× "

ñsuzu nkr wide damperli

" arama sonuçları
karanlık üstüne karanlık, küçük darbe hücrelerinde yaşamaya prog

karanlık üstüne karanlık, küçük darbe hücrelerinde yaşamaya prog

şimdi öksüzler yurdundayız. sabah ezanı okunuyor. hüzün sokaklarında ağıt üstüne ağıt yükseliyor. bir büyük medeniyetin tarih sahnesine veda edişinden sonra, asra varan kahredici uyku seronomisi yaşanıyor. o günler nasıl günlerdi kara bulutlar sarmıştı dört bir yanı. koca milletin yürek sokaklarına çakal sürüleri çöreklenmiş, büyük medeniyetin yetim çocukları, özgür millet olma adı altında, kahrolası tertiplerle köleliğe boyun eğdirilerek, toprak ağalığına razı edilmişlerdi. batının sözde efendileri ümmetin yetimlerini köle edinmişlerdi de yetmemişti bu serenat. insanın secdesini de elinden almışlardı o vakit. sonra elden alınanın yerine, neci...

feride'ye

feride'ye

yüreği asil yaşam meftunu olan muhterem insan, bizler kalemle üretilmiş muhtelif muhayyilelerin insanıyız. adına büyük aşk dedikleri arınma serüvenlerini mekân tutmuş zavallı düş kahramanlarıyız. zavallıyız çünkü kendisine emanet edildiğimiz cümle ve söz dizimlerinin sahip olduğu kadar bile özgürlüğe sahip değiliz. feride, biliyor musun? bu kısacık muhabbet için bile, zavallı ben, zavallı feride ile konuşabilmek adına çok yol kat etti çok. engeller üstüne engelleri aşarak geliyorum. yazılı bir cümlenin içinde zavallı bir kelimeyken, birden bire ayağa kaldırıldım ve zinhar söz yoluna koşuşturuldum. yazılı metinlerin içerisinde, kâh bir c...

çerçeve ötesindeki hayatlarımız..

çerçeve ötesindeki hayatlarımız..

işte bu benim dünyam. küçük bir çerçevenin az ötesindeyim. her şey en doğal haliyle seyir halindeler. tarihle yaşıyor, mevsimlerle geziniyorum. üzerimde oynanan oyunlara, işte tam buradan karşılık biriktiriyorum. bakmayın dünyamın kırık dökük olduğuna, görünen şeyler, sakın sizi aldatmasın. harabe görünümlü mekanlarda yaşıyor olmam, benim olan ve bana has kılınan imtihanım. burası adı konmamış bir çerçeve. orada hayatım ve ölümüm kurgulanıyor. namazım ve ibadetlerim, benimle buluşmayı bekliyor. bütün bunları çerçeve ötesindeki dünyada yaşıyorum. aldanan ve aldatanları orada tanıyor ve orada isyanımı...

hesap günü  yaklaşıyor..

hesap günü yaklaşıyor..

hesap günü yaklaşıyor.. . günü geldiğinde mevsimlerde ölürler. her ölüm yürüyüşünün ardında, bir hüzün hikâyesi vardır. burada dile gelen hikâye, ölümü iliklerine kadar yaşayan bir mevsimin hikâyesidir. o sonbahar mevsiminin hikâyesidir. kuruyan ağaç yaprakları ve rengi solan güller sonbahara ağıt yakmaktadırlar. hüzün günleri, bütün nebatın tenine, ölüm soluğunu değdiriverir. sonra neşe saçan nebatat, o günden dolayı sararıp solarlar. yaşanmakta olan güne, geride kalan ölümlüler okusun diye, muhteşem bir sonbahar tablosu resmedilir ve mevsim ölümle dile gelir. zihin dü...

evet bizler nebilerin yolundayız ve musa-as-nın çocuklarıyız...

evet bizler nebilerin yolundayız ve musa-as-nın çocuklarıyız...

üzerinde yürüdüğünüz merdiven basamakları, sizleri nereye taşıyorlar. . üzerinde yürüdüğünüz merdiven basamakları, sizleri nereye taşıyorlar? hiç sorgulama gereği duydunuz mu? yaşadığı dünyada kendi yol haritasının farkında olamayan ve sorgulamayan, sorgulamayı gerekli görmediği gibi, din ve dindarlık adına, inatla ve ısrarla, miskin bir hayat yaşamayı merkez kabul edip, yetimin hakkını yiyenlere ve mazlumun hakkını gasp edenlere, başkaldırmayan, bir din anlayışına sahip olmak,  hesabının sorulmayacağı bir yol mudur sizce? tembellik dolu miskinliği kendine yaşam biçimi belirleyen insanın, o müzmin statükoda ısrar etmesi, istikbarın zulmüne su taşıması anlamına gelmez mi?...

