« Önceki | Sonraki »

22/11/2008

"şiir" denince..

Hani bahar denince akla gelen çiçek gibi, hani erguvanların eflâtunla yarışması gibi.. Hani, Vatan denince bayrak, Türkiye denince cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti denince Atatürk gelir ya akla ilk.. İşte onun gibi, şiir denince de aklıma ilk gelen isimlerin içinde hatta başındadır Nazım Hikmet.. 

O destanlarını her okuyuşumda ağlarım. Vatanını bunca seven bir insanın vatanından atılmasına şaşarım. Bir orman gibi hür yaşamamış olmasına rağmen, ulu bir ağaç gibi tek başına toprağına hasret  öldüğünü hatırlar yanarım..

Günlerdir bilinen bilinmeyen şiirlerini okumaktayım. Hepsini yazmak geçiyor içimden. Ancak bir tanesi var ki,  nedendir bilmem onca aşk şiirlerini geride bırakıp aklımda yer etti çıkmıyor. Sizlerin de, bir kere daha okumanızı istedim..

  

Şiirdeki Karayılan sıradan ve korkak bir köylüdür. Bir gül fidanını kendine siper etmiş, çatışmaları sadece uzaktan izlerken, yakınındaki beyaz bir taşın arkasından siyah bir yılanın kafasını kaldırdığını görür. Ve o anda, serseri mermilerden biri gelip yılanın kafasını uçurur. Bu olaydan korkunun ecele faydası yoktur dersini çıkaran Karayılan saklanmak yerine savaşması gerektiğine karar verir.

Fransız kuvvetlerinin üzerine kâbus gibi çöküp kahramanca savaştığını gören Antepliler ona Karayılan derler. 

“Karayılan" olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın,
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.

 

Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini :
"İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan da bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm."

 

Kuvai milliye destanı’ndan.
 Nazım Hikmet Ran..

 

 

 

20/11/2008

şiire devam..

“şiir” i,  yazdığı o uzun muhteşem  şiiriyle tarif eden şair Nüzhet Erman.. demiş ki,

“Şiir,
Anlaşılmazlığı güzel, haklı ve geçerli kılan
En tutarlı nedendir..
İdrake sığmazlığın bağnaz zaferine
‘Fi’ tarihini düşürendir..”..

ve devam etmiş...

“Bir kelime, bir kelime, bir kelime daha,
Birden özgürleşendir..
Taş toprakmış, kış kıyametmiş dinlemez
Şiir kardelendir” !..

 Evet ne kadar doğru.. delip geçmesi, çıkıp boy vermesi için “kar” olması da gerekmiyor ayrıca..  Dedim ya bugünlerde şiirlerle teselli bulmakta, devamlı şiir okumaktayım.. Sayfalarında benzersiz güzellikte şiir yazanların bloglarına da bu nedenle sık uğrar oldum.. Bazı insanlara kızıyorum, gerçek üstadları  tek bir cümlesi ile hatırlıyor ve anıyor oldukları için.. Yalnızlık paylaşılmaz dendiğinde akla  Özdemir Asaf’ın gelmesi gibi.. Sanki başka bir şey yazmamış gibi.. Belki de haberdar olmadıklarından!  Halbuki nasıl da düşündüren, aklı didikleyen, gönlü gıdıklayan şiirleri var.. “Çağrışımlar” var mesela.. diyor ki,

“Çok küçük bir yalanı
çok büyük bir orantıda
Dinlediniz mi?

 Çok büyük bir yalanı
çok yalın bir doğrultuda
Söylediniz mi?

Gelmeyecek bir gideni
Olmayacak bir nedeni
Beklediniz mi?

Bir gerçeği erken,
Bir açlığı tokken
Yaşadınız mı?”

 Ve bir başka şiirinde de yalnızlığı anlatıyor.. Uzun uzun değil,  kısacık!.

“yalnızlık,
Müziğin bile seni dinlemesidir..
Yalnızlık,
İnsanın kendine  mektup yazması
Ve dönüp dönüp okumasıdır..”

