1/9/2008
'başka çarem yoktu'

Ramazan başlamadan önce bir gece, Şeyhle birlikte Tekke'deydik.Vakit hayli geçti ve Şeyh, Tekke'den evine dönen birini uğurluyordu ve biz de, adetimiz üzere, onunla birlikte Tekke'nin olduğu tepeden aşağı, arabamızı park ettiğimiz yola yürüyorduk.Yolda hayli şey tartışıldı ve Şeyhe bir sürü soru soruldu.Tüm tartışmalar, nihayet, Şeyhin bize Franz Kafka'nın bir öyküsünü, 'Bilimler Akademi'sine Rapor'u okuyup okumadığımızı sormasına dayandı.Aramızda okuyan çıkmayınca öyküyü kısaca anlattı.Öykü, kendi memleketinin ormanlarında yakalanıp, bir hayvanat bahçesine gönderilmek üzere bir gemiye konmuş bir maymunun ağzından anlatılıyordu.Sahne, maymunun gözünde gözlük ve sırtında muhafazakar ve medenilere özgü cübbesiyle, Bilimler Akademi'sinin önünde kürsüye çıkışı ile başlar.Nasıl yakalandığını ve hayatının geri kalanını bir hayvanat bahçesine hapsedilerek geçirmek gibi korkunç bir felakketten kurtulmak için, kendisini esir edenleri taklit etmekten başka çare bulunmadığını anlatır.Daha kafesindeyken, onların ses tonları ile hareketlerini taklit etmeye başlar.Bu gelişme gemide hayli ilgi uyandırır ve maymun, kaptanı eğlendirsin diye kaptan karmarasına alınır.Böylece, maymun, gemi limana ulaşıncaya kadar, kendini esir edenlerin yaşayış tarzına büyük ölçüde hakim olur.Nitekim, çok geçmeden konuşmaya da başlar ve bir yıl sonra kaptan ve rahiple birlikte kahvaltı etmeye başlar.İki yıl sonra bir üniversite bitirir ve beş yıl içinde de öğretim görevlisi ünvanını hak eder.Maymun çalışmalarına hiç kesintisiz devam eder ve derken o korkunç hayvanat bahçesi akibetinden kurtulmak uğruna, on yıl sonra Fransız Bİlimler Akademisi üyesi olur.Neredeyse bir türden bir başka türe dönüşmesini sağlayacak böylesine akıl almaz gayrete girişmesinin nedeni sorulunca da, büyük bir sadelikle cevap verir: 'Başka çarem yoktu.'

'Bu öykünün özü' dedi, Şeyh, 'harekete geçmek, amelde bulunmaktır.İnsan, çaresiz kaldığı bir noktaya gelip dayanınca, bazen kendisinden umulmadık şeyler başarabilir.'

Su Üstüne Yazı Yazmak, sy.181

28/8/2008
aşk üzerine

Şeyh bir an sessiz kaldıktan sonra, 'Aşk' diye devam etti, 'aşığın başına gelen her haldir.Her halin daha derin bir anlamı olur böylece.Ama küller altındaki kor tanelerinden bir ateşi uyandırmak isteyen sizler korlarınızı hemen meydana çıkarıp, herkesle paylaşmayın, yoksa çok geçmeden onlarda soğuyup söner.Korları küllerin hicabından çıkarıp, meydana döküp, oyun oynayanları, büyük bir azap bekler.Biz de Mümin'in karısı gibi başkalarını incitmeyelim.Aşk, kainattaki en şiddetli duygudur- ama o kelimeyi sakın yozca kullanmayalım.İnsan, Heater'in dediği gibi uyuşturuculara, alkole ve yiyeceklere aşık olamaz.

