EYLÜL 2008 DEĞERLENDİRMESİ

Eylül ayının baskın gelen gündemi, dinci çevrelerin para toplama alışkanlığının biriktirdiği cerahatin yurtdışında patlaması ve Türkiye’deki apseleri de zorlamasıydı. Siyasal İslamcıların hortumunu bu kez Almanlar patlattı, artçı patlamalar Türkiye’ye sıçradı, kokusu Türkiye’de RTÜK’ten çıkmaya başladı. RTÜK başkanının adı Almanya’daki Deniz Feneri davasında kurye olarak geçti. Radyo-televizyon yayınlarının denetimi hâlâ, para kuryesi olmakla suçlanan başkanın denetiminde. Duyulan haberler arasında, “Türk makamlarının Almanya’daki tutuklamalara engel olmaya çalıştığı” da var.

Başbakan Erdoğan’la Aydın Doğan da, basın nedeniyle ve basın üzerinden demeçlerle kapıştılar. Görünüşteki neden, Deniz Feneri hortumundaki irin patlaması haberlerinin Aydın Doğan gazetelerinden verilişiydi. Başbakanın, ayağına basılmışçasına Aydın Doğan medyasına doğru bağırmaya başlaması, gereken tepkiyi aldı da, AKP kurulduktan sonra o partiyi aynı basının üstelik altı ay içinde iktidara taşıdığı, aynı kişiyi hem de hapisten çıkar çıkmaz başbakan yaptığı, o günlerde bu rüzgâra destek veren Avrupa’nın da, şimdi apseyi patlatan aynı Avrupa olduğu pek anımsanmadı. Ne olmuştu da birkaç dürüst kalem dışında kütle halinde AKP’yi ve Erdoğan’ı destekleyen Aydın Doğan basını ile araya kara kedi girmişti? Almanya bugüne değin toprakları üzerinde Türklerin şeriatçı kesiminin usulsüzce aralarında para topladığını ve bu paraları yine usulsüz yollardan Türkiye’ye aktardığını, gerçekten yeni mi görmüştü? Bunlar hemen hemen hiç sorgulanmadı. Örneğin, aynı başbakan, öteden beri kendisi ve AKP aleyhine yayın yapan Cumhuriyet gazetesine hiç saldırmıyor da, adını vererek Aydın Doğan medyasına saldırıyordu? Yoksa bilmediğimiz bir işbirliğinde iplerin gerilmesi ya da kimi bağlantıların kopması mı söz konusuydu?

Telefon dinlemelerinin ortaya koyduğu özel yaşam güvensizliği eylülde de kuşku ve tedirginlik yaymayı sürdürdü. Bütün toplumun özel yaşama ilişkin güven duygusunu sarsan telefon dinlemelerinin olağanüstü yaygınlığı, özelleştirmelerin yalnızca özelleştirme demek olmadığını, ülke yönetimine ilişkin sonradan görülebilecek başka sonuçları da olabileceğini ortaya çıkardı. Artık bütün telefon ve e-posta iletişimi, gözetlenme tehdidi altında. Sendikasıyla gücünü kazanmış bir KİT’te böyle dinlemelerin yapılamayacağı apaçık bir gerçekti. Yani özelleştirmeler, birçok Marksist örgütün sandığı gibi yalnızca “egemen sınıflar arasında bir el değiştirme” değildi ve kesinlikle seyirci kalmayıp karşı çıkmak, KİT’lerin kamu kuruluşu niteliğini, sendikalarıyla ve sendikalaşmayla birlikte savunmak gerekiyordu.

Bütün itirazlara, direnmelere karşın kültür ve doğa düşmanlığı durdurulamıyor. Sulukule yok ediliyor. İktidar, TOKİ aracılığıyla Ataköy kıyılarını satmak istiyor. Her yeri arsa olarak görme canavarlığının son örneklerinden ikisi Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Yalova’daki Atatürk Tarım İşletmesi’nin yok edilmesi girişimleri... Artık ülkenin her kurumunu, her fabrikasını, işletmesini, hattâ toprağını, bu satıcılara ve yağmacılara karşı her yerden ayrı ayrı başlatılan savunmalarla korumak gerekiyor. Haydarpaşa Garı’nın yok edilmesine karşı Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS), Mimarlar Odası ve TÜKODER birlikte, TCDD’nin Haydarpaşa Garı’nda düzenleyeceği sempozyumu protesto etti. Söz konusu kuruluşlar, sempozyum için TCDD’nin Haydarpaşa’yı trenlere ve yolculara kapatmasına karşı çıkıyorlar. Sultanahmet’teki otel inşaatını bütün dünyaya duyuran holding basını nedense Haydarpaşa’nın gökdelenler bölgesi yapılmasına ve Haydarpaşa gar binasının görünmez hale gelmesine aynı ilgi ve özeni göstermiyor! Haydarpaşa’nın yok edilmesine engel olmaya çalışanlar imzalarını kentvedemiryolu.com adresinde topluyorlar. Marmaray projesi kapsamında yıkılacak istasyon ve tarihi eserler belirlenmiş. 29 istasyon yıkılacakmış. 6 istasyon, demiryolu dışında kalacakmış. Haydarpaşa Garı ise otel ve kongre merkezi oluyormuş.

Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik yıkım saldırısının “içeriden” yürütülen bölümünde son perdelerden biri, TRT Antalya Radyosu’nun kapatılması. Hükümetin, 600 KW’lık ortadalga vericisiyle Türkiye’nin ikinci büyük radyosu olan ve 46 yıldır yayın yapan Antalya Radyosu’nun kapatılması kararına karşı kentin meslek örgütleri kenetlendi.