 Tıpkı böyle işte... ben de dönüp dönüp okuyorum mektupları!... Aile dostumuz ve ağabeyimin en yakın arkadaşı meslakdaşı Ümit Yaşar’ın şarkılara güfte olan ve aşkı terennüm eden pek çok şiirini, genç yaşta kaybettiği oğlu için yazdığını kimse bilmez..  demiş ki,

 “gökyüzün olsam seni dağ gibi sevsem..
Her ânını yeni bir çağ gibi sevsem,
Sevenler için bu dünyada ölüm yok
Ölsem de seni bin yıl sağ gibi sevsem..”

 Geçen gün gazetede son günlerde adı sıkça geçen bir filim yıldızı ile yapılan ropörtajı okudum.. Genç adam, “dağ başındaki evimde, atlarla yaşamayı günü birlik sevişmelere tercih ediyorum”  diyordu...  Ne güzel bulmuşlar zevklerin münakaşa kabul etmeyeceği gerçeğini.. Yıllar önce yazdığım bir dörtlük geldi aklıma şimdi..

Ben 
şiirde zevk buluyorum,
Sen,  tende..
Zevksiz sende!

 demişim..  affınıza sığınarak.

Ve... "aklım vurgun yemiş" diyor öylesine yazdığı şiirinde "gathering".. 
Her okuduğumda, her şiirinde vurgun yemiş gibi olduğum! 

 

 

18/11/2008

şiir okumak istiyorum..


              Hazar şiir akşamlarında tanımıştım kendisini.. Beni çok etkileyen şairler içindeydi. Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem her şair güzel şiir okuyamaz. Hatta kendi şiirini bile.. Şiirin anlamını kaybetmemesi ve hafızalara nakşolması, okuyanın ses tonuna, vurgusuna ve dil’i bihakkın bilmesine bağlıdır.. Çok az, hem muhteşem şiir yazan hem de dinleyeni büyüleyen bir şekilde okuyan şair tanıdım.. Bunlardan birisi de Azarbeycanlı şair Nebi Hezri’dir. .    Ülkemizde de ”Gam Defteri” ve “Ömür Çınarından Yapraklar” adlı iki şiir kitabı yayımlanmıştır. Onun içime işleyen bazı şiirlerinden örnekler vermek istedim bugün..  Leningrat Üniversitesi edebiyat bölümünü ve Maksim Gorki Eğitim enstitüsünü bitiren 1924 Bakü doğumlu Nebi Hezri,  yaşlılığını, “yüreğime kar yağıyor” olarak dile getirmiş..

 

“Gar göylerin bem-beyaz çiçekleri..

Men öperdim gar gonan kirpikleri,

İndi ise üreyime gar yağır..

Tebietden evvel gelende ömre gış,

Diş titreyir, ayag esir, el donur,

Niye bele üreyime gar yağır?”

 

Oldukça uzun bir şiirin bir bölümünü yazdım sadece..  Bir de Tanrı’ya yakarışı var.. Okumanızı istediğim..

 “Tanrı,

dert çekmeye sabr, dözüm ver

heyatın yolları gıştır borandır,

dertliler dünyanda yarım peygamber,

dertsizler bu dünyada yarım insandır..

Tanrı,

Deyim kederimin kat’iyyetiyle

Dertsizlerin derdi daha büyüktür,

Onlar ki, öz yüngül hasiyyetiyle

Bütün yeryüzüne ağır bir yüktür..”

 Aradan geçen bunca zaman içinde, çoğalan yarım insanlarla dolu  çevremiz ve meclisimizle, yeryüzünün yükü ne kadar ağırlaştı farkında mısınız?..

 

              Bir kişi daha var anlatmadan geçmemim mümkün olmadığı.. Hiç etkileneceğinizi düşünmediğiniz bir şiiri bile okuduğunda, içinizden ağlamak gelir, diken olmuş tüyler ve ürpertiler içinde dinlersiniz; Vurgun – imkânsız – Sende kalmış gibi  pek çok şarkılara söz olmuş şiirleri yazan şair Cemal Safi’ yi..



“Rücu

Sen benim gözümde bir rivayettin..

İlk değil alçağı yüksek görüşüm!                            

Sanma ki sen beni aldattın, hâşâ!            

Çoktandır başladı bende bitişin

O, senin aslına rücu edişin.. “ 

der Cemal Safî ama “aşk” ı, “tek hece” adını verdiği şiirinde ne güzel tarif eder bakın..

 “Var mı beni içinizde tanıyan?

Yaşanmadan çözülmeyen sır, benim.

Kalmasa da sohbetimi duymayan,

Kimliğimi tarif etmek zor benim..

Kimsesizim, hısmım da yok hasmım da,

Görünmezim,cismim de yok resmim de..

Dil üzmezim, tek hece var ismimde

Barınağım gönül denen yer benim..”

              Canım bugünlerde şiir okumak istiyor. Okuyorum da.. Ne kadar adıma yazılıp imzalanan şiir kitapları varsa çıkartıp yığdım masama.. En, en parasız zamanımda bile kıyıp aldığım kitapların içinden şiir kitaplarını da ayırdım.. Evden çıkasım yok.. Yağmur hüzün getiriyor yaşlarını camlarıma bırakıp..  Düşündüm, mutlaka “dünya şiir günü” diye ortaya atılan tarihi beklemeye gerek olmadığına karar verdim.. Uzunca bir süre okuduklarım arasından seçtiklerimi size iletebilirim..                                       
 

 Bugünlük bu kadar güzel insanlar..

 

 

 

15/11/2008

rüzgâr saatleri..


Gel benim ruhumun gerçek sesi gel                                 
Yıllardır sönmeyen alevim, korum
Gel benim ömrümün hikâyesi gel
Şiirim, sonsuzum, gerçeğim, zorum

 Gökle yerin birleştiği kavşakta
Seni bulup bulup kaybediyorum.

İlkin rüzgâr değil sanki nefesti;
Bir kez başlayınca estikçe esti...
Sonra bir upuzun karanlık bastı;
Sürdü hep aynı düş, hep aynı yorum

Şimdi duraklarda her akşam üstü
Seni bulup bulup kaybediyorum.

Yitiksin baharlar, güzler içinde
Resimler, gülüşler, sözler içinde
Bazen bir iz görüp izler içinde
Cevap umusuyla titriyor sorum

Sonra en tanıdık yüzler içinde                               
Seni bulup bulup kaybediyorum...

                          Bekir Sıtkı Erdoğan


Benim için yazılmayan, ama 1998 de, benim okumam için el yazısı ile pembe bir kâğıda "Yaşını kaybeden şaire" diye başlık konarak yazılan bir şiir bu. Aslında benim için hiç şiir yazan olmadı.. Belki de benim haberim olmadı!  Nedense şiir yazana pek şiir yazan olmaz. Ya, yazdığı şiiri yollamaya çekinir yazan, ya da yazılanı üstüne almaz okuyan!! 
Böylece arada kaynar gider "yazılan"..
Şairine sonsuz saygılarımı bir kere daha dile getirerek şiirini sizlerle paylaşmak istedim..

10/11/2008

Bağışlama bizi..



Resim, Hürriyet gazetesinden alıntıdır..Atatürk'ün aziz naaşının dolmabahçeden Ankara'ya gidişi.. 

-
Bağışlama bizi - 

Çocukken,
masal yerine seni dinledik
dedelerimizden.
Sonraları,
sana âşık olduk
çıkmıyorsun yüreklerimizden..
İbâdetin çok yönlü olduğunu,
bayrak için ölündüğünü,
vatanın bütünlüğünü,
cumhuriyetin güzelliğini öğrendik
sen anlattıkça sözlerinden,
konuşmadığında gözlerinden!

Ey güzel Atam!
Sadece seni sevmek yetmiyor.
Sana verdiğimiz sözleri tutamadık..
Vatanımın bölünmez bütünlüğüne
zarar verecekleri aramızdan atamadık!..
Neye yaradı bunca emek, bunca kan?
Aynı kefeye girdi, doğruyla yalan!
Bağışlama sakın bizi..
Kaybettik bak
takip ettiğimiz o aydınlık izi!.
Son kez yardım et bize,
bakıp gözlerimize,
son kez konuş
o muhteşem gözlerinle..

Belki uyanırlar derin uykuda olanlar,
Belki utanırlar Atam, seni hatırlamayanlar! 
             
