini onun üstüne sürecek, iki kez üzerinden ileri ve geri gidecek. İsrail ordusunun bir buldozeri tarafından ezilerek öldürüldü Rachel Corrie. Ajanslar, ezilişinin fotoğrafları geçti hemen; ilk karede bir buldozerin önünde duran sarışın bir kız, sonra buldozerin ilerleyişi ve geri gitmesi, son karede de ezilmiş, kanlar içinde bir yüz ve beden... İki dakika önceki sarışın kızdan bir eser kalmamıştı; ezilmiş kanlar içinde bir yüz… 16 Mart 2003’te Gazze'deki Refah mülteci kampında bir Filistinli doktorun evinin yıkılmasına engel olmaya çalışıyordu. İsrailli buldozer şoförü herkesin gözleri önünde çelikten canavarı üzerine sürdü, önce ileri, sonra geriye üzerinden geçti. Arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında Rachel ölmüştü. Rachel corrie, 1979 yılında ABD’nin Washington eyaletine bağlı Olympia kentinde doğdu ve büyüdü. Evergreen Devlet Koleji’nde eğitiminin son dönemine gelen Corrie mezun olduktan sonra yazar ve aktris olmak istiyordu... Rachel'in empatik yeteneği öylesine gelişmişti ki, kameraların önünde Filistinli çocukların ihtiyaçlarını anlatırken bütün çocuklarını savaşa kaptırmış bir anne yüreğinin öfkesiyle konuşuyordu. Son yıllarında arkadaşlığını paylaşan Peter Bohmer, onu her türlü baskıya ve haksızlığa karşı isyan eden bir insan olarak hatırlıyor. Oldukça mütevazı ve sorumluluk duygusuyla yüklü bir hayat yaşayan Rachel, Olympia Adalet ve Barış hareketi’nin de aktif bir üyesiydi. Sadece bir aksiyon insanı değildi. İsrail işgaline karşı olan Rachel her ferdin yapabileceği en düşük katkının ‘içten içe hissetmek’ olduğunu düşündüğü bir işgal karşıtı kampanyaya katılmak kararındaydı. Evergreen’de Arapça çalışmıştı. ABD’nin Irak operasyonu başladığında İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’nde büyük katliamlara kalkışabileceğinden endişe ediyordu ve bunu durdurmanın tek yolunun bölgeye uluslararası gözlemciler yollamak olduğunu düşünüyordu. 20 ocak’ta Olympia’dan ayrılarak önce Batı Şeria’ya, daha sonra da Gazze şeridi’ne geçen Rachel bahar döneminde eğitimine devam etmek üzere ülkesine geri dönmeyi planlıyordu. Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisidir. Oysa Rachel'in öldürüldüğü Refah kampı daha o günlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmişti! Rachel, Amerika’daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız katliamlarına karşı kalkan olmak üzere Filistin’e gelmiş olmasa, rahat yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, 'amerikan tarzı hayat'tan payını alacaktı. Ama o bunu yapmak yerine, kalkıp refah kampının çalıştığı sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından tavşanlar gibi avlandığı dehşetine gelmeyi tercih etti. Onu hiçbir şey Siyonist laboratuarlarında doğan bir canavarla karşılaşmaya hazırlamamıştı, tamamen “yaratık” ve insanlara düşman bir canavarla. Annesine, babasına ve arkadaşlarına: “okumak, konferanslara gitmek, belgesel izlemek ya da anlatılanları dinlemek beni buradaki gerçekliğe hazırlamamış” diye yazıyordu. Filistinli çocukların ölü bedenlerini Yahudi keskin nişancılarının mermileriyle parçalanmış kafalarını görüyor, ama “İsrail ordusu silahsız bir ABD vatandaşını vursa ne güçlüklerle karşılaşacağının” hayallerini kuruyordu. Ve Rachel yanıldı. Kuşkusuz cümle âlemi, hepimizi yanılttı İsrail. Mensubu bulunduğu ülkenin başkanı Bush, Rachel’in katilini istemek yerine; ordusunu Irak’ı yıkmak ve kendi katilleri olan İsrail’i Ortadoğu’nun üstün gücü haline getirmek için gönderiyordu. Sarı iş makinelerinin kurşungeçirmez camlı kabinlerindeki kişiler Siyonizmin son ürünleri. Siyonist hareketin başlangıcında onun öjenik