 

Şehir hatları vapurları bir bir yok ediliyor. Oysa bu vapurlar sıradan otomobil modelleri gibi değildir. Her biri özgün birer tasarım yapıtıdırlar ve her biri “biricik”tirler. Sanat yapıtı olan vapurlar yok edilirken, seferler azaltılırken, ulaşımın tümden durmaması için yerlerine, birbirinin aynı olan özel motorlar kiralanıp konularak halkın ulaşım olanakları ve rahatlığı kısıtlanıyor. Üstelik bu motorlar bacasız olduğundan, güvertede oturanlar egsoz dumanlarını soluyarak yolculuk yaparken, altta içerde oturanlar da camlar açılmadığından bir tek koca salonda havasız ortamlarda yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. İDO’nun bizim ulusal tersanelerimizi kapattıktan sonra İstanbul için dışarıdan satın aldığı araba vapurlarının üçünün adları şöyle: “Suhulet,” “Sadabad,” “Sahilbend.” Dördüncünün adının İstanbul’un bugünkü semt adlarından biri olabilmesinin nedeni herhalde o adın “Sultanahmet” olması, yani Osmanlı’yı düşündürmesiydi. Bazı durumlarda “gerici” sözcüğünü kullanmak gereksiz yere sözcük harcamak oluyor.

Nobel Ödüllü Türk romancısı Orhan Pamuk’un Nobel’den sonraki ilk romanı Masumiyet Müzesi ile bu roman üzerine yazılmış yazılar birlikte yayımlanmaya başladı. 28 ağustosta raflara çıkan kitap üzerine, Radikal Kitap ekinin eylülün ilk haftasında çıkan sayısında Ömer Türkeş’in yazısı yayımlandı. Kitaplar daha okurların eline ulaşmadan yazıldığını düşündüren ve eleştirmen imzalı eleştiri görünümlü, bazıları kitaptan da önce yayımlanan bu yazılar kültür-sanat dünyamızda iyice kanıksanmış durumda artık. Okurun algısını güdülemek ve satışı artırmak amacıyla, ama eleştiri yazısı kimliğinden vazgeçmeden yazılan ve okunma-yazma süresi de, yayımlanacağı yerde değerlendirme süresi de geçmeden yayımlandığı için “yayınevi siparişi” oldukları kuşkusu yaratan bu tür yazıların, yayın ve sanat dünyamızın en önemli sorunlarından biri olması gerekirken, yayıncı-sanatçı-“eleştirmen” üçgenindeki bu al gülüm ver gülüm ilişkisinin yarattığı güdülemenin zararları, yakın zamanlarda anlaşılacakmış gibi görünmüyor. Masumiyet Müzesi adlı son romanı yayımlanır yayımlanmaz bir siyasi demeçle ortaya çıkan Orhan Pamuk, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Kemalistleri “Ata’ya ihanet”le suçlamış! (1 Eylül 2008 Milliyet)

Milliyet’te bir haber: Kültür Bakanlığı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanının korsanıyla mücadele için seferber olmuş. Bu haberin anlayamadığımız yanı şu: Kültür Bakanlığı neden tüm telif haklarının korunması ve tüm korsan yayıncılıkla mücadele için seferber olmuyor da, Orhan Pamuk’un kitabı için seferber oluyor? Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün adı “Orhan Pamuk’un Telif Hakları Genel Müdürlüğü” olarak değişti de haberimiz mi yok?

Ergenekon saldırısı eylülde 9. dalga ile sürdü. Bu kez “Biz Kaç Kişiyiz” örgütlenmesinin mitingleri ve eski KanalTürk TV’nin yayınları ile işbirlikçi hükümete ciddi sıkıntılar veren Tuncay Özkan’la birlikte Esenyurt’un eski belediye başkanı Gürbüz Çapan, eski polis müdürü Serdar Saçan ve altı kişi daha gözaltına alındı.

İstanbul Milli Eğitim Müdürü öğrencilere kravat takma zorunluluğunu, ilçelere yazdığı bir yazıyla kaldırıverdi. Milli Eğitim Müdürü eleştirilere, “biz kravatı yasaklamadık, takmayana cezayı kaldırdık, çocukları ikna etsinler, onlar da taksın,” diye yanıt vermiş.

Modalılar “mahalle baskısı” alanlarını giderek genişleten iktidara karşı kendi bildikleri tarzda yaşamı ve içki içme özgürlüklerini savunuyorlar. Moda iskelesindeki lokantanın İstanbul Belediyesi’nin Beltur şirketine geçmesiyle lokantadan alkollü içkilerin kaldırılmasını Modalılar cuma akşamları iskele yakınında toplanarak protesto ediyorlar. Son toplantılardan birinde protestoculardan Tonguç Koç polis tarafından tehdit edildiğini söyleyince, gözaltına alınmış.

Tüm halkın parasıyla yayın yapan TRT kanalları ramazan nedeniyle eylül boyunca iyiden iyiye cami minberine dönüştü. Özellikle akşam saatlerinde TRT 1 ve TRT 2 deki izlenceler Sünni-İslam şeriatı ağırlıklı söyleşilerden oluştu. Din ağırlıklı izlencelerin yoğunlaşması, İslam’ı Sünni-Arap şeriatına katı biçimde bağlanmaksızın ya da Arap şeriatını kısmen ya da tümüyle reddederek yaşayan Müslüman çoğunluk ile gayrimüslim azınlıkların ve Tanrı inancı bulunmayan ya da Tanrı’ya inansa da tüm dinlerin dışında yer alan yurttaşların ulusal duygularını zayıflatma etkisi yapıyor; böylelikle dini yayınlar, birleştirici değil, yurttaşlık bağlarını çözücü bir işlev görüyor.

