...

02.09.2006 – Datça Pazarı ve Datça Yangını

6.9.2006 (Kategori: Yeni_Hayat_Gunlugu)

 

 

Bugün tığ işi çiçeklerim için iplik almaya pazara gideceğiz. Pazarlar zevkli oldukları kadar yorucu da. Ona buna bakacağım derken, hem aklıma hem bedenime hem de keseme zararlı oluyor; ama bu sefer bir hedef var. Belki daha az zarar görürüm.

 

Pazara gitmek üzere evden çıkıyoruz, o da ne?? Bu sefer, yat limanına çok yakın bir tepeden dumanlar yükseliyor. Üstelik ateşleri de görebiliyorum. Aksi gibi nasıl da sert bir rüzgar var. Etrafta siren sesleri. Biz de az önce duyduğumuzu ambülans diye farz etmiştik. Hemen yangını ve söndürme çalışmalarını izlemek üzere limana inmeye karar veriyoruz.

 

Datça’nın ana caddesinden geçerken trafik polisi bizi azarlıyor: “Bu yol kapalı, itfaiye araçları gelecek, ya düz gidin ya geri dönün”. Ben arabadan iniyorum, tepeye tırmanmak için. Polis amca kendi kendine söyleniyor: “Ya ne gerizekalı, kuşbeyinli insanlarımız var bizim. Kapalı diyorum yol hala duruyorlar”.

 

İşte, bazen biz birilerine beyinsiz diyoruz, bazen de onlar bize. Kim gerçekten beyinsiz, ya da beyinsiz birileri var mı belli değil. Sanırım hepimiz zaman zaman beyinsiz ve benciliz. E olacak o kadar, insanız nihayetinde.

 

Tepeye çıkıyoruz, karşıdaki alevler rüzgarla körükleniyor. Tepenin büyük kısmı zaten yanmış, alevler tepenin diğer tarafına dolanıyor. İki helikopter çalışıyor, denizden su alıyorlar ve ateşin üzerine döküyorlar. Beyaz helikopterin pilotu çok başarılı, her atışı isabetli oluyor. Daha korkusuz bir pilot bu sanırım, su kovasının ipi de diğerininkinden çok daha kısa.

 

Arkamızdaki yoldan durmadan, minibüs içerisinde itfaiyeciler, tırlar üzerinde kepçeler, itfaiye araçları, su depolarını taşıyan tankerler geçiyor. Muğla Orman İşletmeleri’nin, Datça Belediyesi’nin, Köyceğiz Belediyesi’nin araçları geçiyor. Yangını söndürmek için heryerden geliyor gibiler. Acaba benim izlemekten başka yapabileceğim bir şey var mı? Ayol, ne anlarım ben yangın söndürmekten. Elimde kova ile koşturacak değilim ya, izliyorum ve fotoğraf çekiyorum biraz suçluluk içinde.

 

Yanımdaki bir adamın 800x zoomlu bir kamerası var. Benim fotoğraf makinamın zoomu olayı takip etmem için yeterli gelmiyor. Adam bakıyor ki ben ilgiliyim: “Bayan, isterseniz gelip buradan bakın” diyor. Minik LCD ekranda, tepede çalışan itfaiyecilerden, helikoptere inen binen insanlara kadar herşeyi görebiliyorum. Yoğun bir çalışma var.

 

Yangını söndürüyorlar sonunda. Arka tepelere, ateşin yaktığı topraklara ve etrafına sürekli su döküyorlar. Yeniden alevlenmesinden korkuyorlar. Bir helikopter daha katılıyor çalışmaya. Artık üç helikopter ve bir sürü insan var çabalayan. İçim rahat. Bu noktadan sonra birşeycik olmaz.

 

Takdir ediyorum ve hayran kalıyorum çalışmalara: helikopter pilotlarına, yangına giden insanlara, çevre ilçelerden gelen araç-gerece, duruma müdahale etme hızlarına. O helikopterler bir saniye bile ara vermeden sürekli su taşıyorlar. Pilotları korkmuyor. Balıklar yanıyor bu arada. Birkaç balığı feda etmeye değer elbette.

 

Geçen hafta Kaş yandı günlerce. Onbir gün boyunca cayır cayır yandı ağaçlar. Bu çabaya kontrol edemediklerine göre alevleri, diye geçirdim içimden, gerçekten çok büyük bir yangın olmalı.

 

Ah bu insanları nasıl eğitmeli bilmiyorum. İlkokul çağında müdahale etmek lazım çocuklara, ağaç yaşken eğilir ne de olsa. O “Hayat Bilgisi” dersinin içeriği gerçekten de hayat bilgisi ile doldurulsa… Görgü, gelenek, trafik, davranış bilimi, ahlak, düşünme-araştırma yeteneği, ev-iş dünyası öğretilse bizlere, kim bilir neler olacak bu memlekette. Hem zeki, akıllı, iş bitirir, cesur insanlarızdır biz. Bir de eğitimli-bilgili-düşünceli olsak keşke.

 

Yangın sönüyor, içimiz rahatlıyor. Helikopterleri soğutma çalışmaları sırasında bırakıyoruz orada, pazara yollanıyoruz.

 

Pazar kalabalık. Datça’nın arka sokakları bir panayır havasında. Hangi sokaktan geçtiğimizi anlayamıyorum, şimdi o kadar farklı gözüküyor ki. Her yer renk renk, cıvıl cıvıl. Gençler, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, erkekler, herkes burada sanki.

 

Halhal almak için bir standın önünde duruyoruz. Yan tarafta yaşlıca bir hanım pazarcı gence “yaradılış” dersi veriyor. Elimde olmadan onlara bakıp dinlemeye başlıyorum, kadın anlatıyor: “Bir sürü alem var şu evrende. Bak hücreler var, atomlar var. Nötronlar, protonlar, elektronlar… Bunların hepsi ayrı alem…”, çocuk “Cinler var ama” diyor. “3 alem vardır. Cinler de var”. Kadın duralıyor: “Ne cini evladım, sonsuz alem var diyorum sana, hücre diyorum, yıldızlar diyorum”.

 

Annem çekeliyor beni: “Kızım gözünü dikip bakmasana insanlara, neden bahsediyorlar da o kadar ilgini çekti?”. Gülümsüyorum, üç alem varmış, sonsuz alem varmış. İkisi de nasıl kendi inandıkları gerçekmiş gibi anlatıyorlar. İnanç işte neticede. Hem Datça pazarında nereden çıktı alemler, cinler, hücreler, hoşuma gidiyor, heyhat diye geçiriyorum içimden.

 

Sebze satan bir teyzeye taze kekik soruyorum. İzlediğim bir yemek programında yumurta içinde kullanılıyordu. Kadın başka cevaplar veriyor bana, ben de başka sorular soruyorum. Sonunda “iyi günler” dileyerek uzaklaşıyorum. Kadın arkamdan gülüyor ve eşine “ay ne çok soru soruyor bu çocuk. Sordu sordu gitti” diyor. Geçen gün de evlendirme müdürlüğünde bir memur gülerek azarlamıştı beni, “aaa yeter ama, başka soru sorma da ne diyorsam onu yap. Yok o niye, bu niye. Lazım işte! Başka soru sormak yok!”.

 

Yan tarafta sebze satan genç nihayet asıl soruma cevap veriyor: “Yok yok, bu mevsimde olmaz taze kekik, o senin dediğin 1-1,5 ay önce olur” diye, oh be rahatlıyorum. Tarifteki omlet de gelecek seneye kalıyor böylece. Sanki çok yemek yaparmışım gibi Datça pazarında hava atıyorum.

 

Aradığımız ipliklerden pazarda bulamıyoruz. Dükkandan almak zorunda kalıyoruz. Tam 20 yumak ip alıyorum. Sarı, turuncu, kırmızı, yeşil, mavi, lacivert ve mor: gökkuşağı renkleri. O kadar canlı, o kadar neşeli gözüküyorlar ki, içim kıpır kıpır. Çiçekleri düşünüyorum.

 

Annem elbise konusunda çok endişeli. Kendisine bir haftalık Göcek tatili ayarlamıştı ta yılbaşından. Boncuk kursuna gidecek. Gezisini iptal etmeyi düşünüyor: “E yani böyle bir zamanda ne boncuğu, ne kursu. Hem hiçbir işi halledemedik. Sonra da sen gideceksin. Ben gitmeyeyim en iyisi”. Annem benim için, sene başından beri sabırsızlıkla beklediği geziyi iptal etmeyi düşünüyor. Kesinlikle kabul edilemez bir teklif, anneme diyorum ki: “Anne, nasılsa çiçeklerim olacak. Ben şile bezi bir elbisenin üzerine de dikerim onları, ne önemi var. Önemli olan çiçekler, bak onları da hallettik. Lütfen git, keyfine bak”.

 

Yani gerçekten de bir önemi yok, nasılsa neticede çiçekleri söküp alacağım elbisenin üzerinden, yatak örtüsü yapacağım.

 

Benden başka herkes endişeli gibi. Bense mutluyum.