şehit tarlalarında, anlatılmamış öyküler vardı…

şehit tarlalarında, anlatılmamış öyküler vardı…

şehit tarlalarında, anlatılmamış öyküler vardı… . vahyin direk muhatabı olan nebilerin serüveninde yatan gerçeklerle yüzleşmeyi erteleyenlerimiz, 18 mart çanakkale deyince neyle muhatap olduklarını ve neyden uzak kaldıklarını hiç düşündüler mi acaba? kendi gününde hasta adam durumunda olup, yeryüzü inananlarınca, ümmetin idaresi kabul edilmiş olan, develü muazzamanın kalbi durumundaki istanbul ve o kalbe damar vazifesini gören, çanakkale boğazı. musa’nın ve harun’un kavmiyle olan yaşamındaki tevhid çizgisini ve ibrahim’in tek başına ümmet olma serüvenindeki izlerini ve resulullah (sav) ile birlikte, bütün nebilerin ortak d...

hey!. dünya cennetinin müdavimleri, size sesleniyorum!..

hey!. dünya cennetinin müdavimleri, size sesleniyorum!..

tutukluluk halinin devamına karar verildi. şimdi sen neslin katilleri tarafından özgürlük ödülüyle taltif edilen bireysin. gözlerinin önünde ömrünü kapsayacak hiçsizleştirme projesinde, kobaylığa terfi ettirildin. tarihi anlatacaklar sana ve senden önce yaşamış olanların hayatlarına, sana sunulan pencereden bakman istenecek. senden çok şey istenecek, istenenlere hazır hale gelebilmen için;  işiten sağır, gören kör, yürüyen felç, düşünen beyinsiz, konuşan lal, reddeden kabulcü, sinirleri alınmış öfkeli, hesap sorduğunu sanan tetikçi, bilgiyi kuşandığını sanan bedevi, aydın görüşlü olduğunu zanneden yobaz, bilim diye zerk...

“ben”in hikâyesi…

dünya hayatına sürgün edildik, üstüne birde vurgun geldi.yüklenilmesi zor olan emanetleri giyindik.ve dünya hayatında yaşam ağıtla başladı…bitişin son adımı, dünya sonrası karargaha doğru idi, insanlık ailesine “ben” doğdu…“ben” ağlarken taze koşularda,diğerleri şenlikler içindeydiler “ben” geldi diye…sayısı milyarlarla adlandırılan “ben” yeryüzüne bir süreliğine diye dağıldı… her “ben” kendi serüveninin kervanını diziyordu… kimi “ben” varlıkla sınandı ömür kervanında,kimi “ben” yoklukla zor sınavlardaydı…süre giden zamanda;“ben”lerin farkı gittikçe ayrışıyordu.“ben” vardı ki çelme yedi, dünya hayatını son durak diye tanımlayınca…ve “be...

maske…

genellikle görüntü sözden daha etkili olur… yaşadığımız hayatta, tiyatral sahnelerin bilmem kaçıncı perdesinde, kendi yüzlerimizin dışında, edinilmiş yüzlerle rol alıyoruz... çoğu zaman senaryosunu bizim gibi fani insanların yazdığı tiyatral sahneler, koca toplumların yaşam biçimine dönüşüyor... asıl hayatımızı gerçek yüzlerimizle soluklanmayışımız, hayatın en zor rôlüne dönüşüveriyor... gün geliyor, maskeler gerçek yüzlerimizle yer değiştiriyor... maskelerle doğup, maskelerle büyümeye koyuluyoruz... soğuk bedenlerimizle ölümü bile maskeli karşılıyoruz... ve gerçek yüzlerimiz maskeli hayatlarımızın en istenmeyeni oluyor... yaşanan hayat oyununda, maskesizliği keşfedenlerimizi yüzsüzlükle suçlar oluyoruz... maskesiz "birkaç iyi adam" en baş düşman yerine koyuluyor... maske ve oynana...

sorgu…

en yorgun olduğun zamanlardave en yalnız kaldığın anlarda,başını göğe kaldır,yıldızlara kadar koş,kehkeşanların içinde kendine bir yol edin evrenin karanlığında ışığınla güneş kesil ve sonra kendi dünyanın derinliğine koşdaralan mekânların ruhunda kilitlendiğini göreceksinunutulmuşluk zehabıkendi kendine kurguladığın dar alanda sıkışıp kalmanın adı olduğunu anlayacaksın…durma yola devam et…bu sefer hiç yapmadığın bir şeyi dene aynayı karşına al ve en acımasız sorulardan başla,ilk, unutulduğun değil kim olduğunun sorgusuyla başla…dünya sürgününde bir bedene giydirilme nedenini sorgula,ruhuna giydiğin beden elbisesinin,sınırlı ömrüne yüklenilen,büyük emanetin neresinde olduğuna bak…dar alanda mutluluk yalanını oynamak yerine sınırlı ömrünle, dünyadan sonra ötelere ait...