Türkiye’nin sürüklendiği utanç verici algı ve anlayış düzeyi, 17 Eylül 2008 Çarşamba günü Kayseri’den yansıdı. Bir belgesel filmin çekimleri için Kayseri Kalesi’ne Bizans bayrağı çeken film ekibi, “Kaleye Haçlı bayrağı astılar, indirin o bayrağı, yoksa sizi fena yaparız!” diye tehditler savuran grubun saldırısı üzerine, çekimi yarıda bırakmak zorunda kaldı.

Fransa, UEFA Kupası 1. tur rövanş maçında önümüzdeki hafta Paris Saint-Germain ile deplasmanda karşılaşacak olan Kayserispor kafilesinden vize ve parmak izi istemiş. Kayserispor’un durumu protesto ederek maça gitmemesi de söz konusu olmuşken, gördükleri kesin tavır üzerine Fransa geri adım atmış.

TRT, Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan ve ikinci kez çekilen dizinin ilk uyarlamasını sansürleyerek yayınladı. İlk uyarlamanın yönetmeni Halit Refiğ, TRT’nin kültür düşmanlığı yaptığını söyledi. Daha önce de bazı filmler TRT’nin sansürüne uğramış, bunlardan sonuncusunda, birkaç ay önce, başrolünde Cüneyt Arkın’ın oynadığı 1965 yapımı Kırık Hayatlar filmindeki muayene sahnesinde iççamaşırlı kadın görüntüleriyle mini etekli görüntülerin sansürlendiği ortaya çıkmıştı.

Ünlü evrimbilimci Richard Dawkins'in internet sitesine Türkiye'den girişler “geçici sürelerle” engellendi. Adnan Hoca’nın gerici çalışmalarının eleştirildiği sitedeki engellemede resmi ibare bulunmaması, bir “hack” eylemini de akla getiriyor.

Bir süredir Bursa’da çeşitli mahalle ve meydanlarda oyunlarını sergileyen Kayıp Sahne oyuncularının, 12 Eylül’de de gösterilerini sürdürme istekleri, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından reddedildi. “Ramazan ayında meydanların tümüyle dolu olmasını” gerekçe gösteren Büyükşehir Belediyesi, sanat grubunun kendilerine oyun için uygun bir yer gösterme isteğini de kabul etmedi.

Erzurum Belediyesi, Lala Paşa Camisi çevresindeki 50 yıllık ağaçları kestirip yerlerine, üstünde gece ışıklandırması olan metal ağaçlar koymuş. (24 Eylül 08 Milliyet) Erzurum belediye başkanına “Doğaya Yabancılaşma” dalında 2008 Eylül’ünün birincilik ödülü verilmeli; ödülü kendisine “çevrecilerin daniskası” RTE vermeli. İstiklâl Caddesi’ndeki ağaçları kesip yerlerine elektrikli ışıklandırmalar döşeyen Beyoğlu ve İstanbul Belediyelerine de törende, Erzurum’a yıllar öncesinden örnek oldukları için “onur ödülü” verilmeli.

Deniz Feneri yolsuzluğunu yazan basına karşı savunmasını “Siz koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına...”, “Kalkıp da hiç kimse koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına...” türünden efelenme söylemine oturtmaya çalışan “koskoca” başbakanın Tuzla’daki iş kazalarına karşı savunmasının anlayış ve hakkaniyet düzeyi şöyleydi: “İşsizlik işsizlik diyeceksin. İş temin edildiğinde de niçin bu yanışlar var diyeceksin.” (15 Eylül 2008 Cumhuriyet)

Ağırlık denemesi için cankurtaran botuna cansız ağırlık yerine işçi yerleştirildiği kaza ile ilgili davada beş kişi tutuklandı. Ergenekon davasında “ben savcıyım” diyerek kendine rol seçen Erdoğan, “ucuz” işçilerin ağırlık yerine kullanılarak ölüme yollandığı iş kazasının davasında ise o sözleriyle “patronların avukatlığı” rolünü seçmiş oldu.

Ne kadar çok çevreci olduğunu, kendine “daniska” sözcüğünü yakıştırarak “Ben çevrecinin daniskasıyım” diye dile getirebilen başbakanın çevrecilik için söyleyemediklerini, AKP’li Gaziantep Belediye Başkanı söyleyiverdi: “Yeşil görmek isteyen, manava gitsin.”

Düzey konusuna AKP’li Dengir Fırat’ın da katkısı oldu. CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu ile TV’de yapacakları tartışma için verdiği yanıt şöyleydi: “Gelmediği taktirde müfteridir. Başka kelime söylemek istemiyorum. Nokta nokta nokta. Onu siz de doldurabilirsiniz, halkımız da...”

Başbakan’ın dilimize son katkılarından biri (Kendisini Deniz Feneri standı önünde görüntülemek isteyen gazetecilere): “Terbiyesizlik edepsizlik etme, çekil kenara!” Birkaç gün sonra bir trafik amirinden, emrindeki polislere: “Geçiş trafiğini düzenleyin, yoksa ben sizi düzenlerim.” (29 Eylül 2008 Milliyet)

Yürek hoplatan bir teselli haberi: Güngör Uras’ın 28 Eylül 2008 tarihli Milliyet’teki yazısından: “İstanbulluların tepkisi etkili oldu. AKM yıkılmıyor, yenileniyor.” Aynı yazıdan bir de ayrıntı: “AKM’nin teknik donanımının değeri, bina değerinin dört katı kadar.”

Deriz ki, yine de sanatseverler ve sanatçılar uyanık olmalı. Çünkü karşılarındakiler, sanat düşmanı yıkıcılar.