'Şimdi de, bu işten bir umut seziyor musunuz?, onu sorayım.Talimini yaptığımız şey, hayatın Tasavvufudur.Üzerinde hiç aşk yarası taşımayan kişi ya delidir ya ölü.Ama her gerçek aşkın da bir teslimiyet yanı olmalı.Hesap kitap yapmak, fıtriliği ve samimiyeti yok eder, doğru dikkatli olmalıyız, ama asla, aşk için şart koşmamalıyız.Ama bilesiniz ki, eğer hiç sizi tanımayan birine teslimiyet gösterirseniz, sizi ezer geçer.Burada kimseyi suçlayamazsınız.Aşkınız doğru, ama hedefini yanlış seçmişsinizdir çünkü.Allah bizi diri diri ölüp gömülmekten korusun' .Sonra bir başka şiire geçti:

Kalbim nisan'ı gördü ama

Mayıs'ı asla


su üstüne yazı yazmak, sy 244

28/8/2008
su üstüne yazı yazmak


 

 

'Su üstüne yazı yazmak' çok etkileyici, şahane bir kitap.

Doğrusu konusunun sahasına giren herkes için okunası.

'İnsanların taş üzerine kazıdıkları yüzyıllık yazılar Allah için su üstüne yazılmış yazı gibidir', sözü kendini Allah yoluna adamış yazarın şeyhine ait, bu sözle giriliyor kitaba..Ne kadar çarpıcı!, Herhalde insanın konumunu böylesine güzel anlatan nadir sözlerden biridir bu..

Öteden beri sembolik, temsili anlatımları severim.Bir insana bir şeyi sembol ile anlatmak ile direk söylemek arasında çok fark vardır.Kitapta şeyh 'bizim yolumuzda birşeyi direk söylemek yoktur' diyor, tasavvufun tümünde olduğu gibi.Allah yolunda seyre başlayan yazar ta ilk günlerinden beri çözdüğü sembolleri anlatıyor esasında...kimi zaman Muhyiddin Şekur, çok azimlidir, kimi zaman yılgın ama o kadar masumdur ki..sanırım kitabı da dilini de çok beğenmemin sebeplerinden biri bu.

İnandıklarımız, düşüncelerimiz, seçimlerimiz bizim yaşamımıza inerler..inerler ve suretlenirler..yada sureti dönüştürürler..ve bizim en eksik bilgimizden biri budur.Sanki içimizdeki ile dışımızda icra olanlar arasında bağıntı yokmuş gibi yaşarız..bu işte aslında imandaki eksikliktir de..bu bağlantıyı kurmaya, anlamaya ihtiyacımız ne kadar derindir..o boşluk ne kadar büyüktür..ve bu bağıntının kendisinin bizzat yokluğundan dolayı ne kadar ızdırap duymaktayız..Muhyiddin Şekur, bunlara bakıyor ve görüyor ki herşeyde bir anlam var..Ve şeyhi hep elinden tutuyor ta ne zamana kadar, kendisi bizzat Allah'ın müridi olana kadar...

Bu sabah son kısmını okudum kitabın..bu kadar şaşıracağımı,etkileyici birşeyler bulacığımı hiç ama hiç tahmin edemezdim.Zamanımızda insanlara bu denli eğilip bir şeyler öğreten şeyhler hala varmış ve ne kadar bilgelermiş...önce bir kılıç istiyor tüm müritlerinden herkes kendisine göre, hiç kimseden etkilenmeden bir seçim yapacaklardır..sonra onlara bir hikaye anlatmaya başlar...Hikaye can yakıcı, ciğer kavurucu bir aşktır.Ama bu hikayede ilk önce dinleyici kendisini aşık ile özdeşim kurarken belli bir zaman sonra maşuk olduğunu, onun içindeki durumun aslında kendisi olduğunu anlıyor.Yaklaşık iki yıl belli zamanlarda gündemlerine alıyorlar bu hikayeyi..Burada insan çıkıyor, insanın bağları çıkıyor, tevhid çıkıyor, aşk çıkıyor, savaşçı, anı yaşamak çıkıyor..ve sonunda herşey bütünleşiyor, daha doğrusu anlatılmak istenen şey bütünleşir..gene insana çok şey düşüyor.

18/8/2008
tecelli, tahkiki iman

Allah ehli, ilahi haberlerin Hakkın katından getirmiş olduğu şeyleri öğrenmeye çalışmış, zikirle, Kur'an okumayla, algı mahallini mümkünler hakkında düşünmekten boşaltmakla, huzur ve murakabeyle, iç temizliğiyle birlikte meşru sınırlarda durmakla kalplerini cilalamaya koyulmuşlardır.Meşru sınırlar, gözü bakılması yasaklanmış avret mahalli ve başka şeylerden alıkoymak, onu ibret ve basiret elde edeceği şeylere baktırmak; kulağını, dilini, elini, ayağını, midesini, cinsel uzvunu ve kalbini de böyle(kendisine helal olan işlere) yönlendirmektir.Bu bağlamda, kulun dışında bu yedi organdan başkası yoktur.Kalp ise, onların sekizincisidir.

Bu yolun adamı(söz konusu bilgiyi elde etmek çabasında) düşünceyi(tefekkür) kendisinden bütünüyle uzaklaştırır -çünkü tefekkür, himmetini dağıtır- kendisini Rabbinin kapısında kalbini gözetlemeye verir; umulur ki, Allah ona kendisine gideceği kapıyı açar ve peygamber ve Allah ehlinin bilip kendisinin bilmediği şeyleri öğrenir.Söz konusu bilgiler, aklın tek başına idrak edemeyip imkansız saydığı işlerdir.

Allah, bu kalp sahibine kapıyı açtığında, onuniçin ilahi bir tecelli gerçekleşir.Bu tecelli, hükmünün tarzına göre, kişiye bir bilgi verir.Bu durumda kişi, daha önce nispet etmeye cesaret edemediği bir durumu bu tecelli sayesinde Allah'a nispet eder.Daha önce, Allah Hakkın bildirdiği şeylerle Allah'ı nitelemiş ve niteliklerin bilgisini(peygamberleri) taklit edrek almışken şimdi ilahi kitapların dile getirip peygamberlin bildirdiği bilgilerden öğrendiklerini destekleyici ve onlara uyan bir bilgi olarak keşif yoluyla alır.Daha önce Allah'ı nitelediği özelliklerin anlamlarını araştırmadan ve kendisine birşey katmadan inanarak ve aktararak Allah'a nispet ederken, şimdi kendisine tecelli eden bu bilgi sayesinde kendiliğinde kesin anlamda bilerek o niteliği kendine izafe eder.Artık tecellinin getirdiği bilgiye göre hareket eder ve Allah'a nispet ettiği şeyin anlamını ve hakikatini bilir.

sy.327

18/8/2008
dua

Allah, sürekli verir, mahal ise, yatkınlığı(istidadı) ölçüsünde kabul eder.Nitekim şöyle deriz: Güneş, ışınlarını varlıkların üzerine yayar ve ışınlarını yayarken kimseye cimrilik yapmaz.Mahal ise, o ışığı yatkınlığı ölçüsünde kabul eder.

sy.370

 

Şu var ki (bu ihsandan mahrum kalmışsan), yatkınlığının kabul edemeyeceği şeyin sana verilmesini istiyorsun demektir.Aklını yatkınlığa vermeden, istediğin konuda mahrum bırakılmayı Allah'a nisbet edersin.Bazen şahıs, istemeye yatkındır, fakat verildiğinde -mahrumihyet bir yana- istediğini kabule yatkın değildir.'Allah herşeye kadirdir' dersin ve bu sözünde de haklısın.Fakat alemdeki ilahi hikmetin tertibini ve şeylerin hakikatlerinin verilerinden habersizsin.Herşey, Allah katındadır.Allah'ın mahrum bırakması vermek, vermesi mahrum bırakmaktır.Fakat geride şunu öğrenmen kalmıştır: Niçin ve nereden?

sy.371

<<önceki sayfa |1/90|sonraki sayfa>>