amaçlarını: “Kandan ve terden yepyeni ve acımasız bir ırk yaratacağız” anlamına gelen “Mi dam umi eza Nakim lanu geza” Dizeleriyle ifade edilmişti. Böyle şarkılar söylüyordu Siyonistler. Rachel Corrie’nin öldürülmesiyle bu deneyin sonuç verdiği anlaşılıyor. “Acımasız ırk” artık bir hayal değil, o yeni jeopolitik gerçek. Birkaç ay önce, bir Yahudi buldozer sürücüsü Cenin kampını yıkarkenki tecrübelerini dünya ile paylaşmıştı (!): Bir genç kızın en derin sırlarını, kalbinin en gizli köşelerini açacağı kişi annesidir elbet. Rachel Corrie’nin Filistin’de geçen 7 haftalık hayatı boyunca annesine gönderdiği e-postaları, onun his dünyasını analiz etme imkânı tanıyor. Bu mektuplarda korkularını, rüyalarını, hayallerini, iç çelişkilerini dile getiren Corrie ‘ideal insanının’ kendini adamışlığının; ‘kandan, irinden deryalar geçmeye’ azmetmişliğin en güzel örneklerini bırakmış geride. Rachel Corrie’i buraya gelmeye iten sebep neydi? Niçin? Dinsel fanatik değildi, bir tarikat mensubu değildi, ideolojik saplantısı da yoktu. Öyleyse niçin yoksul Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına engel olmak için dev buldozerlerin önüne kendisini atıyordu? Niçin? Bu sorunun cevabını annesine yazdığı ve Guardian gazetesinde yayımlanan mektuplarından birinde yer alan ifadelerde bulmak mümkün... 7 Şubat 2003 tarihli mektubuna “merhaba arkadaşlarım, ailem ve diğerleri” diye başlıyor Rachel. İlerleyen satırlarda Rachel’in bu diğerlerinden kastının ‘bütün insanlık’ olduğu anlaşılıyor. 27 Şubat tarihli mektubunda annesine “benim kelimelere çok önem verdiğimi biliyorsun” derken de mektuplarında hiçbir kelimeyi israf etmediğinin mesajını veriyor. “Biz başka çocuklar için endişe duyan çocuklarız” diyordu Rachel Corrie mektubunda, Filistin mülteci kampında tanıklık ettiği korkunç olayları yazıyordu. Oradaki zavallılara reva görülen insanlık dışı muameleleri, seraların ve portakal bahçelerinin sırf intikam olsun diye yerle bir edilişini, akla hayale gelmeyecek acımasızlıkları anlattıktan sonra şöyle diyordu: "Evet, yine dans etmek istiyorum, iş arkadaşlarıma karikatürler çizeyim ve şakalaşayım istiyorum, ama bunun durmasını da istiyorum" Bir başka kültür, din ve medeniyetin insanlarına hizmet götürmenin gereklerinin farkındadır Rachel. Daha Olympia’dayken öğrenmeye başladığı Arapçasını geliştirmekte olduğunu anlatır annesine. Genelde Gazze şeridi, özelde gönüllü olduğu Refah şehri hakkında ayrıntılı ve tutarlı istatistikler verecek kadar konusuna hakimdir. Rachel sadece o insanları tanımak değil onların hissettiklerini hissetmek noktasında da özdeşleşmek gerektiğine inanır ve o toplumun derdini dert edinmiştir. 7 Şubat günü “Gazze her gün yeniden işgal ediliyor. Ancak korkulan o ki tanklar eskiden olduğu gibi ayrılmak üzere gelmeyecekler bu defa...” satırlarıyla dile getirdiği bu ‘dert’ 27 Şubat tarihli mektubunda açıkça ifade edilir: “Dün iki küçük çocuğunun ellerinden tutmuş olarak tankların ve bir nişancı kulesinin, buldozerlerin ve jiplerin önünde evini terk eden bir babayı seyrettim. Hepsinin birden vurulacaklarından endişe ettiğim için tankla onların arasında durdum. Bu her gün oluyor ancak bu babanın iki çocuğuyla öyle aşırı üzgün bir halde yürüyüp çıkışları beni çok etkiledi.” En zor şartlarda dahi sevebilmek Çatışmanın ortasında ‘sevgiyi ve paylaşmayı’ da öğrenir Rachel. “Evin cephedeki iki odası duvarlardan kurşunlar geçtiği için kullanılamıyor. Bu yüzden bütün aile, üç çocuk ve iki ebeveyn bir yatak odasında uyuyorlar. Ben yerde en küçük kız iman’ın yanında yatıyorum ve hepimiz battaniyeleri paylaşıyoruz... Nidal’in İngilizcesi her geçen gün iyileşiyor. Beni ‘bacım’ diye çağıran o. Büyük nineye İngilizce ‘Merhaba. Nasılsınız?’ demeyi bile öğretti. Her an tank ve buldozerlerin sesleri duyuluyor ama bu insanlar birbirleriyle ve benimle neşe içinde iletişimlerini devam ettiriyorlar.” Rachel içinde bulunduğu durumda azla mutlu olmak zorunda olduğunu bilmektedir. 20 Şubat’taki mektubunda kendi küçük mutluluğunu dile getiren ve biraz da annesini avutmak isteyen şu satırları yazar: “Bilmeni isterim ki burada bana yardımcı olan bir sürü hoş Filistinli var. Basit bir nezle kaptım ve tedavi olmak için çok hoş bir limonlu içecek verdiler bana.” Ancak bir hafta sonra içinde bulundukları duruma rağmen Filistinlilerin gülebiliyor ve hâlâ kendisine iyi davranmaya çalışıyor olmalarını sorgulamaktadır. Kendini sorgulama ve sürekli öğrenme Rachel, Gazze tecrübesini kendi temel inançlarını sorgulamak ve hayatı yeniden anlamlandırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Mektubunda insanın ne kadar iyi ve ne kadar kötü olabileceğini sorgular: “Onlar zorluğa uzun müddet dayanabilmenin güzel bir örneği. Şartların onları çeşitli seviyelerde etkilediğini biliyorum ama insanlıklarını gülücüğü, ikramı, sıcak aile ortamını bu oranda koruyabilmiş olmaları beni hayran bırakıyor. Bir sonraki gün bu sorgulayışını bir çağrıya dönüştüren Rachel: “Bu durmalı. Hepimizin her şeyi bırakıp hayatlarımızı bunu durdurmaya adamamızın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Dünyaya geldiğimde istediğim şey bu değildi asla. Capital Gölü’ne bakıp ‘işte büyük dünya bu ve ben onun bir parçası olacağım’ dediğimde bunu kastetmemiştim. Ben içinde hiçbir çaba göstermeksizin müreffeh bir hayat yaşayıp bir soykırımın parçası olduğumun farkına bile varmadan çıkıp gideceğim bir hayata gelmedim...” Başkaları Filistin’de yaşananlara nasıl bakarsa baksın Rachel yaşadıklarından ötürü mutluydu fakat yine de kendi sonunu da tahmin eden bir mektubunda ise şöyle bitiriyor: "Filistin’den geri döndüğümde muhtemelen uykumda kâbuslar göreceğimi, burada kalmadığım için suçluluk hissiyle kıvranacağımı biliyorum. Bunları daha fazla çalışmaya yönlendirebilirim. Buraya gelmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri. Oraya geldiğimde deli saçması şeyler söyleyip çıldırırsam ya da İsrail ordusu beyaz adamları yaralamama şeklindeki ırkçı eğilimlerinden vazgeçip bir şey yaparsa, şu yargıya varmakta hiç tereddüt etmeyin: dolaylı olarak desteklediğim ve hükümetimin büyük oranda sorumlusu olduğu bir soykırımın göbeğindeyim." Ve annesine yazdığı mektubu şöyle tamamlıyordu Rachel: “En ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmekte olduğunu yazmalıyım ki, bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan onur...” Böylece Amerika ve A.B destekli İsrail buldozerleri bir cinayet daha işlemiş oldu.
Türkiye’nin çığırtkan barışseverleri de, insan hakları edebiyatçıları da, Müslüman
cemiyetçileri de bu olayı duymadılar. Onların kulakları Washington’un federal çetesinde, gözleri Irak’a getirilecek demokratik ortamda, elleriyse çok getirili tahvillerdeydi. Sözde “civil” toplum örgütlerinden ve “the civil” ağın kadın örgütlerinden söz etmeye ise hiç gerek yok! Onlar zaten dolarlı projelerin peşindeler! Son e-postasında babasına hitaben ise: “Eğer yaşamımın geri kalanında ne yapmam gerektiğiyle ilgili fikirlerin varsa lütfen bana söyle. Sizi çok seviyorum. Sen de birşeyler düşünüp tasarlayabilirsin, ben de katılmaktan memnun olurum. Kocaman sevgiler. Babacığım” diyordu.
Zengin, hali vakti yerinde, orta hallinin üstünde olan Müslümanlara hitap ediyorum. Aşağıdaki hususlara önem versinler, ne yapılmak gerekiyorsa yapıp gerçekleştirsinler.
BİRİNCİSİ: Evlerinin salonlarını, İslâm karşıtlarının salonlarından daha zevkli, daha sanatlı, daha estetik şekilde döşesinler. Öyle iki koltuk, bir kanepe, bir yemek masası, bir büfe, bir vitrin (içinde sanatsız porselenler, gümüşler, camlar...), tavandan saçma sapan, cangul cungul bir cam (kristal değil) avize sarkıyor, yerde birkaç makine dokuması sahte halı... Böyle dekorasyon olmaz. Her şey sanatlı olacak, güzel olacak, üstün olacak. Tavanda nefis bir ahşap tavan göbeği, avize öyle sıradan bir şey olmaz, mutlaka sanatlı olacak. Duvarlarda orijinal otantik gravürler, fermanlar, imzalı sulu boya ve yağlı boya resimler ve hüsn-i hatlar... Müslüman evinde mutlaka yazısı, tezhibi orijinal bir hilye-i şerif bulunmalıdır. Yer müsaitse, damgalı bir Süleymaniye mangalı, el dokuması, kökboyalı halılar... Ve mutlaka nefis, ahşap bir kütüphane içinde maroken ciltli kitaplar...
İKİNCİSİ: Giyimde kuşamda rüküşlüğü bırakıp çok ciddi, çok güzel, sade fakat çok estetik kıyafetlere bürünmemiz gerekir. Hele birtakım sözde tesettürlü kadınların o gökkuşağı renklerini derhal terk etmeleri lazımdır. Müslüman kadın teşhircilik yapmaz. Saçlarını deve hörgücü gibi yapıp üzerine bir bez dolamakla Müslüman kadın, tesettüre girmiş olmaz. Bu konuda uzun konuşmayayım, ölçü şudur: Lüks bir otelin bir salonunda 25 çağdaş çift olacak, bunların hanımları açık... 25 tane de dindar çift, bunların hanımları da kapalı. Bir kenarda Fransız, İtalyan, Japon, Türk de olsun, modacılardan oluşan bir bilirkişi heyeti var. Bunlar oradaki yüz vatandaşa bakacaklar, inceleyecekler ve sonra raporlarını yazacaklar. “Başları örtülü hanımlar açıklardan daha kibar, daha sanatlı, daha estetik giyinmişlerdi. Beyleri de çok zevkli kostümler, gömlekler, kravatlar ile arz-ı endam ediyorlardı. Netice olarak dindarlar kılık, kıyafet, görünüş bakımından daha üstün, daha vasıflı, daha sanatlı, daha estetik bir manzara sergiliyorlardı...” Bunu dedirtebiliyorsan ne âlâ. Yoksa bugünkü rüküşlükle bir yere varamayız.
ÜÇÜNCÜSÜ: Tuzu kuru, zengin, varlıklı Müslüman kesimin lüks, aşırı
tüketim, aşırı konfor, gösteriş, gurur, kibir ahlâksızlıklarına en kısa zamanda son vermesi gerekmektedir. Ahlâksızlık dedim, doğrusunu söyledim, aklı başında vicdanlı bir Müslüman lükse, gösterişe, aşırı tüketime yönelmez. Eskiden bundan 50 sene önce büyük zenginler tanımışımdır, mütevazı ve orta halli bir hayat tarzına sahiptiler. Kesinlikle azmazlar, kudurmazlar, gösteriş yapmazlardı.
Son çeyrek asırda bir yığın türedi zuhur etti, şaşırdılar, ipin ucunu kaçırdılar, ne oldum delisi oldular. Böylelerini artık beş yıldızlı oteller de kurtarmıyor, yedi yıldızlı otellerde günde beş kez, üzerinde bin bir çeşit pahalı ve nadide yemek ve çerez bulunan açık büfelerde tıkınıyor, tatil dönüşü de “Biz geçen hafta Seven Star Otelinde tatil yaptık...” diye hava atıyorlar. Böyleleri zengin olmuşlar ama adam olamamışlardır. Yüce İslâm dini ve Şeriatı lüks ve israfı yasak ve haram kılmıştır. Halkın bir kısmı patates, makarna, bulgur pilavı yiyemezken, Müslüman zenginlerin Nemrud ve Firavun gibi bir hayat sürmeleri övünülecek bir şey değil, iğrenç bir yüz karasıdır.