Taylan Özgür’ün annesi Necla Özgür: Bundan tam 39 yıl önce ilk tetiği Beyazıt Meydanı’nda sana çektiler, seni sırtından kurşunladılar. (...)...haklı ile haksızın, doğru ile yanlışın savaşı hiç bitmeyecek. (...) Bedeli çok ağır da olsa sonunda hep hak ve doğru, hep insanlık geçerli olacak. (23 Eylül 2008 Cumhuriyet)

TKP KÜLTÜR KOMİSYONU

“FİLİSTİN'İN NÂZIM HİKMET'İ”

KEMAL ÖZER

Mahmut Derviş'in ölümü, dünyada olduğu gibi ülkemizde de çeşitli yankılara yol açtı. Bu yankıların çoğu, belirli haber kaynaklarından dolaşıma çıkarılan bilgilere, yorumlara dayanıyordu. Adı ülkemizde bilinen bir ozandı Mahmut Derviş, şiirleri dilimize çevrilmişti, Nâzım Hikmet Ödülü de verilmişti hatta. Üstelik Filistin'le ilgili gelişmelere göre kimi zaman sıkça gündeme getirilirdi.

Ama anılmalarında, daha çok yaşam öyküsünün siyasal yaşamla iç içe birtakım ayrıntıları üzerinden konuşulurdu. Buna karşılık, yazdığı şiirlerin başarılı çevrildiğini, ülkemizde sanatsal başarısının yeterince algılandığını söylemek zordu. Çeviri alanında, Arapça bilmek onu çevirmek için yeterli sayılıyordu ne yazık ki.

Oysa sesi, seslenişi öne çıkaran, coşkulu bir söylemi, çağdaş görünümlü bu söylemin Arap şiir geleneğinden kaynaklanan özellikleri vardı. Arapçadan yapılan çevirilerinde bu özelliklerini yansıtacak bakışı göremiyordunuz. Geriye yalnızca sözel bir aktarma kalıyordu. Önemini ve değerini, yaşam serüveniyle savaşımcı kimliğinin ötesinde kavramanıza olanak bırakmadan.

Ölümü üzerine gündeme gelen yankılar, bütün bunları bir kez daha anımsattı. Ama benim asıl üzerinde durmak istediğim, “Mahmut Derviş Filistin'in Nâzım Hikmet'idir” yakıştırması oldu. Bu başlık altında yazılanlara baktığımızda, sözünü ettiğimiz genellemelerle karşılaşıyor, yaşam serüveni ve savaşımcı kimliği dışında sanatının özelliklerine değinilmediğini görüyoruz.

Nâzım Hikmet'le Mahmut Derviş arasında kurulacak bağıntı çok yüzeysel kalıyor böylece. Her ikisinin de ülkesinde yasaklanmasına karşın halklarınca sahip çıkılması, her ikisinin de sürgünde yaşarken bile şiir yazmayı sürdürmesi vb gibi birkaç saptamayla yetiniliyor. Sanatları arasında birbiriyle örtüşecek ya da birinin ötekine kaynaklık edecek özelliklerine değinilmeden.

Filistin'in Nâzım Hikmet'i” yakıştırması yapılırken, Mahmut Derviş'in genellemeler dışında sanatsal kimliğiyle kavranamadığını görmek nasıl önemli bir göstergeyse, Nâzım Hikmet'in (ayırıcı niteliklerini, bu niteliklerin temelinde yer alanları değerlendirir düzeyde) kavranamadığını görmek de öyle, hatta daha önemli bir gösterge.

Bu gözlemleri yaptığımız, bu gözlemlerin çağrışımlarına kapıldığımız günlerde, aldığımız bir haberin heyecanı daha da etkileyici oldu. Bu bir girişim haberiydi ve Nâzım Hikmet'le ilgiliydi. Kurulması düşünülen Nâzım Hikmet Akademisi'nin tasarımına ilişkin ayrıntıları içeriyordu. Heyecan, böyle bir gereksinimin duyulması kadar, gereksinimin NHKM çatısı altında giderilmek istenmesinden de kaynaklanıyordu.

Kuşkusuz bu girişim, ilkeleri ve hedefleriyle tartışmaya açılacak, ayrıntıları inceden inceye gözden geçirilecektir. “Filistin'in Nâzım Hitmet'i” yakıştırmasından yola çıkarak ilk söyleyeceğim, başıboş yargılara alanı bırakmamak için Nâzım Hikmet'i ve onun bütün yaşamıyla/yapıtıyla içererek temsil ettiği sanatsal değerleri temellendirmeye yönelik bu tür çalışmaların bir çatı altında toplanmasının önemli bir gelişme olacağı. İkinci söyleyeceğim de, klâsik akademisyen tutumuna bağlı kalmayan, yani yaşamın olanca canlılığı içinde, o canlılığı üretime dönüştürecek biçimde bir akademik çalışmayı hedefliyor olacağı.

Girişimin amacıyla ve hedefleriyle ilgili ayrıntılara başka bir yazıda değinmek üzere.

(28 Eylül 2008, Sol Haber'de yayınlanmıştır)

 

 

 

 

GÜNLÜK'TEN

G ö z d e n   k a ç ı r ı l m a m a s ı   g e r e k e n

5 Eylül 2008 (Semizkumlar) / Geziden döneli bir ay oluyor. Dönerken yanımda getirdiğim notlar arasında, hızlı bir çalışma gerektiren düzenlemeler ilk sırayı alıyordu. Olimpiyatlar bu düzenlemeleri büyük ölçüde aksattı. Ama olimpiyat sonuçları, özellikle atletizmde kırılan rekorlar Ağustos ayının düşük verimini bağışlattı.