                                       g.v
  
  







8/11/2008

dilimin kılıcı



Hadi,
ha gayret..
Gönlümün elçisi,
dilimin kılıcı kalemim,
Hadi  ha gayret!
Kalbin niyetine
kırsa da ucunu
ucundan akıttığın acılar,
sen,
yazmaya devam et..
Devam et
kılıcını kuşanmaya,
okuyan anlıyor farzet!..
      

                                                               

3/11/2008

bir hâtıraya iade-î itibar..

                Gerçek dost olduklarından bir an bile şüpheye düşmediğim arkadaşlarımın ve yakınlarımın gözünde tescilli bir enayi olduğumu bilirim. Yarı şaşkın, yarı gururlu ve tam bir acıma duygusuyla bunu yüzüme karşı söylerler sağolsunlar!. Onları haklı, beni sınırsız mutlu kılan, kiramı bile ödemekte zorluk çektiğim dönemlerde, kitaplarımın tüm gelirini gerekli bulduğum kurumlara bağışlamamdır..  Haklı olduklarını bildiğim için itirazlarını kırılmadan ama onaylamadan dinlerdim.
                  Bana roman yaz, bunları kitap yap falan diye ısrar eden arkadaşlarımın bilmesi gereken bir şey var. Ben roman yazamam.. Çünkü ben başımdan geçen veya olmasını hayâl ettiğim bir şeyi yazarken, süslü püslü, romantik, ağdalı.. nayır-nolamaz tipinde ifadeler kullanamıyorum. O zaman, yazılan konu ne olursa olsun, olanca realitesi ile kaleme alınınca, (bir romanımı yayınlamayı kabul etmeyen remzi yayınevi editörünün  dediği gibi) ya okuyan “yavan” buluyor,  ya da yazılanların yaşanabildiğine inanılmıyor.. 
 Başıma gelen güzel veya çirkin olaylarda, bugüne kadar  ne kimseye borçlu hissettim kendimi, ne de kişileri suçladım. İyi veya kötü aldığım tüm kararlarımın müsebbibi olarak, ya kendimle gurur duydum, ya da hataları çok ama tecrübeli bir insan olmanın avantajlarından yararlandım.. 
             Okuyan veya dinleyen hiç kimsenin inanamayacağı o günlerde, yani Bursa’dan ayrıldıktan sonra, bir inşaat firmasında ingilizlerin yanında  çalışmaya başladım. Oğlum üniversitedeydi. Oturduğum evde  kiracıydım.. Ah! çabucak biten aylar ne kadar kısaydı o yıllarda!!.. ve kiralar ne kadar büyük rakamlarla yazılıyordu!!!   Bir gün iş yerindeki oda arkadaşlarımın, gazetede okudukları   Kültür Bakanlığının açtığı bir şiir yarışmasından bahsettiklerini duydum. O kadar. Yani hiç ama hiç.. bir saniye bile konuya ilgi duymadım ve bir şey düşünmeden işime devam ettim..   Hafta sonuydu. Oğlum ben gittiğimde evde olacaktı .. ne pişirseydim?? listemdekilerin ne kadarını almam mümkün olacaktı uğrayacağım pazardan?? ..falan!
          Eve kollarım dolu gittiğimde küçük kısa bir not buldum .. “hafta sonu gezideyim”  yazıyordu..  Canım sıkıldı.. Çok sıkıldı !. Yıllardır değiştiremediğim bir huyum vardır hâlâ devam etmekte olan... Çok üzgün ya da çok sinirli olduğumda mutlaka evin veya  odaların şeklini değiştiririm.. ya da tüm dolapların içini silkeler gibi ortaya boşaltıp yeniden yerleştiririm..  Yine aynı yönteme başvurup, yere boşalttıklarıma çekmecelerin içindekileri de eklemiştim ki,  şifonyerin en alt çekmecesinin arkasına konmuş olan küçük bir koli buldum.. Annesinin dolabını karıştıran çocuk heyecanı ile ne olduğunu bile hatırlamadığım kalın kalın sarı zarflar içinde duran defter ve bloknotları çıkarttım.. bir zamanlar bulunmasından korkup sakladığım  resimler(!) düştü yere içinden!! Ve sonra şiirler.. şiirler... şiirler çıktı saçıldı döküldü.. Ne zaman yazdığımı, nerede yazdığımı, nasıl yazdığımı ve onları buraya bu kadar itina ile ne zaman sakladığımı hiç hatırlamadığım,  ama kim için yazıldığını asla unutmadığım şiirler.. 

                Ben de bir geziye çıktım o gece!.. 20 yıl öncesinden o güne kadar gidilen dönülen veya dönülmesi mümkün olmayan tüm yollardan.. defalarca gittim.. geldim.. Pek rastgele olmasa da şiirlerin içinden bir kaçını seçip ayırdım.. Sanki daha önceden  plânlanmış bir programı uyguluyormuşum gibi, ertesi gün o bahsedilen şiir yarışmasının adresini öğrendim ve şiirlerimi yolladım.. 
               Her zaman söylüyorum hatta yazıyorum. Ben şair değilim. Kâğıdımla dertleşmemdir  o  yazdıklarım..  Dilimin kılıcı olan bir kalemim var, o kadar! Nitekim  yaşamımda  hiç bir şeyi değiştirmedi o yarışmada ikinci oluşum.. Verilen para ödülü ve basılan kitabımın getirisi olan bedeli bağışlamamın verdiği hazzın dışında!.. Hatta ondan sonra, bizzat ya da davetiye gönderilerek çağırıldığım,  bana göre bohem tarzı ve özentisi içinde olan pek çok şiir gecelerine de katılmadım.    

              Aradan iki yıl geçmiş olmasına rağmen, o gün posta kutumda bulduğum davetiyedeki, uluslararası bir şiir ve musiki gecesi düzenlendiğini, Makedonya’dan ve tüm Türkî devletlerden gelecek şairlerle,  yurdumuzun tüm ünlü şairlerinin de katılacağı ve müzik eşliğinde, şiir okuma gecesi içersinde, yeni yeteneklere imkân sağlamak için bir de yarışma düzenleneceğini ve davetli olduğumu  okuduğumda,  “yol ve ikamet masrafları olmasa da gidebilsem” diye düşündüm.. Nedense bu tür sanatsal faaliyetlerin batı veya güney yörelerinde yapılacağına şartlanmış beynimle,  “ne güzel olurdu hem müzik..hem şiir.. hem tatil!!” diye düşünürken, tüm masrafların Kültür Bakanlığı tarafından karşılanacağını okudum. Çığlık atıp havalara fırladım sevinçten ..  ve ... nereye... nereye gidilecek acaba???.. “Hazar” mı? ..  O da neresi?..  Uluslararası şiir gecesinin yapılacağı yer?.. HAYIR!!.. bu defa çığlık yok!.. havalara fırlamak da yok. Öyle mıh gibi çakılı  kaldım masa başında.. Kocaman kocaman puntolarla “Hazar’da Musiki ve Şiir geceleri.. ELAZIĞ’ a davetlisiniz.” yazıyordu.

 

              1998 yılı haziran ayında   uçağın penceresinden,  sol kanat altından sarkan ince kırmızı bir kabloyu seyrederken,   “seni ziyarete geliyorum arap baba..” dedim içimden.. “yine senden isteyeceklerim var”!..   Uçak,  hava alanı binasına çok yakın durdu. Oturduğum yerden demir parmaklı çitin arkasında kalan ve binanın alana açılan kapısı önünde biriken çoşkulu kalabalığı görünce,  demek uçakta önemli biri varmış  kim acaba diye geçirdim aklımdan..  Sonra, o gelenlerin bizleri karşılamaya gelen sivrice kaymakamı ve belediye başkanı ile halk olduğunu öğrenince bunun bir turistik gezi olmadığını iyice anladım!!  “Şimdi sizleri bekleyen vali beyin yanına gideceğiz önce, orada program belli olacak” dendi.. Bizler tam 35 kişiyiz. Özel arabalara ve minibüslere doluşup, hayretle izlediğim aydınlık pırıl pırıl sokaklardan (!) geçip vilâyete geldik.
             Vilâyet dedikleri binanın önünde arabadan inip başımı kaldırdığımda karşımda eski okulumu buldum!.. Hiç kimse eski okulumun konferans salonunda vali konuşurken niye o kadar ağladığımı anlayamadı..

             O günü, gezerek ve Harputtaki arap babayı ziyaret ederek geçirdik.. Sivrice kasabasının, hazar gölü kenarında tam bir sayfiye yeri olan mavi bayraklı tesislerinde ve ender temizlikteki göl kıyısında bulunan misafirhanelerde  konakladık.  Açıkhava tiyatrosu gibi anfi şeklinde dizayn edilmiş geniş bir alana tesisler ve sahne kurulmuş.. Gece başladığında, kendimi gerçekten hem rüya aleminde hem de korkunç bir kâbusta  zannetmeme sebep olan o kadar çok şey oldu ki hangisini yazsam.. Ankara’dan gelen bakanlar.. iktidardan muhalefete bütün parti başkanları.. livaneliden, fatih kısaparmağa kadar onlarca ses ve saz sanatçısı... yanımda oturan  ve  el yazısı ile pembe(!) bir kâğıda yazdığı bir şiirini bana armağan eden Bekir Sıtkı Erdoğan.. ve ilk defa gördüğüm, kendi seslerinden şiirlerini dinlediğim onlarca şair.. 
                Sanki görünmeyen bir güç, iplere bağlamış beni oynatıyor..   Yaptığım her şey iradem dışı.. Sanki benim yerime gülen konuşan anlatan biri var!.. Adım mikrofonda anons edildiğinde de sahneye çıkan ben değildim!!. “dünlerim” isimli şiirime oy birliği ile verildiği söylenen ödülü alan da!. Gördüğüm alkışların bir tekini bile duymadım!.. 
             Sonra, birden çöken o inanılmaz sessizlikte, içimdeki “ben” konuştu!.

 “Bu verilen ödülün artık çok asil bir görevi var” dedi ve ekledi..” Bu ödül, sadece beni onurlandırmıyor.. O, aynı zamanda, 45 yıl önce bana bir ilki yaşattığı halde, hâtıralarım arasında bile yer vermediğim El-aziz şehrine, bundan böyle gönlümde yer verdiren bir iade-i itibardır.”  dedi/m..   
                            
                 Ve işte tam o sırada herkes, önce ön sırada oturanlar ayağa fırladı.. elekte elenir gibi bir gidip bir geldiler hepsi oldukları yerde  hangi yöne gideceklerini kestiremeden..  Herkes ayakta... alkışlayanlar durdu... bağıranlara çığlıklar eklendi.. Koşturan Devlet Bahçeli ilişti gözüme.. sonra Mehmet Ağar  derken Kültür Bakanı .. Türk Dil Tarih Kurumu başkanı ..  vali .. kaymakam... birden boşalıverdi bahçe..  Ortalıkta tek tük  kalanların elleri iki yanaklarına yapışık, gözleri kan çanağı gibi sabit,  ayakta iki yana sallanıp durmakta.. Yıllarca etkisinden kurtulamadığım bir travmadır bu yaşadığım... Neden sonra bir kâbus gibi olanları izlediğim sahneden inmeyi ve sormayı akıl edebildim..  Adana-ceyhan da çok büyük bir deprem olduğunu ve binlerce kişinin enkaz altında kaldığını öğrendim..

Elâzığ, sanki hafızamdan hiç silinmeyecek bir travma ile benden intikam alıyordu..   

  

1/11/2008

öylesine bir temenni..



          Razıydım ben
          bulut olmaya
          sen yağmur olsan..
          Benden her kopuşunda
          Ağlasan!
          Razıyım inan
          "sıfır" olmaya,
          sen hep "bir"  kalsan..
          Ben olmadan yanında
          Artmasan!

                                 g.v

30/10/2008

türk adını haketmeyenler

"Türk" kelimesini kullanmayı hak etmeyenler var!
O yüce anlamlı kelimenin değerini kavrayamayan ve gururunu taşıyamayanlar var..
O yüce kelimeye yakışmayan, onu tıpkı bir fener (!) zannedip, karanlık yolunu aydınlatsın diye kullananlar var.

             Say say bitmez.. Siyasi içerikli bir anlam taşımıyor bu haklı öfkem. Kişisel de değil.. “Türkcell” denen bir şirket mi kurulum mu iletişim mi  marka mı neyse işte onunla ilgili bu düşüncelerim. Alsın o selolarını soksun koynuna ve önce dürüstlük mertlik öğrensin..

           Öfkemin haklı nedenini yazmadan önce, antrparantez bir ufak açıklama yapmak gereğini duyuyorum.. Can Dündar’ı  fazla beğenmem.. yapmacık bulurum.. abartılıdır.. Bana göre de pek kalıbının adamı değilmiş gibi gelir.. O burnuna pamuk sokulmuş gibi boğuk ve soğuk sesiyle anlattığı veya okuduğu hiç bir şeyin de etkisinde kalmam.. Amma.. ve fakat.. yiğidi öldürdük madem, hakkını inkâr etmeyelim.. 

            Halkımızın kültür seviyesinin bariz grafik çubuğu görevini yapan recep ivedik filmine 2,5 milyon euro, (5 trilyon ytl) reklam sponsoru olan Türkcell, sponsor olarak 350 bin euro (700 milyar ytl) SÖZ VERDİĞİ halde, “Mustafa” filmini seyrettikten sonra sponsorluktan çekilmiş ve parayı ödememiş..

         Sebep ne mi?  Sebep olarak , “belli kesim” deki müşterilerini “abonelerini” kızdıracağı korkusunu ileri sürmüş...     Yani yobaz güruhu, “mustafa” filmine sponsor oldu diye aboneliklerini iptal edecek Türkcell de zarar edecek diye korkmuş!!!

           Ben bugün hiç yapmadığım bir şey yaptım.. sabahın köründe kalktım (tabii benim için) celoların dükkanına gittim!!  Önümde duran ve tezgahın arkasındaki genç bir delikanlı ile kavga eden bayanlara kulak misafiri oldum.. “belli kesim biziz” diye bağırıyordu önümdeki bayan.. “o korktuklarınız belirsiz kesim!”....  O da, onun yanındaki de, ben de,  türkselli  olmaktan utananlardık.. Yani biz sadece üç kişi, Yobazı kızdırmamak uğruna “mustafa” filmine sponsor olmaktan korkan korkak ve Türk kelimesini taşımayı bana göre haketmeyen bir şirkete para kazandırmak istemeyenlerdik..

Çok şükür artık Tü!.. Celli değilim.
 

29/10/2008

Bayramı zehir eden haber..

                       Allah bile böylesine defolu bir kulu nasıl yarattığına şaşırıp sanki sureti karalamak istemiş!  
                     "Demokrasiye inanmıyorum ve lâik düzene karşıyım" diyen gördüğüm en çirkin suratlı, sureti karalanmış adam, AK landı sevgili dostlar..
                      Bayramımızı zehir etmenin bir şekilde yolunu bulan insanların tümünün suratlarına tükürüyorum.. 14 yaşında bir kız çocuğuna tezavüz ve işkence etmekle suçlanıp hapse atılan, ve "kızın ruhsal durumu bozulmamıştır" diye 6 aydan önce alınması mümkün olmayan raporu 40 gün içinde aldırıp tahliye edilmesi sağlanan bu insan kılığındaki iblis ÜZMEZ denen yaratığın serbest bırakılması, Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarını üzdü..

                     Allah sevinenleri de aynı acıyla terbiye etsin..ki, demokrasinin olmadığı ülkelerde hükmeden adaletin ne olduğunu anlayabilsinler..   "hacda gibiydim hapiste" demiş.. bir de sırtlan gibi pis pis sırıtarak "abdullah gül zaten af edeceğini haber verdi" diye de ekleyerek..
 
   
"birazumutbirazhayal002" arkadaşımızın sayfasında okuduğum şiirin cuk oturduğu yer olduğuna inanıyorum..

Cellat uyandı yatağında bir gece
Tanrım dedi, bu ne zor bilmece..
Gün geçtikçe çoğalıyorlar
Ben ise, tükenmekteyim öldürdükçe!