DÖRDÜNCÜSÜ: Günlük vakit namazlarında camilere zengin, varlıklı, yüksek tabaka, temsilci Müslümanlar gelmiyor. Bu durum Ümmet-i Muhammed’in namaz ve cemaat konusunda çok gevşek olduğunun apaçık bir delilidir. Müslüman zenginlerimiz bilhassa sabah ve yatsı namazlarında lüks otomobillerine binerek camilere gelmelidir. Fakir cemaat “Aaa, filan yeşil holdingin sahibi, falan filizî fabrikanın patronu, şu hipermarketin maliki camiye gelmiş...” diyerek sevinsinler. Cemaat kaçkını zengin Müslümanlar kendilerini Şeriatın, Sünnetin, fıkhın hükümlerinin dışında mı görüyorlar? Lüks otomobilleriyle ahiret açısından hiç faydası olmayan bir sürü yolculuk yapıyorlar, lakin Allah’ın rızasını, Resulullah’ın şefaatini kazandıracak işler yapmıyorlar.
BEŞİNCİSİ: Müslümanlar kitap, kültür, sanat, dekorasyon, mimarlık sahalarında İslâm karşıtlarından daha vasıflı, daha güçlü, daha üstün olmalıdır. Keşke son elli yıl içinde beş yüz küsur imam hatip okulunun yanında on tane de güzel sanatlar lisesi açmış olsaydık. Keşke, istidatlı ve kabiliyetli birkaç yüz çocuğumuzu Paris’e, Milano’ya, Tokyo’ya göndererek onları dünya çapında modacılar olarak yetiştirmiş olsaydık. Maalesef bu sahalarda yaya kaldık ve acısını çekiyoruz.
Dindar veya dindarımsı kişilerin siyasette başarılı olmaları bizi aldatmasın. Bir ülkede sadece siyasi iktidar yoktur, birtakım paralel iktidarlar vardır.
Medya iktidarı, büyük finans, bankacılık, sanayi, ticaret, iktisat iktidarı, eğitim, üniversite, kültür, sanat, kitap iktidarı.
Bu paralel iktidarlara sahip değilseniz, sadece siyasi iktidarla ayakta durup bir şey yapamazsınız.
İslâm’ın temel prensiplerinden biri de doğruluktur. Doğruluk her Müslüman için farz-ı ‘ayndır. Sadece savaş esnasında düşmanı aldatmaya izin verilmiştir. Onun dışında eğrilik, hilekârlık, sahtekârlık, aldatma yapılamaz. Bugün toplumumuz gırtlağına kadar eğriliğe batmıştır. Kokuşma korkunç boyutlara ulaşmıştır. Ülke, devlet, halk soyulmaktadır. Müslümanların bu gibi pisliklerden, haramlardan kesinlikle uzak durmaları gerekir. Bu yazım birçoklarının hoşuna gitmeyecektir. Zaten ben de onlar hoşlansın diye yazmadım..."
Ne diyebiliriz ki bu yazının üstüne, söylenecek olan herşey söylenmiş.
Zengin müslümanların dikkatine!
Milli Gazete- Mehmet Şevket Evgi
EY EBUZER KALK VE EY ALİ GÖR BUNLARI BUNLAR MUAVİYELERİN ÇAĞIMIZDAKİ DİRİLERİ.
AY AZİZ İMAM SEN OLMASYDIN PAK VE TEMİZ ADALET MEŞALESİ İSLAM NASIL BİLİNİRDİ Kİ?
“Babam Çin ile Afrika arasında ticaret yapardı. Maddi durumumuz çok iyiydi ve ben de canım istediğim gibi harcama yapıyordum. Paris’i ve Londra’yı çok iyi tanıyordum. Çünkü elbiselerimi bile oradan alıyordum.
Bir gün Lübnan’da İmam Musa Sadr ile görüşmüştüm. Bu görüşme İmam Musa Sadr’ın isteği üzerine gerçekleşmişti. O görüşmede İmam Musa Sadr bana dedi ki:
“Bizim, yetim çocukları korumaya yönelik bir derneğimiz var. Zannediyorum orada çalışman, çocuklarla ilgilenmen senin psikolojin üzerinde olumlu etkiler yapacaktır. Ben, oraya gelmeni ve arkadaşımız Dr. Çamran ile tanışmanı istiyorum.”
Bir gece yalnız başıma yazı yazarken bir takvim üzerindeki bir resme gözüm takılmıştı. Resimde, tamamen siyah bir zemin ortasında küçük bir mum yanıyordu. Ve mumun alevi bu karanlıkla kıyaslandığında çok küçüktü. Bu resmin altında ise Arapça bir şiir yazıyordu:
“Benim bu karanlığı ortadan kaldırmam mümkün olmayabilir
Fakat bu küçücük ışık ile karanlıkla nurun; hak ile batılın arasındaki farkı gösterebilirim.
Ne kadar küçük olsa da, ışığı arayan kimselerin kalbinde bu ışık büyüyecektir.”
O gece bu şiirin ve resmin etkisi altında kalmıştım. Çok geçmeden, o resmi çizen ve o şiiri yazanla ilk karşılaştım ve hayretimi gizleyemedim. O kişi Mustafa Çamran’dan başkası değildi.
Çok şaşırmıştım, sanırım ismi ‘savaş’ ile birlikte anılan birisinden herkes korkar. Mustafa’nın da adı hep savaş ile birlikte anılırdı, onun için sıkıcı bir adam olmalıydı. Hatta korkuyordum. Fakat Mustafa’nın dudağında sürekli bir gülümseme vardı. Bundan dolayı onun gülümsemesi ve sakinliği benim açımdan çok büyük bir sürpriz olmuştu.
Ben Avrupa kültürü ile büyümüştüm. Düzgün bir hicabım yoktu. Hatırlarım, köylerin birine yapılan bir yolculuk sırasında Mustafa arabanın içinde bana bir hediye verdi. Bu, bana verdiği ilk hediye idi ve henüz evlenmemiştik. Çok memnun olmuştum. Hemen oracıkta açtım ve gördüm ki bu bir “başörtüsü” idi. Üstünde kırmızı ve uzun güller vardı. Çok şaşırmıştım, ama o güldü ve tatlı bir sesle dedi ki, “çocuklar seni başörtülü görmek istiyorlar.”
Ben çocukların “niye hicabsız bir hanımı bu müesseseye getiriyorsun?” diye kızdıklarını biliyordum. Fakat Mustafa beni çocuklara yaklaştırmak istiyordu. “Bunun hicabı düzgün değil, ailesi, çevresi şöyledir böyledir” gibi sözler söylemedi. Bunlar beni çok etkilemişti.
O beni tıpkı bir çocuk gibi adım adım ilerletti ve en güzel bir şekilde İslam’la tanıştırdı.
Bir gün eve geldiğinde Mustafa’yı görünce gözlerimden yaşlar gelinceye kadar gülmüştüm.. Mustafa niçin bu şekilde güldüğümü sorunca ona şöyle cevap vermiştim; “Mustafa, sen kelmişsin; ben bilmiyordum.”
Düğün hazırlıkları yaptığımız sıraydı. Benim ailem, “damadın gelip geline hediye getirmesi gerekir, bu bizim adetimizdir, diye Mustafa’nın evimize bir hediye getirmesini istemişlerdi. Ben de bunu Mustafa’ya söyledim. Mustafa gitti bir paket getirdi. Gittim açtım, bunun bir mum olduğunu gördüm. Nikah hediyesi olarak mum getirmişti. Yanında da güzel bir yazı vardı. Hemen gidip içinde mum bulunan paketi sakladım. Ne olduğunu sordular, “gösteremem” dedim. Eğer bilselerdi “damat delidir, geline hediye diye mum getirmiş” derlerdi.
Yine aynı sıralarda Annem “seni nereye götürecek, nerde ev tutmuş, kalacağın yer neresi?” diye sordu. Ben de anneme “Yetim çocuklarla ilgilenen o müesseseye çocukların yanına gitmek istiyorum” dedim. Annem gitti orayı gördü yalnızca bir oda, birkaç meyve sandığı ve bir yatak vardı. Bunun üzerine annem şoke oldu ve bir hafta hastanede yattı. Mustafa ise gidip annemin elini öperek ağladı ve ona çok büyük bir sevgi gösterince annem de mahcup olmuştu.
Mustafa beni ailemden istemeye gelince annem ona şöyle demişti: “Evlenmek istediğiniz bu kızın nasıl bir kız olduğunu biliyor musunuz? Bu öyle bir kızdır ki sabahları kalktığında elini yüzünü yıkamadan ve dişlerini fırçalamadan onun yatağını biri toplamalı, önüne bir bardak süt koymalı ve kahve hazırlayıp odasına getirmelidir. Siz böyle bir kızla yaşayamazsınız. Onun için bir hizmetçi de tutamazsınız.”
Mustafa annemin bu sözlerini dinledikten sonra son derece sakin bir şekilde; “Ben onun için bir hizmetçi tutamam; ama söz veriyorum, sağ olduğum müddetçe, uyandığı zaman yatağını toplayacağım, bir bardak sütü ve kahvesini tepside önünde hazır edeceğim.” şeklinde cevap vermişti. Nitekim Şehid oluncaya kadar da bu hep böyle oldu.
Hatta evde bulunmadığımız, savaş sırasında Ahvaz’da cebhede olduğumuz dönemde de yatağı kendisi düzeltmek için ısrar ediyordu. Sabahları süt hazırlar bana getirirdi. Kendisi kahve içmezdi; ama biz Lübnanlıların kahveye düşkün olduğunu bildiği için gidip bana kahve yapardı.
Evimiz iki oda idi. Okulun içinde ve 400 yetimle birlikte idik. Hatırlarım, evlendiğimizden sonraki ilk bayramda (Lübnanlılarda adettir, aile ferdleri bir araya toplanır) Mustafa müessesede kalmış, bayram dolayısıyla babamın yanına gelmemişti. O gece ona “babamım evine niçin gelmediğini bilmek istiyorum” diye sorduğumda o bana şöyle cevap vermişti.
“Şimdi bayramdır, çocukların çoğu ailelerinin yanına gittiler. Gidip dönenler geri kalan 230 çocuğa “şunlar şunları gördük, şunları şunları yaptık” diye anlatıyorlar. Ben de o çocukların yanında kalmalı, onlarla birlikte yemek yemeli ve onları oyalamalıydım ki, onların da anlatacağı bir şey olsun.”
Dedim ki: “Peki, annem bize yemek göndermişti, onu niçin yemedin de bunun yerine ekmek, peynir ve çayla kahvaltı yaptın?”
Mustafa “Okulda böyle yemek çıkmıyor” diye cevap verince, “Sen geç gelmiştin, çocuklar senin ne yediğini göremezlerdi.” Dedim. Bunun üzerine Gözlerinden yaşlar süzüldü ve “ama Allah biliyor ve görüyor!” diye karşılık verdi.
Savaş sırasında bulunduğumuz Ahvaz şehri çok sıcaktı. Buna rağmen o klimayı çalıştırmazdı. Derisi sıcaktan kavrulmuştu, kan geliyordu; ama o şöyle diyordu: Çocuklar şimdi cebhede savaşırlarken ben nasıl klimayı çalıştırabilirim?”
Mustafa bazı konularda hassastı. Bana karşı çok büyük saygı gösterir ve benim hiçbir konuda zorluk çekmemi asla istemezdi. Bir gün eve geldiğinde terliklerini önüne koymak için eğildiğimde Mustafa çok rahatsız olmuş ve diz çöküp ellerimden öpmüştü.
Bir gün Mustafa’yı elbiseleriyle birlikte yatağa uzanmış bir halde görmüştüm. O zaman
çok şaşırmıştım. Çünkü bir ara ayağını öptüğüm halde kıpırdamamış ve bir şey söylememişti. Halbuki böyle bir durumda o ince hassasiyetini gösterirdi. Fakat hiçbir tepki vermemişti. Gözleri de kapalıydı.
Kısa bir süre sonra gözlerini açtı, doğrulup bana şöyle dedi: “Ben yarın buradan gidiyorum ve senin tam anlamıyla benden razı olmanı istiyorum, çünkü ben yarın şehid olacağım! Senden helallik istiyorum. Eğer gitmeme razı olmazsan şehid olmayacağım.”
Bu söz karşısında önce bir duraksadım ve mahzun bir halde razı olduğumu söyledim. O da bana çıkarıp vasiyeti olan bir mektup verip yarına kadar açmamamı söyledi.
Bunun üzerine ona şöyle dedim: “Yani sen yarın gidersen bir daha seni göremeyecek miyim?” Mustafa “hayır” dedi. Ondan “hayır” cevabını alınca gözlerimi kapatıp “senin yokluğunda seni nasıl göreceğim konusunda alıştırma yapmalıyım” dedim ona.
Artık Mustafa’nın bugün gitmesi durumunda bir daha geri dönmeyeceğine iyice inanmıştım. İçimde bir fırtına kopmuştu. Buna engel olamadım ve koşup küçük tabancamı yanıma aldım ve aşağıya indim. Niyetim Mustafa’yı bacağından vurmaktı. Onu bacağından vurup gitmesine engel olacaktım. Ama gittiğimde Mustafa odada yoktu.
İki gün sonraydı. Mustafa’nın birkaç arkadaşı bizim eve geldi ve Mustafa’nın yaralı olarak hastanede olduğunu ve beni de hastaneye ziyaretine götürmeye geldiklerini söylediler.
Ben söyledikleri hastaneyi tanıyordum. Bahçeden içeri girdiğimde dönüp doğrudan morga doğru gittim. Mustafa’nın yaralı olmadığını, şehid olduğunu ve morgda bulunduğunu biliyordum.
Morgda Mustafa’yı huzur içinde uyuyor görünce, sakinleştim. Bizim Tahran’da evimiz olmadığı için mahalle mescidinde arkadaşları onu yıkadılar. O da huzur içinde yatıyordu. Ben başımı onun göğsüne koydum ve sabaha kadar mescidde onunla konuştum. Öğleyin merasim bitti. Mustafa’yı defnettiler.
O gece yanlız dönmeliydim. O an hissettim ki Mustafa artık yok… Hatta harcayacak param bile yoktu. Her gece bir yerde, daha çok da Beheşt-i Zehra’da Mustafa’nın kabrinin yanında yattım…
Lübnan’dan geldiğimizde her şeyimizi okulda bırakmıştık. İran’da da hiçbir şeyimiz yoktu. O derdi ki: “dünyadan gittiğimde hiçbir şey bırakmak istemiyorum. Birkaç metrelik kabirden başka… Hatta bu bile olmasa benim için daha iyi olur.”
Mustafa şehadetinden önce benim için şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Bütün ihlasımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi!
Şehid Mustafa Çamran’ın duası…
Ya Rabbi! Bize rahmet ettin ve en büyük zaferi bize nasip ettin. Zayıftık, darmadağınıktık, düşmandan korkuyorduk, süper güçler karşısında titriyorduk. Ama sen ey yüce Rabbim, en büyük orduları temmuz güneşi karşısındaki kar gibi erittin, en büyük tağutları mucizelerinle yere devirdin, en çözülmez düğümleri açtın, bütün zorluklan kolaylaştırdın ve hakkı batıla galip getirdin…
Sevincimin şiddetinden yanıyorum, titriyorum, utanıyorum ve bilmiyorum sana nasıl şükredeyim. Her şeyimi vermek istiyorum, kendimi kurban etmek ve kemal-i ihlasla neyim varsa takdim etmek istiyorum. Malım yok, mülküm yok, dervişim, yoksulum. Sadece yanan bir kalbim var ki onu takdim ettim. Bir canım var ki, o da takdim etmekten çekinmeyeceğim kadar değersizdir.
Ya rabbi! Bütün vücudumla, kalbimle ve ruhumla kendimi senin yolunda kurban etmeye hazırım. Bu büyük zafere şükretmek için bütün hayatımı ve varlığımı sana takdim etmeye hazırım.
Ben senden bir şey istemiyorum. Ben meçhul bir askerim, ben yalınayaklı bir dervişim ve hiç bir şeye sahip olmadan bu dünyaya gözlerimi kapamak istiyorum. Bütün çabamın yalnız Allah rızası için olmasını istiyorum, bencillik ve egoizmin kirlerinden arınmak istiyorum. Yolu aydınlatmak için yanmak istiyorum.
Büyük İslami risaletin gerçekleşmesini istiyorum, bunun gerçekleşmesi beni sevindirecek en büyük bir ödüldür. Doğrusu hiç bir ödül Muhammedi (s.a.v) risaletin zafere ulaşmasından, hakkın ve adaletin insanlığa hakim olmasından daha büyük değildir.
Ya Rabbi! Bizi bencillik ve rahatlık girdabından, heva ve heves tufanlarından kurtar, bize fedakarlık gücü ihsan et ve bütün vücudumuzla fedakarlığın lezzetini tatmamıza izin ver.
Ey Rabbimiz! Bizi iman ve fedakarlıkla güçlendir, kalbimizi ve ruhumuzu öylesine fethet ki, sadece sana tevekkül edelim ve hiç kimsenin karşısında eğilmeyelim.
Ya Rabbi! Kalbimiz aşkınla yansın, muhabbetinle dolup taşsın, ki kurşunların acısı bize tatlı gelsin.
Rabbimiz! Bizi dünya sevgisinden kurtar ki senin kurbangahında, İbrahim ve İsmail gibi senin mukaddes hedefin uğruna vücudumuzu aşkla kurban etmeye hazır olalım.
Rabbimiz! Bize yakıcı aşkınla birlikte sabır ve tedbir ver ki, yolunun zorluklarına güler yüzle tahammül edelim ve bizim şehadet yolundaki acelemiz yanlış kararlar vermemize neden olmasın.
Rabbimiz! Bizi öylesine cezbet ki, senden başkasını düşünmeyelim, senden başkasını istemeyelim, senden başkasına gitmeyelim ve bütün bencillik ve egoizmi senin kurbangahında kurban edelim…
Merhum Ali Şeriati'nin hiç bir yere sığmayan hayat hikayesi ve o aydının sorumluluğu içinde olanlar...Yeryüzü mustazaflarının Rabbi olan Allah'ı anma.Afyonlanmış saltanatın dine Karşı Muhammedi dinin temelleri