Frankfurt Kitap Fuarı ile Fethi Naci'nin ölümü üzerine gündeme gelenlere daha sonra Orhan Pamuk'un yeni romanı (Masumiyet Müzesi) ve İlhan Berk'in ölümü eklendi. Neo liberalizmin ve AKP'nin sanata saldırılarını konu edinen açık oturum 30 Ağustos günü NHKM'de yapıldı. Ben de konuşmacılar arasında yer aldım. Gerek Frankfurt Kitap Fuarı'na tepki gösterenler, gerek neo liberalizmin saldırılarına karşı çıkanlar alkışlanırken ya da desteklenirken, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir şey olduğunu söyledim. Nasıl bir sanat yaptıklarına bakılmalıydı bu kişilerin. Söylediklerinin, tepkilerinin değeri buradan geliyor olmalıydı. Neo liberalist bir saldırının yıkıma uğrattığı, uğratmak istediği sanatsal değerleri ne ölçüde koruyor koruyor ve temsil ediyorlardı. Fuara katılalım ve tepkilerimizi orada gösterelim diyenler için de aynı şey geçerliydi. Bütün bunlar sorgulanır da, bu vesileyle bir yeniden yapılanmaya gidilirse, çabaların bir anlamı olacaktı.

Ç o k    i s k e l e l i   b i r   y o l c u l u k

7 Eylül 2008 (Semizkumlar) / Pazar gününde olmanın bir sonucu mu, yoksa yarın buradan ayrılıp kente dönecek olmanın yarattığı bir duygu mu? Bir yolculuk içinden geçtiğimi düşünüyorum şu son günlerde. Her birinin üzerinde ayrı ayrı durulabilir birçok şey gelip geçiyor. Aklıma şimdi geldi: Çok iskeleli bir yolculuk denebilir.

Sırasına bakmadan, süresini saptamadan o iskelelere uğraya uğraya yaşananlardan söz açmalıyım:

Gizemli Yabancı – Televizyonda izlediğim bir film. Daha ilk görüntüsünden başlayan bir farklılık. Renk, bu farklılığın belki ilk öğesi. Kendini öne çıkarmak istemeyen, dahası renkli olup olmadığı bile tartışılabilir bir uyum. Denebilirse, bir iç dünyasının duygularıyla yaratılmak isteniyor görüntüler. Geçmişe dönülecek, geçmişin duygularıyla örülecek, bir çocuğun gözlerine yerini bırakacak o duygu açılımını sağlamak üzere. Renkler, canlılığıyla öne çıkarılmak yerine, renkle renksizlik arasında gidip gelerek iyice koyu ve yoğun. Devinimler de öyle, alışılmışı yinelemekten kaçınan bir açıyla veriliyor. Gereksiz olanı iyice ayıklayarak, ama art arda geldiğinde söylenenin atmosferini bir çırpıda canlandırıyor. Yıllar sonra yaşamının çocukluk dönemiyle buluşacak bir fotoğrafçının gözünden yola çıkılıyor. Dönüş uzamı, artık yıkıntı haline gelmiş bir ev. Hâlâ yerinde kalmış bir pencere camına hohlanacak, buğulandığı zaman bir parmakla iki çizgi çekilecek üzerine. O çizgilerle dönülecek yıllar önceye, çizgiyi çekenin çocukluğuna, o çocuğun gözlerine. Onun gördüğü gibi olacak aynı anda ev. Evde yaşayanlar, yaşanan olaylar ve o olaylardaki kişiler.

Filmle birlikte onları tanımaya başlarken, sanatı düşünüyorum. Alıştıran kalıplarıyla nasıl yoğrulduğumuzu. O kalıpların dışına ne kadar az çıkıldığını. Ve bütün bunlara nasıl bu denli boyun eğildiğini. Film, her şeyden önce bunu duyuruyor. Sanatın bir sanatsal eylem olduğunu, olması gerektiğini. Söylenenlerin doğru söylenmiş olması için bu söylemin yaratılmış olması gerektiğini. Söylenenler, o zaman üzerimizden akıp gitmiyor. Derimizin altına işliyor. Sözü dokularda taşıyabiliyoruz. Filmde kendi geçmişine bakanın çocukluğu bize de geçiyor böylece. Amerikan yakın tarihinin bir kesitine yerleştirerek algılıyoruz yaşananları. Evlerinde bir süre kalan kiracıyla çocuğun uyanışı arasındaki ilişkiyi.

Türkiye-Ermenistan maçı - Bir yandan medyanın doymak bilmez oburluğuyla yüz yüze. Bir yandan tarihle birey olarak bir daha sınanmamız. O tarihin içine doğmakla, o tarihin sorgulanmasında payımıza düşeni yaşamak. Yadsımakla kaçamayacağımız, üstlenmekle altından kalkamayacağımız. Kendimizi söküp bir daha kurmamız mı gerekecek? Kahramanlığı biz mi istedik, geçtiği yolu biz mi döşedik? Geçmişe bakmak istediğimizde elimize verilenlerle yetinmeyeceksek ne yapmalıyız?

İlhan Berk'in ölümü - Görünüşte yine bilinenleri bir daha gündeme taşıyor. Sevenlerini, kendi ağızlarından bir daha duyulur kılacak. Anılarla, anılanlarla bir bakışın, bir sanat anlayışının yeniden zırha bürünmesi yaşanacak. Kazanılan bir zaferden sonra yollara çıkılması, kazananın bir süre omuzlarda taşınması gibi, tepkilere ve eleştirilere sokaklar kapanacak. Tek sesli bir yürüyüşe kapılıp gidenler ortalığı dolduracak.