oradaydım...

oradaydım.. çukur kazılmış, sırtı dönük insanlara haykırıyordu adeta... sıradaki!... sıradaki gelsin!.. diye... oradaydım... soğuk toprağı ve dayanılmaz sualleri, iliklerime kadar hissediyordum... orada olan herkes kendine ait olana ağıtla meşguldü... dönüp de kendine ağlayanı aradı gözlerim... gözlerimle bedenim yorgun terk ettiler soğuk toprakları... şimdi orada yokum... ama hep oradayım......

çocuksu oyunlar...

bizim çocuklarımız… oynanan oyunlarda birer figür, masumlukları kendinde… ürkek ve çekingen bakışlarıyla, bir masal yüklüdürler… sokaklarda heba edilen hayatları… şefkat beklerler… bunlar bizim çocuklarımız… oyun isterler. oyunla şenlenirler… en acı onlarda oyunun bir parçasına dönüşür.. çocuksu düşleri vardır… kaf dağının ötesine gitmek gibi… dünyaya koşmak eğlenmek gülmek oynamak gözüyle bakarlar…. her coğrafyada ortak bir dil edinmişlerdir… oyun…. mekânlar ve insanlar o oyunun bir parçasıdır… elma dersem çık… silahın namlusunda oyun düşlerler… üzerlerine yağan mermiler oyunun bir parçasıdır… ürkek ve çekingen dünyaya hep o gözle bakar… hep o gözle süzerler… koca koca tanklardaR...

düşünen adama özlem...

düşünmeyi rafa kaldıralı çok zaman oldu... düşünen bir adam portrelerde kaldı... düşünmeyi öteleyen bir toplum kurduk... günlük yaşamayı ve düşünmeden atlamayı seçtik... başımıza gelenlere bakarmısınız, eğrileri doğru diye yutturanlara, düşünen onlar olmuş yanlış olsa da, hazır lokmaya boyun eğmişiz, nasılsa düşünüyorlar demiş kesmişiz... yerimize onlar düşünüyor nasılsa, düşünmeye suçludur damgasını vurmuşuz, düşünceyi düşünmeye de ipotek koymuşuz, gün gelmiş kendimize gülmüşüz.. ama cesur olanlarımızı da hepten kırmışız... düşünmeyenden üretmesini bekleyebilirmiyiz, bekledik işte bir asır, sonra ne oldu... buyur meydanda dünyamızın hali... kuvveti kasta arayınca, düşünmeyen kaslılar... dünyamızı yangın mahalline döndürdüler... her yürekte bir düşünen adam saklıyken, bedenlerde kayboldu d...

ben neredeyim, neden buradayım…

körpecik yürek güneşin son busesini alırken, etrafına anlam vermeye çalışan hayretsi bakışlarıyla, "ben neredeyim, burası neresi, neden buradayım" diye sorarcasına... yüklenilmesi güç bir yükün altında gibiydi…dalmış gitmiş durumdayken, aradığı cevap gecikmeden geldi…pamuksu elini usulca tutan, beyazlar içerisindeki; -“gel çocuğum seninle kısa bir seyahate çıkalım. sen sadece dinle ve seyret” beraberce insanlığın yol hikayesinin seyahatine başladılar…uzunca gidişten sonra, bir yerde durdular… orada beden giydirilmemiş ruhlar vardı… -”güzel çocuk; burası, sizin size dair insanlık âleminin ebedi ve bitmeyen yaşam karargâhının başlangıç kapısıdır… yeni bir boyuta varış yeridir… siz insanlık ailesi, kan pıhtısına bulaşmadan önce tam...

güz ölümleri

solmuş bir güz yaprağı misali, baharın son nefesiydi, yaşamayı sevmek gibi, bir sürgüne tutuldun… hiç sormadın… “bu dünya sürgününde, neredir yönüm” diye… solmuş yapraklara bir kez olsun bakmadın. bir solup bir yeşermelerinde, kendini hiç aramadın… oysa küçük zambaklarda hep sen saklıydın… okunmamış kitapların tozlu sayfalarında, hep sen vardın… koca evren senin için vardı… ama sen hiç sormadın. “ben ne için varım” diye… bir güz mevsimi çıkageldiğinde, o gün, sürgünde son gündü… ne hazin bir güz mevsimiydi, sen hala sormadın bu gidişin serüvenini… gece ağıtlarını hiç duymadın. usul usul ve sessizce içine ağlayan gönüllere bakmadın… oysa ağıtların orta yerinde hep sen vardın. sen, sende bir güz mevsimi...

Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !