KIRIMHAN AKINCI
• 25/10/2005 - Lalenin Öyküsü- Bu akşam veya Yarın sabah TRT2de Kaçırmayın....
|
Gönderen: Efgan ERDEN

Lalenin Öyküsü
Yönetmen: İlknur Dalkıran
Yapımcı: İlknur Dalkıran
Bu belgeselde bir çiçekten bahsedeceğiz size. Öyle bir çiçek ki,
bir devre adını vermiş, ülke ülke gezmiş, alınmış,
satılmış; servetler kazanılmış, yitirilmiş uğruna.
Sanatçıya esin kaynağı olmuş; şarkılara, şiirlere, el
sanatlarına yansımış güzelliği. Kimi zaman da öyle bir tutku
olmuş ki; rüşvet olup tabla tabla gönderilir olmuş verenden alana.
Bir çiçeğin öyküsü; ince zarif güzelliğiyle herkesi
büyüleyen, ama sonra sudaki iz misali kaybolan bir çiçeğin;
"Lalenin Öyküsü"...
Mitolojiye göre, bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım
düşer; alev alan yaprak o haliyle donup kalarak laleye dönüşür.
Göbeğindeki siyahlık da yıldırımdan arta kalan yanık izidir.
Billur bahar yağmurları ile boy atan üç beş yaprağın arasından
çıkan bu nadide çiçek, aşık eder herkesi kendine.
İstanbul'da o yıllarda küçük büyük bahçesi olan herkes koşar
lale soğanlarına. Değerli soğanlara bir avuç dolusu altının
ödendiği bu dönemde, zaman zaman ilginç polisiye olaylar da
yaşanır.
Bir Tac- ı Kayser hadisesi vardır ki anlatılan kayıtlara bile
geçmiştir; O dönemde İstanbul'a sefir olarak atanan bir yabancı,
beraberinde üç değişik lale çeşidinin soğanlarını getirir. Bu
çeşitlerden biri özellikle çok beğenilir ve Encümen- i Daniş bu
laleyi Tacı kayser adıyla adlandırır. Çırağan Saray'ının
bahçesine dikilen Tac- ı Kayser'e muhteşem güzelliği sebebiyle
son derece alaka ve ihtimam gösterilir. Hatta öyle ki, meraklılar bu
güzeller güzelini, özel izin alarak ve görevlilerin refakati ile
görebilmektedirler ancak.
Ne var ki sakınılan göze çöp batar misali, bir yıl sonra meçhul
birisi, bahçıvanla anlaşarak Tac- ı Kayser'in soğanını ele
geçirir ve birlikte ortadan kaybolurlar. Damat İbrahim Paşa, Tac- ı
Kayser'i bulabilmek için lale meraklılarının bahçelerini gizlice
aratır. Bu şekilde netice alamayan Paşa, bu kez tellallar
çıkartır ve soğanı çalanın cezalandırılmayacağını, bilakis
almış olduğu soğanı iade ettiği takdirde
mükafatlandırılacağını ilan eder. Bütün bu değişik ve
kurnazca çabalara rağmen ne bahçıvan bulunabilir ne de soğanı
çalan suç ortağı. Ama Damat İbrahim Paşa'nın süregelen
çabalarıyla Tacı Kayser değilse bile diğerleri İstanbul'un en
seçkin bahçelerini süsler, bir çok evin penceresinde saksılar
üzerinde, lalelerin renkli endamı sokaklara başka bir güzellik
katar.
Bu nadide güzellik sonra sonra bir devre adını verdiği ülkede
unutulur; gözden düşer; gider başka diyarlara yar olur; bugün bile
kıymeti bilinir oralarda. Yapım yönetim ve metin yazarlığını
İlknur Dalkıran'ın yaptığı tek bölüm ve 30 dakikalık
belgesel bu zarif güzelliği ekrana getiriyor; gelecekte unutulmasın,
sudaki iz misali kaybolmasın, özelliği ve güzelliği hep hatırda
kalsın diye.
Yayın
25.10.2005 19:00 / TRT2
26.10.2005 06:25 / TRT2
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - İzmirdeki Deprem .................
|
İzmirdeki Deprem dizisi/ve Fırtınası İzmir Civarında ve kısmende Ege Bölgesinde dün yaşanan 3 büyük ve yüzlerce küçük sallantıdan sonra, dün akşam ve bu sabah herşey iyi gibi. Uzmanlara göre bu durum azalarak bir hafta kadar devam edebilirmiş.Yine uzmanların çoğunluğunun kanaati 5-6 büyüklüğünü geçmeyen (ve normal yapılan binalarda hasara yol açmayan) bazı depremlerin olabileceği. Bu konuda da ilk 24 saat önemli ( ki bunu atlattık), bundan 12 saat sonra ise (yani 36 saat : Bu akşam saat 22 civarı) deprem dizisi ve fırtınası hakkında daha kesin birşeyler söylenebilirmiş.... İlk sallantıda Mavişehir' deki evimizin banyosundaydım...Bayağı uzun sürdü ve beşik gibide sallandık.Sonraki sallantılarda ise Üniversitede beşinci katta Meslek Yüksek Okulunda birinci sınıflarla ilk "Introduction to Accounting" dersini yapacaktık ki 5-10 dakika arayla yine sallandık...Tabi öğrencilerim parti parti diğer üniversite arkadaşları gibi bahçeye indiler...Sonra da Okul tatil edildi. Allah hepimizi önce Tabi felaketlerden korusun,sonra da yine hepimize Sağlık versin. Kötü günler çabuk geçer.Ama geride "kötü gün dostları" kalır.... Tüm arayıpta geçmiş olsun dileklerini iletenlere teşekkürler. SSSS(Sonsuz Saygı,Sevgi ve Selamlar) Kırımhan. ------------------------------------------ Aşağıdaki Bloglarımıza da
bugün ilaveler yapılmıştır; http://throughinternetkirimhanchoseforyou.blogspot.com/ http://internetdenmalimevzuat.blogspot.com/
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Orhan Pamuk Gerçeği.....
|
Gönderen: Hande TARIKAHYA
Türkiye aleyhinde verdiği beyanatları bir yana bırakalım (Nobel almak için
yaptığı numara olarak alalım...ki böyleyse 2 yüzlülüğünün ve 3 kaatçılığının
bir göstergesidir bu da) ama Atatürke dil uzattığı için ben bu adama
birçoğumuz gibi gıcık oluyorum.Yine son günlerde gündeme taşınıp bazı basın
organlarının da pohpohlaması ile "hafıza-i beşer nisyan ile maluldur."
sözüne güvenerek halkımıza kendini affettirmeye çalışmakta,hatta yüzsüzlükle
zeytinyağı gibi üste çıkmaktadır...Bütün kitapları başına çalınsın.....
Daha önce belki başka yerlerde ve bültenimizde de yer alan Hande
kardeşimizin yeniden gönderdiği ;rahmetli A.T.Kışlalı nın bundan 6 sene önce
gördüğü gerçekleri, bir kez daha dikkatlerinize sunuyorum.
SSSS
Kırımhan.
--------------------------------------------------------
RAHMETLI AHMET TANER KISLALININ ORHAN PAMUK HAKKINDA 1999 YILINDA KALEME ALDIGI YAZI ASAGIDADIR . . . .
BALO MASKESİZ OLSUN! Kimileri "ortaoyunu"nu maskeli balo ile karıştırıyor. Ortaoyunu güldür güldür, bu güldürmüyor... Maskeli balonun bir gizemi vardır, bu ise sadece çirkinlikleri gizliyor. Kimileri maskelerin ardındaki gerçeği bilmiyor. Kimileri ise bildiği halde susuyor. Ya çıkar gereği... Ya da korkudan! Balo maskesiz olmalı ki, kimin kiminle dans ettiği bilinsin... Maskeler inmeli ki, o maskelerin ardındaki suratları beğenmeyenler, aldatılmaktan kurtulsun! * * * Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı. Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı. Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye'nin "bir numaralı aydını" ilan etti. Bu romancımızın adı Orhan Pamuk'tu! Ben bu "Büyük" (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim. Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim. Ama "Kara Kitap" basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım. Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım. Ama beğenenlerin de "beğenme hakkı"na saygı duydum. Ta ki... Bir okurum "Kara Kitap"ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar... "Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah" gibi bir anlatım vardı bu bölümde! * * * Prof. Çetin Yetkin yönetiminde, "Müdafaa-i Hukuk" adlı çok değerli aylık bir dergi çıkıyor. İlginç bir rastlantı olarak, derginin Aralık 1998 sayısında, Prof. Fahir İz'in bir incelemesi yayımlandı:"O. Pamuk'taki Atatürk Anlayışı..." Meğer benim artık okumayı denemediğim kitaplarında daha neler varmış! İşte birkaç örnek: "Sonra kasaba alanına dolanır. Atatürk heykellerine sıçan güvercinleri ayıplar..." " Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu..." "Atatürk'ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük felaket olduğunu..." "Sonra bir cumhuriyet, Atatürk, damga pulu havasına girdiğimizi hatırlıyoruz..." Sayın İz, 275 sayfalık bir kitapta, tam sekiz yerde ve " hiç gerekmediği halde" Atatürk'e sataşıldığını saptamış. Şöyle diyor:"Bunlar kitaptan çıkarılsa hiçbir şey değişmez. Yalnız yazarın kimi ruhsal gereksinimleri tahmin edilmemiş olur!" Kim bilir, belki de Orhan Pamuk'un " en birinci aydın" ilan edilmesinde, bu incelemenin de büyük katkısı olmuştur! * * * Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur... O düşüncelere karşı olsam bile! Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara... oraya buraya "bityeniği" sokuşturanlara... hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür. Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm "gerçek aydınlar " görev saymalıdır! Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir... Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek!.. Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!... A. Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 27 Ocak 1999 (Ben Demokrat Değilim )
---------------------------------------------------------------------------
-------
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Günlük Bülten - SAYI : 435 Ne ararsan burda....
|
Gönderenler;
Vedat SAYINSOY ,Attila TURAN, Enver ÜÇÜNCÜOĞLU
HAYAT ÜZERİNE HAYATI KISALTAN ŞEYLER YAPACAK BİR İŞİ OLMAMAK
CAN SIKINTISI
UYKUSUZLUK DOĞAYA İLGİSİZLİK KAZANÇ VE SERVET ODAKLI OLMAK
DEPRESYONDA, İÇE DÖNÜK, YALNIZ BİR YAŞAM SÜRMEK SAĞLIK BAKIMINA ÖZENSİZ OLMAK
TALİHSİZLİK HALLERİNE GERİ ÇEKİLMEK
AGRESİF - YIKICI - OLUMSUZ YAKLAŞIMI SÜRDÜRMEK, HIRÇIN - KIZGIN RUHSAL ÖRGÜTLENME HAYATI UZATAN ÖNERİLER YARDIM ETMEK
AŞIK OLMAK GÜLMEK / AĞLAMAK
FIKRA ÖĞRENMEK/DİNLEMEK/ ANLAMAK
TATİL YAPMAK
COŞKU VE NEŞE ODAKLI OLMAK EĞİTİM DÜZEYİNİ ARTTIRMAK ŞİMDİYİ YAŞAMAK
İÇ SESİNE KULAK VERMEK DAHA SIK SEKS YAPMAK KENDİNE ÖNEM VERMEK, İYİ BAKMAK
EVLENMEK
EVDE HAYVAN BESLEMEK OLUMLU DÜŞÜNMEK / İYİMSER OLMAK EV SATIŞI Temel evini satmak ister... Dursun da, "Alırım ama tek şartla; o da bana, bu evi alacağım kadar borç para verirsen" der... Temel, Dursun' a evi satar ve borç da verir... Az sonra Temel hafiften uyanır gibi olur ve hanımına sorar: -Yav Fadime, cepte para kalmadı; ev de yok... Bu nasıl alış-veriş?.." -Temel ha bu senin yaptığın ev satışı falan değil... Sanki bir çeşit özelleştirme gibi bir şey..." “CAN SIKINTISINA IYI GELIR BUNLAR,, saga sola laf atan bi denyo , bisIkletli cok guzel bir kiz gorur.bu denyo laf atacak ya... -bak teker donuyo. -(kiz durur ve) o cark sana girse sende donerdin!!! --------------------- karsi masada oturan kizi gece boyu alenen kesen kisican en sonunda kizi getirtir yanina : k:"ne o cok mu begendin beni?" e:"evet,gercekten cok hossun." k:"o zaman anani bir ara bize getir de babam bi tane daha yapsin..." kiz arkasini doner gider,cocuk arkadaslarinin kahkahalari arasinda dumur deryasina baliklama atlayis yapar... -------------------------- 80'li yillarin sonlarin bir besIktas-boluspor maci sirasinda hakem
besIktasin net 2 golunu vermez, boluspora havadan bir penalti verir.
Mac cigrindan cikmistir. besIktaslilar neredeyse sahayi terketmeyi
dusunurler.boluspor 2. golu de atar. metin tekin santrayi yapmaz bekler. Hakem dudugu bir daha calar, ama metin hala topa dokunmaz.hakem, "metin neden baslamiyosun, bak kart cikartirim" der. metin cevap verir: "hocam sahaniza gecin de baslayalim" ------------- bir telefoncuya giren cocuk nokia 3310'lari incelemektedir.gulen bir yuzle onu izleyen kasiyere doner ve sorar: -abi bunun sarji bi hafta gider mi? -sirtinda bi akuyle dolasirsan gider ----------------- muhabir: muslum bey, hakan tasiyan icin arabeskin yeni peygamberi diyorlar. ne diyorsunuz? muslum gurses: ben oyle bir peygamber gonderdigimi hatirlamiyorum. ------------------------------- zamanin birinde istanbulda pastahaneleri teftise giden mudurun biri pasta ustasina sormus: "bu pastalara hangi yag kullaniyorsunuz"? demis. usta da "sana koyuyoruz efendim" demis. mudur de demiski: "bende butun pastacilara soyleyim bundan sonra "sana koysunlar"... ----------------------------- galatasaray lisesi'nin senliginde okulda
tuvalette bir istanbul erkek liseli ile bir galatasaray liseli
pisuvarda isemektedirler.isleri bittikten sonra galatasarayli lavaboda
elini yikarken direk cikip gitmeye yonelen istanbul erkekli'ye alayci bir tavirla: -sizin okulda isedikten sonra elinizi yikamayi ogretmiyorlar mi? istanbul erkekli : -hayir, bizim okulda elimizi degdirmeden isemeyi ogretiyorlar ------------------- muhafazakar insanlarin ugradiklari, tellerle cevrili bir plaja bikini ile girmek isteyen bir bayani, plajin girisinde bekleyen gorevli durdurur ve soyle der bekci: hanfendi bu plaja 2 parcali mayo ile girmek yasaktir!!! kadin: peki o zaman hangisini cikarayim? bekci:........!!! ----------------------------- fransa cumhurbaskani jacques chirac: hepimiz bizans'in cocuklariyiz bakan kursat tuzmen : biz osmanli torunuyuz, avrupa ne cocugu oldugunu iyi bilir * * * ----------------------------- tiki kiz kopegini dolastirmaya cikarmistir. yoldan gecen iki genc: -bak bak ite bak ne guzel... +o it degil timaam mi? onun adi titi. -aaaa it konustu... --------------------------------- efendim canakkale'de bir arkadasimiz tuvalet sormaktadir koylunun birine, vaziyet acildir ve soruya dogrudan girilir: a: ya amca buralarda tuvalet var miydi acaba? b: bak simdi yolun karsisinda az biraz ileride, ha su diregin dibi! herkes tutulmustur.... ------------------ -iyi gunler 60 saniye icinde finans bank kartina sahip olmak ister misiniz? -abi 18 i doldurmadim ben -biz doldururuz...
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Gazetelerden Seçmeler
|
Uyanıklığın böylesi (16.10.2005-Hürriyet-Şükrü KIZILOT yazısından alıntıdır) BELEŞÇİ
bir taraftar futbol maçlarına para ödemeden girebilmenin ilginç bir
yolunu bulmuş. Giriş kapısına gelip kapıdaki görevli polise telaşlı bir
ifadeyle; ‘Abicim çok acil bir durum oldu. İçeride maçı seyretmeye gelmiş bir abi var, (bir isim söylüyormuş) hanımı aniden rahatsızlandı, hastaneye kaldırdık, onu acilen bulup hemen hastaneye yetiştirmem lazım’ deyip, ehliyetini rehin bırakarak içeri giriyormuş. Ama içeride maçı seyredecek kadar kalmak dikkat çekeceğinden, hemen diğer kapıya koşturup, oradan dışarıya çıkıyormuş. Çıkarken kapıdaki polise ‘Abicim benim arabayı çekiyorlarmış, bir çıkıp bakayım ne oluyor? Problem varsa halledip geleyim’ diyormuş. Tabii geri gelince tanısın diye bu polise de kimliğini bırakıyormuş. Çıkar çıkmaz ilk girdiği kapıya koşturup; ‘Abicim Allah razı olsun ben arkadaşı buldum diğer kapıdan çıktık. Şimdi benim ehliyeti alabilir miyim?’ diyormuş. Ehliyeti kaptığı gibi çıktığı kapıya yollanıyormuş. ‘Abicim ben araba işini hallettim çok sağol, kimliği alabilir miyim?’ deyip kimliğini de alarak içeriye giriyormuş... (Teşekkürler Prof.Dr.Metin Taş) 'Barbar Türk' veya Kardinal Paul Pouppard!.. YeniAsır-09.10.2005 Dr.Ali Nail Kubalı Hıristiyan dünyasında "barbar Türk" imajı nasıl doğdu bilir misiniz? Sizi duyar gibiyim: "Senelerce ülkelerini işgal ettik, Türk çizmesi altında inlettik! Bize barbar Türk demesinler de ne desinler adamlar!" Bizde bile hakim olan düşünce budur. Buna inandırılmışızdır!.. Ama acaba gerçek böyle mi?
Bugün Türkiye'nin AB serüveninin önündeki önemli engellerden biri olan,
Avrupa'daki Türk nefreti, yalana dayalı acımasız bir planla daha
1500'lü yıllarda Vatikan tarafından başlatıldı. Gelin bu yalan
kampanyasını yine bir batılı yazarın kaleminden birlikte okuyalım: KİLİSE ÇIKARLARI
Avrupa'nın sosyal sınıf düzeni birçok iç güçlük yüzünden (çiftçi
isyanları, reformasyon, tek tek prenslerin birbirlerine düşmanlıkları)
tehdit ediliyordu. Birçok insan bu zorluklar yüzünden Osmanlı
Devleti'ne sığındı. Osmanlı Devleti o zamanlar çiftçiler, zanaatkarlar,
askerler için cazipti. Orada daha özgür (dinsel hoşgörü, vergiden muaf
olma, zorunlu çalışma olmaması) bir yaşam bulacaklarını düşünüyorlardı.
Asiller ve din adamları sınıf toplumu için oluşan tehlikeyi gördüler ve
adım adım Türklerin asırlar boyunca onların ezeli düşmanları olduğunu
yaydılar. Özellikle Roma kilisesi olumsuz, bozuk bir Türk imajı
oluşturulmasına katılıyordu. Kilisenin koruyacağı kendi çıkarları
vardı. Bu arada Papalığın politik güç kaybı ve kilisenin ikiye
ayrılması büyük rol oynadı. Din adamları bu çifte güç kaybının
insanların Türklere karşı savaşta birleştirilmesiyle önlenebileceğini
düşünüyorlardı. Bu güç politikası hesabından, Hıristiyan kamuoyunda
hareketli bir propaganda eylemi başlatıldı ve bu eylem kamu yaşamının
bütün alanlarına yayıldı... Ayinlerde, zaten korkan insanlara zulüm ve
tehdit içeren bir Türk imajı veriliyordu. Türkler 'tanrısal düzen'in
bozucusu ve bütün Hıristiyanların düşmanı olarak gösteriliyordu...
...Zalim barbar Türk imgesi, Katolik kilisesinin bütün sınıfları
kapsayan birliğini yeniden kurabilmek için bilinçli olarak
yapılıyordu,.." (Margretha Spohn, Alles Getürkt, Bölüm 1-5) Aynı yazara göre, bu yalan propagandanın uygulayıcılarından biri olan Viyanalı Piskopos Fabri, kilisesinde Türkler için şunları söylüyordu:
"Gök kubbenin altında Türklerden daha aşağı, zalim ve küstah canavarlar
yoktur; onlar kimsenin yaşına ve cinsiyetine bakmadan acımasızca
gençleri ve yaşlıları kesiyorlar ve hamile anaların karınlarından daha
doğmamış çocukları koparıp alıyorlardı." Katolik kilisesinin
başlattığı bu yalan kampanyasının nasıl her türlü yayına ve sonunda
okul kitaplarına kadar yayılarak bugüne kadar geldiğini gene Spohn
anlatıyor. Bir milleti 500 yıl süren tarihin en büyük
karalama kampanyası ile dünyada ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum etmeye
çalışan o Vatikan, şimdi Kardinal Paul Pouppard'ın ağzından AB'nin 3
Ekim kararı hakkında bakın ne diyor: "Türkiye'de Hıristiyanlar ikinci sınıf vatandaştır. Türkiye ile müzakereye başlanmamalıdır!" Utanmak ister! Vatikan'ın
yalanlarla ve de kendi "düzen"lerini devam ettirmek uğruna, 500 yıldır
insafsızca karaladıkları ve aşağıladıkları Türklerden ve Türkiye'den
özür dilemesi gerekir. Bunu Türkiye, Vatikan'dan talep etmelidir. Üniversitelerin burnu nasıl sürtülür? Yeni Asır-12.10.2005 Suat Çağlayan’ın yazısından Şimdilik
77 üniversite! 20-25 yeni üniversitenin daha kurulması planlandığına
göre yakında 'dalya' diyeceğiz demektir. Düğün salonu ya da sosyal
tesis açar gibi, her ile bir üniversite, her ilçeye bir fakülte ya da
yüksek okul kampanyası! TBMM'de milletvekillerinin "ben de isterim!
Bana da bir üniversite!"gibi çocukça istekleriVe öbür yanda
gerçekler!... Ege Üniversitesinin açılışında Rektör Prof. Dr. Ülkü
Bayındır, işte bu acı gerçekleri dile getirdi. Sadece kendi
üniversitesinin değil, tüm üniversitelerin yaşadığı sıkıntıları
anlattı; "Üniversite, kurulduğu yere çağdaşlık getirir. Ancak
yenilerini kurarken planlı programlı olmak ve eskilerin gelişmesini
ihmal etmemek gerekir" dedi. "Bugün
üniversitelerimizin iki büyük sıkıntısı vardır; Birincisi içine
düşürüldüğümüz ekonomik darboğaz, ikincisi ise bilim insanı
yetiştirmemiz için gerekli olan araştırma görevlisi kadrolarımızda
yapılan kısıntıdır. Gerek Maliye Bakanlığı ve
gerekse DPT bu yıl, yeni açılacak üniversiteleri gerekçe göstererek
eğitim faslında bütçeyi kısmıştır. Üniversitelerin döner sermaye
gelirlerinin azaltılması yetmiyormuş gibi, verdiğimiz hizmetlerin
karşılığı olan alacaklarımız da ödenmemektedir" dedi. "Hükümet
bu yıl YÖK ile mahkemelik olunca üniversitelerin araştırma görevlisi
kadrolarını hiç açmadı. YÖK davayı kazandığı halde hükümet işi uzatmak
için elinden geleni yapmaktadır" dedi. Ülkü Hoca daha çoook şeyler söyledi, Başbakan'ın üniversiteleri hangi ilkel yöntemlerle cezalandırdığını gösteren!
Evet yeni öğretim yılı açıldı. Bu yıl üniversitelerin her zamankinden
fazla çekecekleri var, sayın Tayyip ERDOĞAN'dan. Çünkü o bir YÖK
karşıtı. YÖK'ün ve
üniversitelerin burnunu sürtmek için bu yıl da elinden geleni yapacak;
mali kaynakları kısacak, kadro vermeyecek, Anayasa'yı değiştirerek
üniversiteleri kul, köle yapmaya çalışacak. Üniversiteler daha çooook çekecek, bu iktidardan! Murphy ile Türkiye’nin AB Üyelik süreci 13.10.2005 Cumhuriyet -Vaziyet (Deniz Som)köşesinden: hazırlayan: Akif Kökçe Ucu açık olan müzakere sürecinin ucu kapatılsa,dibi delinir. Üyelik sırası size geldiğinde,birliğin bilinen tüm kuralları aleyhinize değiştirilir. Sizi veto edecek ilk ülke:bir zamanlar veto hakkınızı kullanmayıp, üye yaptığınız ülke olacaktır. AB uyum yasaları, kendinizden emin bir biçimde yanlış sonuçlara ulaşmanızı sağlar. Toplumsal karmaşa her zaman yaşanabilir, ama herşeyi altüst etmek için bir müzakere süreci yeterlidir. Müzakere masasında herşey yolundaysa birşeyler kesinlikle gözden kaçmış demektir. Müzakereler başarılı olarak sona ermişse; ya girilecek ülke kalmamıştır ya a birlik dağılmıştır. Yol haritasındaki yol, iki nokta arasındaki en uzun mesafedir. Ucu çık süreçte gözüken ışık, üzerinize gelen trenin ışığıdır. Süreç başarılı bir şekilde ilerliyorsa, pusu kurulmuş demektir. İyi başlayan müzakere kötü biter,kötü başlayan müzakere daha kötü biter. Komşunuz birliğe girip toprak kazanıoyorsa,siz daha girmeden kaybedeceksiniz demektir. Birliğin genişleme süreci,sizin daralma sürecinize eşittir. Sermaye Gelecek Yerden Sakal-ı Şerif Esirgenmez! 13.10.2005 Cumhuriyet Gazetesi Gündem Köşesi -Mustafa Balbay (kısmi alıntıdır) Başbakan Erdoğan grup toplantısında formdaydı.Mangalda kül,tespihte püskül, edebiyatta fasikül bırakmadı. Sakal-ı
Şerif olayının ,Erdoğan’ın yabancı sermayeye ilişkin çok kapsamlı
açıklamalar yaptığı dönemde yaşanması,Başbakanı ve AKP iktidarını daha
iyi tanımamızı sağladı. Sermaye
gelmesi için peygamber sakalını bile kullanıyorlar.Toplumun dini
duygularına saugımız nedeniyle daha ötesini söylemeye dilimiz varmıyor! Böyle bir olayın AKP iktidarında yaşanması ayrıca güzel ve öğretici!Tarikat-sayaset-ticaret ücgeni gelişiyor, küreselleşiyor. Eskiden din, baskın olarak iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için kullanılıyordu.Şimdi yabancı sermayeyi çekmek için kullanılıyor. Arkadaşlar “para” sözcüğünü bir tersten bir düzden, bir tersten bir düzden okuyorlar! ..................................... 16.10.2005 tarihli Yeni Asır-Dr.Ali Nail Kubalı yazısından kısmi alıntı Sakal-ı Şerif skandalı ilginç gelişiyor! Bakan, "Merak ettim getirttim. Ben Müslüman değil miyim" diyor! Konu medyada büyüyünce Başbakan sert çıkıyor, medyayı suçluyor. Özetle, "Bakanın da, benim de haberim yoktu" diyor! İkisinden biri -ama hangisi?- gerçeği söylüyor! Bu konudaki son haber ise hakikaten ilginç! Müftü İsa Gürler, iki imam ve üç müezzin hakkında inceleme başlatılmış.