Karakalem Resimler – Ayşe Sarısayın'ın öyküleri. Yıllar önceye gitmiş gibi oldum okurken. Tutkuyla öykü okuduğum, okuduklarımın içinde kendime yer bulduğum yıllar yeniden canlandı. O öyküler gibi yeniden yazma, yazılanları taşıma hevesi duyurdu. (Belki kendim de kızımı düşünerek, Behçet Necatigil'e hem imrendim hem bugünleri göremeyeceği, bu öyküleri okuyamayacağı için yazıklandım.)

Erik Stinus'un 50. yılı – Hastalığı yüzünden bir ozanın katılamadığı kutlama. Bundan sonra belki de hiç katılamayacağını düşündüren. Ne yapmalıyım sorusuna karşı bomboş kafamın içi. Bir denizin çekilip gideceğini duyuran gelgit kıpırtıları yalnızca.

Şair Kemal Özer ile "Temmuz İçin Yaralı Semah – Yangın Şiirleri"



 

 

 

 

 

Şair Kemal Özer ile "Temmuz İçin Yaralı Semah – Yangın Şiirleri"

Şair Kemal Özer, Haziran 2008'de yayımlanan son şiir kitabı "Temmuz İçin Yaralı Semah – Yangın Şiirleri"ni anlatıyor;

söyleşi sonrası kitaplarını imzalıyor…

Yer: Edebiyat Koop
Tarih: 24 Eylül 2008, Çarşamba, Saat: 20.30
Adres: İstiklâl caddesi, Sadri Alışık sokak, Güneş İşhanı, Taksim Karakolu yanı
Tel: (212) 244 01 05

AĞUSTOS 2008 DEĞERLENDİRMESİ

Kapitalizmin görüntüleri sosyalizmin habercileridir” diyordu Bertall Ollman “Diyalektiğin Dansı” adlı yapıtında. Bu raporlarla aylık olarak çekmeye çalıştığımız görüntüler, kapitalizmin ülkemiz de dahil olmak üzere yarattığı çevresel ve insani yıkım ile yozlaşmayı göz önüne seriyor. Her ay çektiğimiz bu görüntüler, kapitalizmle yaşadığımız yüzyılların belki küçük ve yerel bir portresini ortaya koyuyor ama “diyalektiğin” ve evrenselliğin ölçeğine vurduğumuzda, içinde yaşadığımız için fark etmeden akıp giden bir tarihin, nasıl bir zaman dilimi içinde yaşadığımızın da ipuçlarını vermiş oluyor.

Burada temel aldığımız başlıklar insanı insan yapan, onun daha ileri bir düzeyde varlığını gerçekleştirmesini sağlayacak başlıklar ve kapitalizmin “çelişkilerinin” çok daha net göründüğü başlıklardan ziyade, çeşitli unsurlarıyla hile karıştırıp, yönlendirip gizleyerek gerçekleştirdiği saldırıları kapsıyor. Çok geniş anlamıyla (içine medya ve sporu da katarak) kültürel yozlaşmanın görüntülerini çekiyor.

Ağustos 2008 tarihi de acının, insani ve çevresel felaketlerin, savaşların yaşandığı bir tarih dilimi oldu. Antalya'da başlayan ve bir hafta süren orman yangını yaklaşık 10 bin hektarlık bir ormanlık alanın kül olmasına neden oldu. Yangın başlar başlamaz, aylardır liberal ekranlarını “yeşile” boyayıp, atmosfere gerçekleştirilen gaz salınımlarının yüzde yüzünü gerçekleştiren şirketlerin yöneticilerine açarak, bu şirketlerin ne kadar “çevreci” olduklarını ispat yarışına girmiş TV ekranı, bu felakette de “kamu”nun ve devletin sorumlu olduğunu ilan ediverdi. Çünkü yönetemez “kamu” elektrik tellerini ormanlık arazinin içinden geçirivermişti. Bu mesajın altında yatansa bir “özel teşebbüs” övgüsüydü. En çevreci olanlar yine “özellerdi.” Bu arazi bir özel mülk olsaydı veya bir özel müteşebbisin kullanımına açılmış olsaydı, bu müteşebbis kar sağladığı işletmesinin yok olmasına izin vermeyecekti elbette. Ama “kamu” insanları elektriksiz, susuz bırakmayayım diye işte telleri ormanlık araziye döşeyivermişti. Onun için çevreyi ve dünyayı yine korursa en iyi “kar hırsı” korurdu. Bu anlayışın somutlandığı ve iktidara dönüştüğü, ülke tarihinin ultrakapitalist ve neoliberal hükümetinin Orman Bakanı gazetecilerin 10 bin hektarlık bir alanın yandığı yönündeki soruları üzerine sinirleniyor: “Yanlış yerden bilgi alıyorsunuz, köylü yanan alanı nereden bilecek, şu an yanan alan 3 bin 500 hektar bir alan” diyerek, hayatlarını ormanda çalışarak geçirmiş ve yüzyıllarca yaşayan bir ortam olarak sürmesini sağlamış köylüye saldırıyor, yangın söndüğünde de 10 bin hektardan da fazla alanın kül olduğu ortaya çıkıyordu. Bir çevresel felaketi, özel girişim ve kapitalizmin propagandasına dönüştürmeyi başaran medyaya TUSİAD'ın akarsularımız da dahil olmak üzere “verimli” kullanılabilmesi için “özelleştirilmesi” gerektiğini haberleri düşüyordu. Ormanı, suyu özelleştirilmiş bir ülkenin “havası”na ne olacağı sorusuna yanıt arayacağımız metinleri yazmamız çok zaman almayacaktır artık. İnsanı ormansızlığa, susuzluğa mahkum eden kapitalizmin, onu soluksuzluğa mahkum etmeye kalkması, kendisini de soluksuz bırakacak mıdır acaba?