BU KADARINA DA PES! Suçları: Sakal-ı Şerif'i cami dışına çıkartmak!
Ben bu kadarına pes diyorum! Ayıptır, günahtır! Bu adamcağızlar
Peygamber Efendimizin mübarek sakalını havaalanına kendi iradeleri ile
"Ramazan gezintisi yapsın, hava alsın" diye mi götürdüler? Kim emir
verdiyse çıksın ortaya, mertçe, "Ben emir verdim, sonuçlarına da
katlanırım" desin. Bu olay da bitsin! Bu zavallı insanların yok yere ceza alması yüreğinizi sızlatmayacak mı? 21. yüzyılda bizi nelerle uğraştırıyorsunuz!
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Atatürk Olmak.....
|
Gönderen:Yeşim Özen SANCAKTAROĞLU Mustafa Kemal Nasil "Atatürk" Oldu
Mustafa Bilge Isikturk (SABİHA GOKCEN anlatiyor:) Gazi Ciftliginde dolasip hava alirken oldukca yasli bir kadina rasladik. Ataturk attan inerek bu ihtiyar kadinin yanina sokuldu.
- Merhaba nine Kadin Ata'nin yuzune bakarak hafif bir sesle; - Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın soyle bir duralayip, - Neden sordun ki, dedi. Buralarin sahabisi misin? Yoksa bekcisi mi? Pasa gulumsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekcisiyim nine. Bu topraklar Turk milletinin
malidir. Buranin bekcisi de Turk milletinin kendisidir. Simdi nereden
gelip nereye gittigini soyleyecek misin? Kadin basini salladi.
- Tabii soyleyeceğim, ben Sincan'ın koylerindenim bey, otun guc
bittigi, atin gec yetisdigi kavruk koylerinden birindeyim. Bizim mihtar
bana bilet aldi trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim. - Muhtar nicin Ankara'ya gonderdi seni?
- Gazi Pasamizi gormem icin. Basini pek agrittim da....Benim iki oglum
gavur harbinde sehit dustu. Memleketi gavurdan kurtaran kisiyi bir kez
gormeden olmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Ruyalarıma girdi Gazi
Pasa. Ben de gun demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip
saldi Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemedigimden iste
agsamdan belli boyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Pasa'dan baska bir istegin var mi? Kadinin birden yuzu sertlesti.
- Tovbe de bey tovbe de! Daha ne isteyebilirim ki...O bizim vatanimizi
kurtardi. Bizi dusmanin elinden kurtardi. Sehitlerimizin mezarlarini
onlara cignetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde simdi
istedigimiz gibi yasiyoruz. Sunun bunun gavur dolunun kopegi olmaktan
onun sayesinde kurtulmadik mi? Buralara bir defa yuzunu gormek, ona
sagol pasam! Demek icin dustum. Onu gormeden olursem gozlerim acik
gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardim ediver de Gazi
Pasayi bulacagim yeri deyiver. Ataturk'un gozleri dolu dolu olmustu, cok duygulandigi her halinden belliydi. Bana donerek, - Goruyorsun ya Gokcen, iste bu bizim insanimizdir...Benim koylum, benim vefali Turk anamdir bu.
Attan indim. Yasli kadinin elini tuttum anacigim dedim, sen
gokte aradigini yerde buldun, ruyalarini susleyen, seni buralara kadar
kosturan Gazi Pasa yani Ataturk iste karsinda duruyor. Koylu
kadin bu sozleri duyunca saskina dondu. Elindeki degnegi yere firlatip,
Ataturk'un ellerine sarildi. Gorulecek bir manzaraydi bu. Ikisi de
agliyordu. Iki Turk insanı biri kurtarici, biri kurtarilan, ana ogul
gibi sarmas dolas agliyorlardi. Yasli kadin belki on defa optu Ata'nin
ellerini. Ata da onun ellerini optu. Sonra heybesinden kucuk bir paket
cikartti. Daha dogrusu beze sarilmis bir koy peyniri. Bunu Ataturk'e
uzatti; - Tek inegimim sutunden kendi ellerimle yaptim Gazi Pasa,
bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapip getiririm. Pasa hemen
orada bezi acip peyniri yedi. Cok begendigini soyledi.
Sonra birlikte koske kadar gittik. Oradakilere su emri verdi;
"Bu anamizi alin burada iki gun konuk edin. Sonra koyune goturun.
Giderken de kendisine uc inek verin benim armaganim olsun.
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - (17 Ekim 2005)Günlük Bülten- SAYI:434 - Ne ararsan burda....
|
Gönderenler:
Selçuk MENGÜÇ,Mahmut ERTON (2),Seyit POLAT
Ayhan SÜREK (2),Attila ÖZYEĞEN
En İyi Ramazan Karikaturu :) 
ERZURUM VE ÇAY From: Selcuk Mengüc
Mailed-By: googlegroups.com Date: Oct 13, 2005 Subject: Erzurum ve cay Merhaba, Günlük Bültenin son sayisinda Erzurum ve Cay muhabbeti gecince rahmetli Feyzi dedemi hatirladim. Essahtan
Erzurumlu ve dogdugu günden beri asker oldugundan pek cocuk ruhundan
anlamayan, ancak et yemegi ve cay icmeyi cok cok seven bir adamdi
rahmetli. Ankarada Genel Kurmay
Baskanligindaki makam odasinda kayniyan semaver hep aklimda. Semaver
sorumlusu bir er daha günes dogmadan semaveri yakar (o zaman elektrikli
olanlar yoktu. Mangal kömürü ile sicak tutulurdu) ve tüm gün tazelerdi. Ondan
duydugum bir hikayeye göre Erzurumlu cayini yaz boyunca icine normal
sekerini atarak icermis. Sonbahara dogru kar basliyip seker stoklari
azalmaga yüz tuttugunda kitlama tabir edilen sekeri agzina alip her
yudumda ucunu isirma metoduna gecermis. (yine o zamanlar seker kaya
tuzu gibi sert ve zor eriyor) Kis ortasi yollar kapanip seker stoku da tükenince sallama medodu baslarmis... Nasil mi..? Bir
ince ipin ucuna son kalan seker parcasi baglanir ve kahvenin ortasina,
tavana asilirmis. Millet cayini icerken bu sallanan sekere BAKAR,
cayini sekerli ictigini hayal edermis... Ama saka ama ciddi, Erzurum
sehir merkezi o zamanlar en az 3 – 4 ay dunya ile ilgisi kesilmis bir
yer olurmus. 2000 metre irtifada kurulmus ender sehirlerden biri olan Erzurumdan bana da kalin kaslar ve kirmizi yanaklarim miras kalmis. Sevgi ve saygilar Selcuk Dogumdan sonra hayat var mı? Karanlıktaymışlar. İki embriyo, bir ana rahminde... Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde... Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece... Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş. Elleri, ayakları belirginleşmiş. Gözleri çıktıkça meydana,İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş... Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu...Sıcak, ıslak, sevgi dolu... "Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki" demişler, "...bize ne mutlu..." Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler. Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler. Onları besleyip büyüten kordonu fark edince O kordonla kendilerini var eden Anne'lerine şükretmişler. Sonra başlamış bir varoluş tartışması: "Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk" diye sormuş ikizler... "Annemiz" demiş biri, "O bizi var etti, bize can verdi." "Ne biliyorsun" diye itiraz etmiş öteki, "Sen hiç Anneni görmedin ki...": "Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir." Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler. Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler. Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların... Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın... Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek; Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek. "- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz" diye fısıldamış ikizlerden biri efkarla... "- Ben gitmek istemiyorum" diye diretmiş öteki; "doyamadım ki daha hayata..." "- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır." Sormuş karamsar olan: "- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra başımıza neler gelecek?" Şiirle cevaplamış iyimser olan: "Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok seferinden..." Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış. Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış. Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar. Ve "ömrümüz bitti" diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar. Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu, Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar. Can Dündar ORHAN'A BİR ŞANS TEPECİK ARAŞTIRMA HASTANESİ ÇOCUK ONKOLOJİSİ BÖLÜMÜNDE KAN KANSERİ TEŞHİSİYLE YATMAKTA OLAN 10 YAŞINDAKİ ORHAN TAŞTEKİN'E İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA "A RH ( - )" KANINDAN TROMBOSİT VEREBİLECEK GÖNÜLLÜ DONÖRLER ARANMAKTADIR. BABASINI DA KANSERDEN KAYBEDEN BU ÇOCUĞUMUZA YARDIM ETMEK İSTEYEN, İZMİR'DE İKAMET EDEN GÖNÜLLÜLER BİZİ ARAYABİLİRLER. BU MAİLİ FORWARD EDERSENİZ ORHAN' IN ŞANSINI ARTTIRIRSINIZ.. MUSTAFA YILDIZ Viking Kağıt ve Selüloz A.Ş. TEL: 0 505 339 51 98 Not:Ben Mustafa Beyle tlf.la görüştüm.İlk ilandan sonra 2 ay yetecek kadar kan vermek isteyen 5-6 kişi çıkmış ve kan vermiş. Acil ihtiyaç yoksada ileriye dönük ihtiyaç halen devam etmekte... Bilgilerinize, Kırımhan Akıncı. dünya takvimi-EarthCalendar http://www.earthcalendar.net/index.php cocuk sahiplerinin dikkatine : veli toplantısı
Markette alisveris yapan adam,kendisine çok çekici ama tanimadigi bir kadinin gülümseyerek selam vermesiyle sasirir ve sorar: -Tanisiyor muyuz ? Kadin: -Kusura bakmayin, sizi çocuklarimdan birisinin babasiyla karistirmis olmaliyim... der ve uzaklasir.
Dünyanin ne hallere geldigini, bu görünüste bir kadinin çocugunun
babasini hatirlamayacak olmasinin garipligini düsünürken, birden aklina
üniversite yillarinda katildigi vahsi gurup partileri gelir. Belki de o
partilerden birinde?! Kendisi ve o kadin?! Belki de kendisinden çocugu
olmustur!! Olamaz mi?! diye düsünür ve pesinden kosar ve sorar: -Kusura bakmayin, acaba geçmis yillarda katildigimiz vahsi partilerden birinde, eee,, sey, hani yani çok sarhos olmustuk ta sonra da delice sex yapmistik, o kiz siz olabilir misiniz? -Hayir! der kadin ve gözlerinin içine bakarak: -Ben sadece ilkokul ikinci siniftaki çocugunuzun ögretmeniyim... Veli toplantilarina gidiniz.... Bir tez araştırma çalışması Olay 1970'li yılların sonunda geçiyor.
O zamanlar hocamız Kırşehir (Nevşehir'de olabilir) Lisesinde
öğretmenlik yapıyor. Ayrıca lisede ingilizce öğretmeni olmadığı için ve
kendisi de biraz bildiği için İngilizce derslerinede giriyor. Bir
gün Kırşehir'e tez konusunu araştırmak için uzun saçlı, sakallı Fransız
bir üniversite öğrencisi geliyor. Tez konusu da belli bir dönem
arasında Avrupa'ya işçi olarak giden Türklerin çok büyük bir çoğunluğu
Kırşehir'li olması. Acaba neden başka iller değilde Kırşehir.
Yoksulluk mu, işsizlik mi, toplumsal sorunlar mı, etnik köken mi?
Kırşehirliler'i göç etmeye iten sosyal olgu ne? (Düşünebiliyor
musunuz? bizim bi moktan haberimiz yok adamlar neyi
araştırıyorlar) Valilik bu Fransız öğrenciyi, kendisine yardımcı
olmaları için Kırşehir Lisesine gönderiyor. Lisede de azda olsa
tek dil bilen bizim felsefe hocamız olduğu için Fransız, hocamızın
yanından ayrılmıyor. Aynı evde kalıyorlar, beraber yiyip beraber
içiyorlar, beraber araştırıyorlar. Ama bir sonuç alamıyorlar. Öğrenci
aradığı, istediği bilimsel bir neden bulamıyor ama yılmıyor araştırmaya
devam ediyor. Hocamızda bu durumdan hiç memnun değil. Çünkü milletin
kendilerine garip garip ve düşmanca (O dönemler uzun saçlı ve saçı
sakalına karışmış kimse olmadığı için) bakmalarından rahatsız. Öğrenciyi başından defetmeye çalışıyor ama ne mümkün.
Derken o buhranlı zamanlar, ülkede 80 ihtilali oluyor ve bu Fransız
öğrenciyi de ajanlık ve komünistlikle suçlayıp gözaltına alıyorlar.
Ardından da sınırdışı ediyorlar. Öğrenci gitmeden önce hocamızın
adresini alıyor ve bu tezi mutlaka hazırlaması gerektiğini, kendisinin
Fransa'da hocamızın da burada araştırmaya devam etmesini rica ediyor.
Hocamızda öğrencinin gitmesinden dolayı memnun, kabul ediyor. Ama bu
sefer kendiside çok merak etmeye başlıyor. Aylar geçiyor ve birgün
hocamıza Fransa'dan bir mektup geliyor. Mektupta şunlar yazıyor: "Hocam araştırmana gerek yok, ben cevabı buldum. Oralara kadar boşu boşuna gelmişim. Tek yapmam
gereken şey burada yaşayan birkaç Kırşehirli aileyi bulmak ve
onlara sormakmış. Bende sordum ve cevabımı aldım. Bu kadar kısa bir tez
olamayacağı için başka bir konu bulmam lazım. Selamlar." Nedeni neymiş biliyormusunuz. Tam bir Türk işi, aşağıda; "Çünkü o dönemler arasında ki İş ve İşçi Bulma Kurumu Başkanı Kırşehirliymiş."
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Attila İLHAN......
|
Gönderen: Mustafa Güresti - Vedat SAYINSOY
Attila İLHAN......
Herkesin özelinde bir Atilla İlhan seçkisi vardır.
Benimkilerden birini sizlerle paylaşmak istedim.
Allah gani gani rahmet eylesin.
Herkese İyi bir hafta sonu diliyorum.
Mustafa Güresti
Saçların Örülmüş Olmalı
Seni birden hatırlarım
akşamlar içinde
fevkalade tatlı bir sesin söylediği
şöyle kolay dokunaklı aydınlık ve temiz
gittikçe yakınlaşan bir melodi gibi
kalbim artık ürperen bir mandoline benzer
ne güzel şeydir seni hatırlamak
saçların örülmüş örülmüş olsun
ve beyaz ellerin geceye karşı çıplak
porselen tabakta yıkanmış kayısılar
yere düşmüş bir kitap bir şiir kitabı
içinde hürriyetten bahseden mısralar
insan bir düşünse ne çok şey bulabilir
hatırlamak gülmek ve ağlamak için
arzularımız nereye sürüklüyor bizi
neredeydik hangi rüzgâra karıştık
ve şimdi ne türlü manzaralar çekiyor
karanlıklar içinde açılmış gözlerimizi
saçların mutlaka örülmüş olmalı
mektepli bir kıza benzemelisin
aklında kimbilir kimden bir mısra
gözlerin nur gibi parlasın saadetten
Üstada
veda
Atilla İlhan 15 Haziran
1925'te Menemen'de doğdu.
İlk ve orta eğitiminin büyük bir
bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi
birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941'de
tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı.
Üç hafta gözetim altında kaldı.
İki ay hapiste yattı.
Türkiye'nin hiçbir yerinde
okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve
İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı.
Lise son sınıftayken amcasının
kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü
kazandı. 1946'ta mezun oldu.
İstanbul Hukuk Fakültesi'ne
kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı.
1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı
yayınladı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Paris'e gitti.
Fransız toplumu ve orada
bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki
eserlerinde yer alan bir çok
karakter ve olaya temel oluşturmuştur.
Türkiye'ye geri dönüşünde
sıklıkla başı polisle derde girdi.
Bir kaç kez gözaltına alındı.
1951 yılında Gerçek gazetesinde
bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Paris'e gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ
İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır.
1950'li yılları İstanbul - İzmir
- Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı.
Yurda döndükten sonra, Hukuk
Fakültesi'ne devam etti.
Ancak son sınıfta gazeteciliğe
başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te
Vatan gazetesinde sinema
eleştirileri yazmasıyla başlar.
1957'de askerliğini yaptıktan
sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi.
Ali Kaptanoğlu adıyla onbeşe
yakın senaryo yazdı. 1960'ta Paris'e geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte İzmir'e döndü. Sekiz
yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat
İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü.
Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak
Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
1973'te Bilgi Yayınevi'nin
danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz
Basmak'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan
yazar Fena Halde Leman adlı romanını
tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti.
İstanbul'da gazetecilik serüveni
Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti.
Bir süre Güneş gazetesinde yazan
Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti.
1996 yılından beri köşe
yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürmekteydi.
1970'lerde Türkiye'de televizyon
yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber
Attilâ İlhan da senaryo yazmaya
geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür
senaryosunu yazdığı dizilerdi.
''Tanzimat aydini ruhuna
teslim olma!''...Attila Ilhan
Zaman zaman
Cumhuriyet yazari Ümit Zileli, karamsarliga kapilirmis.
Vataninin sömürge durumuna düseceginden ve yurt içindeki
mandaci, isbirlikçi, halktan uzak aydinlarin tutumlarindan...
Yine böylesine karanlik düsüncelere savruldugu bir aksam üstü,
tesadüfen Attila Ilhan ile karsilasmis.
Ümit Zileni'nin içindeki sikinti, öfke karisimi ''karanlik'' yüzüne öylesine
vurmus ki, Attila Ilhan onu görünce kendine has tebessümüyle yumusak biçimde,
''Tanzimat aydini ruhuna teslim olma!...'' demis.
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - biliyormuydunuz?
|
Gönderen: Ayhan SÜREK
biliyormuydunuz?
-Fareler Kusamaz.
-Zürafalar yüzemez.
-Yılanlar duyamaz.
-Karıncalar uyuyamaz.
-Kirpiler suda batmaz.
-Kutup ayıları solaktır.
-Sineklerin 5 tane gözü vardır.
-Zürafanın ses telleri yoktur.
-Yunuslar bir gözlü açık uyurlar.
-Develerin 3 tane kaşı vardır.
-Bir sineğin hızı saatte 8 km.dir.
-Zürafanın dili 35 cm. kadardır.
-Istakozların kanı mavi renktedir.
-Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
-Fil zıplayamayan tek memelidir.
-Sığırların 4 tane midesi vardır.
-Kangurular geri-geri yürüyemezler.
-Kediler şeker tadını ayırt edemezler.
-Atlar 1 ay kadar ayakta kalabilirler.
-Fare, bir deveden bile daha uzun süre susuz kalabilir.
-Timsahlar dilini dışarı
çıkaramazlar.
-Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
-Baykuş mavi
rengi görebilen tek kuştur.
-2600 kadar
kurbağa cinsi var.
-Yetişkin bir ayı at kadar hızlı koşabilir.
-Sadece
domuzlar güneşten yanabilir.
-Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılanıdır.
-Bir
karıncanın koku alma
yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
-Hayvanların
en büyüğü
mavi balinadır. (uzunluğu 33 m., ağırlığı 190 t.)
-Kuşlara
şimşek çarpmaz.
Çünkü elektrik onların tüyünden geçemez.
-Sadece dişi
sivrisinekler ısırır.
-Bir
devekuşunun gözü beyninden büyüktür.
-Deve deniz
suyu içebileceği gibi bir defada 250 litre su da içebilir.
-Bir insanın
su ve yemek olmadan yaşayabildiği en uzun süre 18 gündür.
-Karınca kendi ağırlığının 50 katını taşıyabilir.
-Çekirgenin
kulağı dizindedir.
-Yeryüzünün
en sıcak yeri Afrika'da El-Ezize bölgesidir. (Gölgede 58 derece)
-Yeryüzünün
en soğuk yeri Antarktika'da Vostok (Rusya)
bölgesidir. (- 88.3 derece)
-Uzaya ilk
defa 12.04.1961 tarihinde Yuri Gagarin uçtu.
-İlk defa
aya 21.07.1969 tarihinde Neil Armstrong ayak bastı.
-Eski
Roma'da şişeden hazırlanmış kaplar altın ve gümüşden daha
değerli sayılırlardı.
-Dünyada en
eski üniversitesi 989 yılındaki Mısır'ın El-Ezher üniversitesidir.
-Dünyanın en
genç üniversite
öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam'dır.
-İlk yeraltı
tünel 1 km.
uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak'ta Fırat nehrinin altından geçmişdir.
-Paraguay
dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur
neredeyse ara vermez.
-Dünyada
2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.
-Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında
olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür.
-İnsanın
saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün
0.35-0.40 mm. uzar.
-İngiltereli
Thomas Korne 207 sene yaşamıştır.
-Dünyanın en
uzun ömürlü insanı Çin'de 253 sene yaşamıştır. (1680-1933)
-Güneş
dünyadan 330,330 kat daha büyüktür.
-Bir
köstebek sadece bir gecede 90 m. Tünel kazabilir.
- Bir hamam böceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden 9 gün yasayabilir.
-Eski
Mısırlılar taştan yapılmış yastıklarda uyurlardı.
-Bir hipopotam
ağzını açarsa 120 cm boyunda bir insan onun içine rahatça sığabilir.
-Boğalar
renk körüdür, bundan dolayı matadorun elindeki beze
saldırırlar; rengi ne olursa olsun.
-Ortalama
bir buzdağı 20,000,000 ton gelir.
-Zehirli
oklu kurbağada 2,200 insanı öldürebilecek kadar zehir
bulunur.
-İnsan
vücudundaki en güçlü kas dildir.
-Hapşırdığımız
zaman
kalbimizde dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarımız bir an için
durur.
-Gözleri
açık tutarak hapşırmak imkansızdır.
-Kadınlar
erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar.
-Penguen
yüzebilen ama uçamayan
tek kuştur.
-Sadece
insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.
-İnsan
elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmakta,en hızlı
uzayan tırnak ise orta parmaktadır. -İnsanlar 200 milyon soluk alıp verme,1
milyar kalp atışı, 300 milyon mide kasılması ve 20 milyar göz kırpması kadar
yaşarlar.
-İnsanlar
beyinlerinin %10'nu kullanırlar.
-Bir insan
yedi dakika içerisinde uykuya dalar.
-Sıcak su
soğuk sudan daha ağırdır.
-Yetişkin bir insan günde ortalama 23.000 kez nefes alır.
-
Sarışınların esmerlere göre daha fazla saçı vardır.
-Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 18/10/2005 - Fıkralar.....
|
Gönderen: Atila TURAN - Efgan ERDEN
ATEŞ BÖCEKLERİ
Temel ile Dursun iki
katli bina yaparlar. Birinci kati tamamladiktan Sonra evleri olmadigi için
orada kalmaya karar verirler. Yaz mevsimi oldugundan yattiklari yere sivri
sinekler dolar. Bunlar da sineklerin kendilerini sokmamasi için yorgani
baslarina kaptirlar.
Günlerden bir gün yine yatma zamani gelince odaya ates böcekleri girer. Bunlar
herzamanki gibi baslari yorganin içine gömülü sekilde yatarlarken Temel bir ara
basini disari çikarip ates böceklerini görünce tekrar aceleyle yorganin içine
gömülür.
Dursun'u dürter ve ona:
- Ula, ula Dursun kalk! Sivrisinekler ellerinde fenerle bizi ariler!..
Yıl 2453...
Türkiye-AB müzakereleri imza
aşamasına gelmiştir.
Dönemin başbakanı Temel, Brüksel'e gider.
Temel'i burada çok iyi karşılarlar, imzalar atılır ve Temel Türkiye'ye
döner.
Ancak Türkiye'de Başbakan Temel'i ne karşılayanlar vardır ne de bayram edenler.
Temel yardımcısına sorar:
- Uşağım, nerde bu millet?
Yardımcı "sayın başbakanım" der:
- AB kriterleri gereğince Orta Asya'ya göç etmişlerdi ya!..
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|