Özelin” kamulaştırılarak kutsanması her gün beynimize kazınırken “kamu”nun özelleştirilmesi veya kamuluğundan sıyrılarak özel bir şirketmiş gibi yönetilme çabaları da sürdürüldü. İMF ve Dünya Bankası'na verilen “sözlerle” çalışanların sırtına daha da ağırlaşarak binen süreç, TRT çalışanlarını zorla emeklilik veya sürgün baskılarıyla karşılaşmasına yol açtı. Haber-Sen yaşananları “TRT'nin gerici ve dinci kadrolaşmaya” olanak sağlamak için yaratıldığı yönünde yorumlasa da “gidenlerin yerine gelecek gerici ve dinci kadroların” temel özelliğinin neoliberal politikaları “kamu kurumu” içinde itirazsız uygulayıcıları olacakları da bir gerçek. Bir “insan hakkı” olan “çalışma hakkı”nın insanların elinden zorla alınması kapitalizmin ezberlediğimiz “görüntüleri”nden birini oluşturuyor. AB'ci liberal insan hakçılarının insanın bu en temel hakkı karşısında seslerini yükseltmelerini elbette beklemiyoruz. Bir “sömürge” inşasının son aşamalarına doğru ilerlerken, bu amacı engelleyecek herhangi bir “emek” talebinin “insan hakkı” olarak bunlarca nitelenmeyeceğini biliyoruz.

Çalışma hakkına başka bir saldırı Çalık Grubu'nun satın almasından sonra Sabah-atv'de yaşandı. Toplusözleşme masasına işverence çağrılan sendika görüşmelere başladıktan sonra, gazetecilerin sendikadan istifaya zorlandığı haberi gelmekte gecikmedi. TGS'nin ATV işyeri temsilcisini odasına çağıran patron Şerif Çalık sendikadan istifa etmesi gerektiğini, yoksa işten atılacağını söyledi. Bu görüşmenin sonucunda “temsilci” fenalık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı. Eylül ve ekim ayında yazar transferleri, büyük editoryal değişikliklerinin haberlerinin geldiği ortamda TGS “Artistlere milyonlar, bana, sendikaya ise tehdit yağıyor” açıklamasını yaptı. Doğrusu emekçi ile artist arasında yapılan bu kıyaslama tuhaftı. Patron ile emekçi arasındaki sömürü ilişkisinde “artistin” alacağı ücreti patronun emekçiye verdiği ücret ile “eşit” görmeyeceği ekonomi politiğin ilk derslerinden biridir oysa. Patron için “artist” ortaya koyduğu sermayenin “geri dönüşü” ve karı için bir garantiyi oluştururken, emekçinin ücreti “kardan” götüren bir masraf kalemi olarak geçer bilançolarına...

Medya dediğimiz heyulanın görüntüsü çizilirken “Taraf”sız olmayacağı da bu metinlerin izleyicileri tarafından tahmin edilebilir. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarına yaptığı alçakça saldırı ile liberal çevrelerin “takdirini” kazanan Rasim Ozan Kütahyalı “Özgürlüğün Çarpıntısı” adını verdiği köşesinde yazmaya başladı. Kütahyalı'nın görevi sadece köşe yazmak değil. Aynı zamanda gazetenin yakında yayımlamaya başlayacağı kültür sanat ekinde de yazılar yazacakmış. Liberal çevrelerin “tetikçi”lerini kullandıktan sonra “kültür sanat” alanında istihdam ettiği artık bilinen bir gerçek. Kütahyalı yazısıyla tetiği çekmiş ve işini bitirmiş “katil” olarak, ikinci bir eylemine kadar kültür sanat ekinde dinlendirebilir artık. Taraf'ın “katilleri” kollama aşkı burada da bitmedi zaten. ESP'nin hazırladığı ve Ergenekon ile 12 Eylül'ü ilişkilendirdiği ilanlarda bulunan Kenan Evren fotoğrafı gazetece sansürlendi. Bunu da “suçluluğu” kanıtlanmamış bir kişinin mahkum edilemeyeceği gerekçesiyle açıkladı. Ergenekon iddianamesindeki bütün telefon görüşmelerini, el altından aldığı bütün istihbaratı suçlu suçsuz ayırmadan harfi harfine yayımlayan bu “ceride”den beklenen bir hassasiyet! Liberal ve demokrat entelijansiyanın ikiyüzlülüğünün son göstergesi olarak niteleyip geçmekten başka bir söz kalmıyor.

Türkiye'nin medyası bu haldeyken “dünya” medyasının durumunun daha parlak olduğunu söylemeyeceğiz. Daha önce örneklerini binlerce kez gördüğümüz manipülasyonun bir örneği Rusya-Gürcistan savaşı sırasında gördük. Daha öncesi var ama en yakın örnekler olarak Irak ve Afganistan savaşları üzerine yapılan haberleri anımsamamız yeterli. “İliştirilmiş” gazeteciler, ellerine tutuşturulmuş metinleri, önceden hazırlanmış görüntüleri gazetelerine geçmişler, dünya şanlı bir demokrasi savaşının kahramanlarını alkışlamıştı. Ama çok geçmedi ki arkasından Ebu Gureyb ve yüzlerce görüntü de geldi. Reuters, Rusya'nın Gürcistan'da yaptığı insani yıkımı gösteren fotoğraflarda hep aynı konu mankenlerini kullanmaya kalkınca, burada kullanabileceğimiz en hafif tabirle işin “suyu” çıktı. Ve medya sonunda bunu da yaptı: Binlerce insanın öldüğü, binlerce insanın mülteci durumuna düştüğü bir savaşa insanları “güldürmeyi” başardı.

Enflasyon, hane halkı yoksulluk ve açlık sınırlarını hesaplayarak dahiyane hesaplamalara imza atan TUİK ülkemizde kültürel ve bilimsel faaliyetleri de ölçmeyi ihmal etmedi. Yaptığı istatistik bizlerin hep söyleyegeldiği bir sonucu verdi ve kendi yaptığı istatistiğe de itiraz edemeyeceğinden açıklamak zorunda kaldı. Ülkemizde kültürel bilimsel faaliyetler 2006 yılının ağustos ayına göre 2007 yılının ağustos ayına oranla yüzde 2.5 gerilemiş; hem de bu etkinliklerin yüzde 93.2'si ücretsiz gerçekleştirildiği halde. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yaptığı bir başka araştırma sonucunda 72 milyonluk ülkemizde, bakanlığın 1156 kütüphanesinde sadece 14 milyon kitap olduğu ve 10 bin kişide bir kişinin kitap okuduğu ülkemizde bir halk kütüphanesinin 63 bin kişiye düştüğü de ortaya çıktı. Bu arada aylık raporlarımızın bir başka kahramanı Kültür Bakanı, film festivallerine Bakanlığın desteği konusundaki açıklaması geldi: “Bütçe imkanları dahilinde veriyoruz.” Ama bu açıklama bir festivale milyonlarca YTL verilirken bir başkasına neden onun yarısı kadar bile olmayan ödeneklerin verildiği sorusunu açıklamaya yetmedi. Zaten Bakan'ın da bunu açıklama çabası içinde olduğunu kim iddia edebilir ki!

Ağustos 2008'de üzüntüyle karşıladığımız yitirdiklerimiz de oldu. Eleştirmen Fethi Naci'yi yitirdik. Uzun süredir ağır hastalığıyla mücadele eden eleştirmenimiz daha fazla direnemedi. “İnsan Tükenmez”in bu önemli yazarı Türkiye'de eleştirinin geldiği duruma da kısaca değinmemize vesile olsun. Özellikle hastalığından önce başlayan suskunluğunda büyük bir öfkeyi gizleme çabasının etkili olduğunu söylemek olanaklı. Edebiyatın, (romanın) piyasalaştırıldığı, azgın bir neoliberal cangıla dönen edebiyat dünyasında, eleştirinin kitap tanıtım faaliyetine döndüğü ve yayınevlerinin “tanıtım yazısı” paraları ödemeye başladığı bir döneme tanıklık etti. Onun edebiyatı “ciddiye alan”, ciddiye aldığı için de eleştiriyi önemseyen döneminden oldukça farklıydı artık her şey. Bir romanı eleştirmek için onlarca kitap okumak, romanı diliyle, anlatımıyla, tarihsel ve toplumsal özellikleriyle anlamaya ve çözümlemeye çalışmak gibi özellikler artık “eleştiriden” beklenen bir şey değildi. Birbirinin kopyası sözcüklerle yazılan kitap eki “tanıtım yazıları” yeterliydi.

Özellikle postmodernizmin edebiyata etkisi karşısında öfkelendiğini biliyoruz. Ama bu etkiyle mücadele edecek gücü de yoktu artık. Hep iyi edebiyatın yanında olmak istedi. Rauf Mutluay, Asım Bezirci ve kendisinin yarattığı bir eleştiri gibi eleştirinin savunucusuydu.

Yine bu ay yitirdiğimiz şair İlhan Berk için “Anadilini bilmeyen şair” nitelemesi gibi nitelemeleri edebiyat dünyasının büyük bir kısmını karşısına almak pahasına yapmıştır. Eleştirilerini eleştirdiğimiz zamanlar da oldu. Özellikle “izlenimci eleştiriye” fazla yaslanması en önemli zaafı olarak nitelenmelidir. Yine de şimdi edebiyat eleştirisinin bu kurak döneminde, onun kitaplarını raflardan alıp okumanın zamanıdır demek yanlış bir adres göstermek olmayacaktır. Onunla birlikte Cöntürk'ün, Bezirci'nin kitaplarını da...

2008 Pekin Olimpiyatları da bu ay başladı ve bitti. Şimdiye kadar yapılmayan bir uğurlama töreni bu olimpiyatlara katılacak sporcularımıza yapıldı. Taksim'de üstü açık otobüsle gezdirildi ve uçağa bindirildiler. Zaten Taksim sporcuların ve popçuların! Futbolcu ve sporcularımıza yaptırılan bu otobüs sefalarının ortaya çıkmaya başlamasıyla, başarısızlıkları başarı olarak gösterme çabalarının denk düştüğünü söylemek gerekiyor. Sonuçta olimpiyat kafilemiz de gönderildikleri gibi görkemli dönemediler olimpiyatlardan. Olimpiyatların amatör ruhunun ölümü onlarca yıl önceye rastlıyor; artık tekrarlamanın bir anlamı yok. Sporu yarıştan çok rekabete dönüştüren kapitalizm, olimpiyatları da parası olanın konuştuğu bir arenaya çevirdi. “Rekabet” sanılanın aksine sporun doğasında bulunmayan bir şeydir, hele “piyasa” hiç bulunmaz. Ama her iki kavram da artık sporun için de doğal karşılanmaya başlandı.

Ne diyelim? Kapitalizmin görüntüleri sosyalizmin habercileridir.

TKP KÜLTÜR KOMİSYONU

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu