EVRENİN KARANLIĞINI YOK EDEN MUM IŞIĞI

g.oftaş, hacettepe olmuş.

Temmuz 23, 2008 · Kategori: spor



gençlerbirliği oftaş kulübü
süper ligdeki abisi gençlerbirliği ile organik bağları olması hasebiyle diğer kulüplerce tff'den bir alt lige düşürülmesi istenmişti.
bugün fikstür çekilince,
tabloya bakarken dikkatimi birşey çekti. hacettepe isimli bir kulübü görünce ilk aklıma g.oftaş geldi tabiiki.
yeni ismi hayırlı olsun diyelim.
hacettepe efsanesi yeniden canlanır mı?
bekleyip görelim...

Not: İşin ilginci hiçbir yer de (ne tff nin sayfasında ne de basında tık yok) bu ndan bahsedilmiyor. maşallah kamuoyuna...

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Vakıfbank'ın yeni logosu

Temmuz 10, 2008 · Kategori: aktuel

Vakıfbank tüm kurumsal yapısı ile birlikte logosunu da değiştirdi. Sarı rengin daha da ön plana çıkarıldığı yeni logo da benim ilgimi çeken sarı B harfinin içerisine alelade yerleştirilmiş V harfi oldu. Bence eski logoyla biraz oynansa daha iyi olabilirdi.
Bu arada yeni kurumsal yapılanma için
Vakıfbank 5 yıl içerisinde 155 milyon ytl harcayacakmış. Umarım bu harcamaların içerisinde Bankomat'larda dahildir. Çünkü ne zaman para çekmeye kalksam ya bozuk ya da para yok.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi "Üç Maymun"un fragmanı

Mayıs 13, 2008 · Kategori: sanat

http://www.youtube.com/watch?v=_GS_j6p7VPs&NR=1

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Semih Kaplanoğlu Röportajı

Mayıs 8, 2008 · Kategori: sanat

Semih Kaplanoğlu'nu hepimiz biliyoruz. Herkes Kendi Evinde ile başlayan sinema sürecine Meleğin Düşüşü ile devam etmiş ve Taşra Üçlemesi olarak başladığı ve ilkini(zaman olarak sonuncu mu demeli) çektiği Yumurta ile şimdilik gündemde ağırlığını muhafaza ettiriyor.
Onun hem hayata bakışı hem de kendi içinde yaşadığı çözümlemeler hakkında benim baya bir bilgim oldu. Bu röportajı bilginize sunuyorum.
Okuduğunuz anda hem Kaplanoğlu'nun filmlerini merak edeceksiniz hem de birilerinin kıyasıya eleştirdiği bu filmlerin aslında çok şey anlattıklarının da farkına varacaksınız. Bence şimdiye kadar verdiği en iyi röportaj. Röportajın tamamı Aksiyon dergisinde yayınlandı.

-------------------------------------------------------------------------------------------

-Bugüne kadar yaptığınız filmlerden yola çıkarak Semih Kaplanoğlu’nun geçirdiği süreci nasıl okumalıyız?

Üniversiteye sinema eğitimi almak için girdiğimde 1980’li yıllardı. O dönemler anlamıyorduk ama şimdi tarihe baktığımızda yaşananların pek çoğunun darbe için hazırlandığını görüyoruz. Bütün öğrencilik hayatım (1980-84) bu faşizm ortamında geçti. O zamanlar düşüncelerim daha farklı kaynaklardan besleniyordu. Üniversite eğitimi aldığım yıllar, kaybetmiş ve hayal kırıklığına uğramış aydın topluluğunun sessiz kaldığı, sözlerin, düşüncelerin yeniden kurulduğu bir dönemdi. Okuldayken kısa filmler yapıyordum ve bitirir bitirmez uzun metraj çekmenin hayalini kurmaya başladım. Bunu gerçekleştirebilmem için 16 yıl geçti. Bu sürede film yaparak, hikâyeler yazarak, senaryo çalışmalarımla sinemanın içinde yer alarak meslekî anlamda sektöre yakın durmaya çalıştım. Dizi yönetmenliği, metin yazarlığı, kamera asistanlığı yaptım. Birçok işe girip çıktım ama hep film yapma merkezinde hayatımı örgütledim. 16 yıl boyunca insan çok şey biriktiriyor, söyleyeceği sözler, aktaracakları ortaya çıkıyor. İlk film de aslında bütün bu meselelerle dolup taşıyor. Ayıklamayı yapamazsanız zaaflar başlıyor.

-Herkes Kendi Evinde’de neydi anlatmak istediğiniz?

İlk filmimdi ve aidiyet meselesini ele alıyordu. Genç birinin hayatında karar vermesine dönük bir durumu anlatıyordu. Filmde otobiyografik bir öyküden bahsedebilirim. Ailemden biri 1940’ların başında Sovyetler Birliği’ne kaçıyor. 1990’ların başında Sovyetler çözülene kadar orada yaşıyor. O, ailede ölmüş gibi düşünülürdü. 1990’larda ondan mektuplar gelmeye başladı. Elli sene sonra, seksen yaşında dinç bir adam Türkiye’ye döndü. Onu ben karşıladım. Kendi tarihimizi dışarıda yaşamış biriydi ve beni etkiledi. Oradaki cesareti, yaşama tutunması… Savaş yaşamış, zor bir hayatı olmuş; ama sosyalist düşünceye inancını yitirmemiş. İki aya yakın beraber vakit geçirdik. Hayatına dair yaptığı sessiz sorgulamaya tanık olmak tuhaf bir deneyimdi.

AYDINLANMA SÜRECİM DEVAM EDİYOR

-Bu filmde içinize sinmeyen neydi?

Bu filmime karşı biraz acımasızım. Sorun, gerçeklik duygusunu çok fazla içinde barındırmaması. Gerçeği kuşatırken aslında onu yok etmesi. Hem içinde anlatmak istediğim çok şeyi barındırıyor hem de bugünkü sinema düşünceme göre farklılıklar içeriyor. Bir yandan da çok seviyorum; çünkü beni yola çıkaran film. Ama şu bir gerçek ki aidiyet meselesi, yurdun topraklarının neresi olduğu, uzakta kalmak, gitmek, gelmek gibi kavramların benim film yapma temalarımın içinde her zaman var olduğunu da gösteriyor. Bütün bunlar Herkes Kendi Evinde’nin de ne kadar bana ait olduğunun göstergesi.

-İkinci filminiz Meleğin Düşüşü’nde değişen neydi?

O dönem tam da Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu’nun filmlerini yaptığı yıllardı. Türk sinemasında yeni bir biçim ve bakış açısının geliştiği görünüyordu. İlk filmimden sonra 3-4 sene içerisinde çok daha geniş izleme ve düşünme sürecine girdim. Bu benim için insanın yeryüzündeki varoluşuna dair sorulara cevap arama hâliydi. Buna aydınlanma sürecim diyorum. Sinemanın da biçimsel ve içerik olarak nasıl bir hâle evrilebileceğini düşünmeye başladım. Bu sırada Meleğin Düşüşü çıktı ortaya. Aslında iki farklı hikâyenin kesişme noktası ve ayrışması üzerine kurgulanmıştı senaryo. Fakat kader noktasına ne kadar temas edebildi; kuşkularım var. Niyetim daha sade bir üslup, bize ait bir zaman duygusunu sinemada ele almaktı. Sekülerleşmiş hayatın, inançsızlığın ve nihilizmin duruşuna bir tür mesafelilikti. Daha soğuk bir zeminde gelişmiş bir filmdi bu.

-Bu film bir kırılma sürecinin de ürünü diyebilir miyiz?

Üretim süreci ve sonrasında aydınlanmam sürdü ve hâlâ devam ediyor Allah’a şükür. İlkeleri, anlattıkları meselelerle beni etkileyen severek izlediğim yönetmenler oldu hep: Tarkovski, Ozu, Bresson, Bergman, Dreyer, Kiyarüstemi, Mecidi… Bu isimler de sinemamdaki yaklaşımımı ele verecektir. Herkes Kendi Evinde’den sonraki filmlerimde maneviyat üzerine temellenmiş sinemanın izini sürmeye çalıştım. Seküler ve nihilist hayatın, aldığım eğitimin, yaşam biçimimin örtülerinden sıyrılma bu süre içinde kendi kendine gelişti ama kökleri geçmişe dayanıyordu. Meleğin Düşüşü bir tür manifestoydu benim için; kesme ve yeniden açmaya dair bir hamle.

ARTIK İYİLİĞİN HER ŞEYİ KUŞATTIĞINI BİLİYORUM

-Yumurta’ya gelecek olursak…

Genç bir şair hakkında, ‘Aydınlık gün’ adlı bir hikâyem vardı. 18-19 yaşlarındaki bir şairin şiire tutunarak taşradaki hayata karşı duruşuydu. Bence her şeyin çok çabuk çözüldüğü, değiştiği, dönüştüğü zaman diliminde 18 yaşındaki bir şairin şiir gibi marjinalleşmiş, kenarda kalmış bir şey üzerine direnmesi kahramanlıktı. Bunun üzerine bir senaryo yazmıştım. Sonra bu adam 40 yaşında olursa ne yapar diye düşündüm. 6-7 yaşında nasıldı diye merak ederek Yumurta-Süt-Bal üçlemesinin senaryolarını yazmaya başladım.

-Yumurta’nın diğer filmlerden farkı nedir sizin için?

Yumurta bundan sonra yapacağım filmlerin, içsel, ruhsal, metafizik anlamda ilk örneği gibi geliyor bana. Film, oyunculuk yönetimi, görüntü, sanat yönetimi, kurgusuyla belli bir kıvam içerisinde ortaya çıktı. Maneviyatta ilerledikçe ve bilgiye kavuştukça, ruh ikliminiz renklendikçe bütün o hislerin filme ya da seyirciye geçmesi için yeni yollar arayışı başlıyor. Bunları Allah rızası için yapabilir miyim gibi bir eşikten bakmak ve sorumluluk içinde hareket etmek daha önce benim bilmediğim bir şeydi. Bu hâl, insanı incelten ve sanatını dünyevî ya da materyalist olana değil de evrenin gerçek sahibine doğru tevekkül içerisinde yönelten bir şey.

-Büyük bir özgürlükten bahsediyorsunuz sanki…

Evet, bir ayağı burada diğeri ahirette. Buradaki temel mesele, inancı ve bu hâli yaptığımız işe nasıl yansıtabilir, filmdeki karakterleri nasıl bu şekilde ele alabilirizdir. Bunu düşünüyorum, böyle yapmaya çalışıyorum en azından niyet ediyorum diyeyim. Kötülük kavramı, şiddetin yüceltilmesi, dünyevî olanın kutsanması... Ben şimdi biliyorum ki iyilik hepsini kuşatır, kavrar ve aslolan budur. Karakterlerin içindeki kötülükten ziyade iyilik duygusu, gerçek sahipleri ile olan ilişkilerindeki kesiklilik ya da süreklilik artık beni senaryoda daha çok ilgilendiriyor. Her film projesinde daha çok bu konulara yoğunlaşmam gerektiğine inanıyorum. Yaptıklarım düşündüklerimin, hissettiklerimin gerisinde kalıyor. Bunun için çok fazla pratik yapmak gerekiyor.

AMACIM, DÜNYEVİ HAYATTA KOŞTURANLARA BİR AN DOKUNABİLMEK

-Sadece dünya sinemasında değil Türk filmlerinde de kötülüğe, nihilizme vurgu var. Özellikle sizin ekolünüzdeki yönetmenler arasında. Sosyal hayatta da nihilizme meyil var. Kötülüğe evriliyoruz düşüncesi hâkim insanlarda. Bu belki de dönemin insanlık problemi. Ne dersiniz?

Demek, çok kötü yaşanıyor ki hayat, bu filmler ortaya çıkıyor ya da özenme hâli hâkim. Bu esasında akleden kalpten uzaklaşmakla ilgili. İnsan merkezli medeniyetin, insanı getirip bıraktığı yer burası. Aczimizi bir bilsek... Kalbi olandan uzaklaşıp, nefsin yükselişi gördüğümüz. Bütün dallardaki sanatın nefsanileşmesi. Bir yerde de sanatın içindeki zanaat fikrinin yok olması. Dolayısıyla adabın ve geleneğin ortadan kalkması.

-Kötülüğe daha meyilli olan nefis artık daha ön planda ve görünür. Kötülüğe vurgu ve onun ardındakini görememe, gerçeğin nefisten yani kötüden ibaret zannı bununla alakalı belki de...

Nefsani bir medeniyet içerisine yaşıyoruz, iyiliğin aşağılandığı… Bu dünyada diri, uyanık olmamız gerekiyor. Tevhidi ve rıza meselesini, meşgul olduğumuz işi ne için yapıyoruzu hep hatırlamak ve bilmek gerekiyor. Aksi takdirde farkına varmadan nefsani alana kayıyor ve şuursuzlaşıyoruz. Dünyaya gelmeden önce Rabbime verdiğim sözü, sorumluluğu bilerek hareket etmem gerektiğine inanıyorum. Tabii ki hatalar da yapacağız. Fakat bizi her zaman doğru yola çekecek bir şey vardır içimizde. Fıtrî olana kulak verdiğimiz sürece yanlış da yapsak doğru yola gireriz. Film yapmak da benim için böyle bir şey. Böyle bir şey oldu.

-Nefsi hayatlar aynı zamanda maddi olana ilginin de sebebi. Sizin nesneler dünyasının ardına bakma çabanız burada daha anlamlı görünüyor sanki.

Görünen dünya bizim için, biz de Allah için varız. Her şey bizim içinse eğer bu iyiliğin de çok önemli bir göstergesi. Zamanla değişimin, aynı hikâyenin farklı biçimlerde anlatılması olduğunu anlıyorum. Nefsani dünya içinde kendimizi ve etrafımızı nasıl koruyabileceğimiz gibi kaygılar benim yapmaya çalıştığım sinemanın içinde duran şeyler. Çabam bunları didaktik olmadan, ders veren ya da kendi inancını dayatır bir hâle düşmeden filmime taşıyabilmek. Dünyevî hayat içerisinde koşturan, çabalayan insanlara bir an dokunmak. Çünkü herkes kendi fıtratını bir yerde, bir şekilde hissedecektir. Bugün yapabileceğimizin ancak böyle bir tutum olabilir. Bunu nasıl estetize edebiliriz? Kendi dilimize dönüştürebiliriz? Nasıl kaynaklardan okuma yapmalıyız? Bunlar da sorularım.

-Sinemada çok da örneği olan bir şey değil bu…

Hiç değil.

-Sizin tavrınız Batı kaynaklı sinema sanatına fikrinizi giydirme, ona temasınızla dönüştürme çabası diyebilir miyiz?

Benim sorum şu: Sinema için farklı bir estetik nasıl oluşturabiliriz? Mesela bir karakteri idealize etmek, ikon hâline getirmek ya da tutku noktası hâline dönüştürmek gibi görsel unsurlardan kaçmak. Suretle ya da şirkle ilgili meseleler burada önemli. Filmde bunları es geçmeden, düşünerek hareket etmemiz gerekiyor. Ne kadar elimden geliyor bilmiyorum ama bunlara dikkat ediyorum. Bizi dünyevî değil de manevi olana yaklaştıracak bir sinema nasıl yapabiliriz diye düşünüyorum.

ZAMANLA ÖLÜMÜ PERDELİYORLAR

-Sinemanın temel aracının zaman olduğunu düşünüyorsunuz. Aslında dünya algımızın değişmesi biraz da zaman algımızın değişmesine paralel. Ne dersiniz?

Ben gençken ve çocukken daha farklı bir zaman ritminde yaşadığımı hatırlıyorum. Bu Türkiye’nin o dönemiyle de alakalı. Bugünlerde sadece farklı zamanlaşma değil mekânlaşma da var. Yaşadığımız şehir çok hızlı ve korkunç değişiyor. Değişime karşı değilim; ama dünyevî olanın nişanesi gökdelenler, mekânların ve zaman kavramındaki dönüşüm bizi dünyevî olana perçinlemeye yoğunlaşıyor. Amaç, ölümü perdelemek. Bizi zamanla uyuşturarak hiç yaşlanmayacağımızı, ölmeyeceğimizi düşündürüyorlar. Bulunduğumuz anı eğlenceye dönüştürerek, kendi varlığımız üzerine düşünmemize mâni oluyorlar. Bu ne kadar sistemli yapılıyor emin değilim; ama bize olan bu. İnsanın yalnızlık içerisinde yaptığı tefekküre, iman ve ibadetine mâni bunların hepsi. Yalnızlığın iç özgürlüğü, deneyimi ve o zaman dilimi yok sayılarak yoklaştırılıyor. Çünkü bütün sistem; televizyon, internet, bilgisayar buna evriliyor. Bunlar kötünün empoze edildiği şeyler midir, kendileri bizatihi kötü müdür, ideolojik aygıtlar mıdır? Bunlar hakkında çok şey söylenebilir. Ama bu mezalimi kendimize reva görüyor ve öyle yaşıyoruz. Bu önemli bir ilerleme ya da modernleşme diye algılayabiliyoruz.

-Ya sinemadaki zaman?

Sinemadaki ya da sanattaki zaman kavramının ben insanın yalnızlık, iman, ibadet ve kendi zamanına yakın olduğunu düşünüyorum. Zamanı daha yavaş ve durgun bir biçime sokmak belki seyirci için çok kolay tahammül edilecek bir şey değil. Çünkü hareket hâlinde olmaya güdüleniyor sürekli ve alıştığı zamanı tercih ediyor. Ama ritmi durdurduğunuzda zaman algısındaki açılan farklılık yeniden dikkati sağlayabilir diye umuyorum.

-Mekân ve zaman arasında bir paralellik var sizin filmlerinizde. Yumurta’da da sanki zamanın tasviri mekânlar…

Mekânları biraz zamansızlaştırma çabasına giriyorum. Ortam, kostümler, nesnelerle de bunu yapmaya çalışıyorum. Şu tarihteyiz yaklaşımından ziyade şimdiyi de geçmişi de içinde barındıran bir yapı kurmak çabam. Geçip gitmeyecek bir hâl yaratmanın insanların hayat tecrübelerine daha fazla dokunacağına inanıyorum. Yumurta’da metaforik anlamlar var ve bu sembolik yapı kendiliğinden oluşmadı. Filmin içinde sembollerin o şekilde ele alınması gerektiğini ve katmanların her filmde olması gerektiğini düşünüyorum. İçimizde bir gurbet duygusu var. Bu sadece dünyevî hayatla sınırlı değil. Neden hep çocukluk ya da geçmiş zaman özlenir? Bu aslında bizim fıtratımızda var. Biz belki de kâinat yaratılmadan önceki hâli hatırlıyoruz. Sevgiliye, cennete, O’nun cemaline, sevgisine özlem. Bu duygu bizim içimizde belki bunun için var. Bu hisleri mekânlarla ve nesnelerle bir tür çağrışıma tabii tutabiliriz.

-Yumurta, Süt ve Bal üçlemesi sondan başa doğru ilerliyor. Filmin içinde de zamanın katmanlaşması var. Ölü Anne ile geçmiş zamandan şimdiye atılan bir ağ var sanki. Bu tavır bahsettiğiniz sinemada İbn Arabi zamanına yaklaşma çabanıza paralel mi?

Bir insanî zaman var ve bu artık nefsanî zamana eşdeğer. Bir kozmik zaman var kâinata ait ve onu kapsayan başka bir zaman daha var. Bu iç içe geçmiş zamanlar arasında nefsanî olandan çıkarak kozmiğe yaklaşmanın telaşındayım. Sinema kendi zamanını oluşturuyor. Bu kadar zamanla alakalı bir sanatın içinde Müslüman inancı, hayat biçiminden doğan zaman algısı sinemadakiyle nasıl örtüşebilir. Bunun üzerine ciddi manada düşünmek gerekir. Daha önceki millî ya da ulusal sinemada bunun ihmal edildiğini görüyoruz. O yüzden buna dikkat çekmek istiyorum. Biz her gün beş defa başka bir zamana gidip geliyoruz. Busüreçte yaşadığımız zaman kavramı bence önemli bir ipucu. Mesela namaz kılan bir insan ya da dua eden bir kadın… Bu bir şey ifade etmiyor, önemli olan biz onun zamanına nasıl sızabiliriz? O hâli nasıl anlatabiliriz? Kendi beş vakit deneyimimizle filmdekini birbirine yakınlaştırmamız lazım, yoksa diğeri sadece şekil olarak kalır ve burada manevi sinemadan bahsedemeyiz. Bunu başaran yönetmenler var, Tarkovski gibi. Allah inancı çok önemli bir çıkış noktası. Bunu dile getirmeyenleri minör sanatçılar olarak görüyorum. Dünyada varlık sebebimizi biliyoruz, bunların kaale alınmadığı noktadan önemli bir şey çıkmayacaktır.

YENİ BİR ŞEY SÖYLEMENİN YOLU YENİ BİR EKONOMİK SİSTEMDEN GEÇİYOR

Herkes Kendi Evinde benim yapımcısı olmadığım bir filmdi. Bu deneyimden sonra anladım ki filmlerimin finansörü ben olursam kendi zamanımı daha fazla kullanabileceğim ve istediğim gibi çalışabileceğim. Bunu sağlamak için filmlerimi kendi kaynaklarımla çekmeye başladım. Birçok şeyi yeniden öğrenmem gerekti. Yapımcılık bence çok önemli; çünkü her şeyin reytinge, gişeye, paraya tahvil edildiği bir zamanda ticarî olana sırtınızı yaslamadan, başkalarının ekonomik algılarına, piyasa düşüncelerine mahkûm etmeden bütçeniz film çekmeye nasıl el verir gibi içinde ahlâkî meseleleri de barındıran bir tavır. Film yapmak aslında ahlâkî de bir tavırdır. Film yapmak örgütlenmektir. Bizim örgütümüzün çekirdeğinde Orçun Köksal, S. Hande Güneri, Leyla İpekçi, Tülin Özen, Rüya Arabacı, İmad Ağababa, Özgür Eken gibi insanlar var. Bir sinemanın yapılabilmesi, yeni bir şeyler söylemenin yolu yeni bir ekonomik sistem kurmaktan geçiyor. Yaptığınız film ikincisini çekecek gişe geliri getirmiyor size. Ben de bu konuda uluslararası fonlardan destek almaya yöneldim; ama bunu yaparken güdüme girmemek, kimliğinden, söyleyeceğin sözden taviz vermemek önemli. Aksi takdirde kendi toplumunla ilişkini başka türlü ele almaya başlayabilirsin, senden beklenenlere dair bir düşünceye girebilirsin. Birçok risk barındırıyor, dikkat etmek gerekiyor.

 

röportajın linki:
www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=29595http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=29595">www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=29595>

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

İki siyah leke ve mea culpa

Mart 12, 2008 · Kategori: aktuel

 

M.NACİ BOSTANCI'NIN ZAMAN GAZETESİNDE ÇIKAN MUTLAKA OKUMANIZ GEREKEN YAZININ TAMAMI:

 

İki siyah leke ve mea culpa
Yerde boz renkli toprağın arasına karışmış yeşil ot parçaları. Öndeki, toprağa kapaklanmış yaşsız bir çocuk. Beş mi, yedi mi, on mu? Yaşı ne tayin eder ki? Arkada nihai anı kollayan bir akbaba... Sabırlı. Genetik kodlarına yazılı içgüdüsüyle beklemesini biliyor.
 

Kâğıdın, ışığın, merceğin, arkasındaki insan gözünün tuhaf bileşiminden teşekkül eden bir fotoğraf üstünde iki kara leke. Biri dermansız bacakları üzerinde duramayan, açlığın uğursuz elinin can soluğunu soğurduğu küçük bir çocuk, diğeri risksiz avlarının ardında zaman bıçağını kullanan savanların fırsatçı yırtıcı kuşu... Fotoğrafçı bu arada ne yapıyor dersiniz? Bu "muhteşem" resmi çekip gidiyor mu? Belgeselciler gibi, doğaya müdahale etmemek gerek mi diyor? Çocuğun akıbetindeki belirsizlikten onu anlıyoruz. Doğa? O çocuk doğanın bir parçası demek ki.

Yıl 94 ama ne önemi var, çocuk gibi fotoğrafın da yaşı yok. Fotoğraf gösterdiği anla birlikte artık tarihsiz bir anlatı. Fotoğrafın öncesi uzun bir hikâye, sonrası ise kısacık olmalı. Sonrasını düşünmeye başladığınızda insanlığınızın duvarına tosluyorsunuz.

Fotoğraf Somali'de Birleşmiş Milletler'in yardım kampının birkaç kilometre ötesinde çekilmiş. Fotoğrafçı , bu fotoğrafıyla Pulitzer ödülü almış. Herhalde şık bir salonda ödül verilirken bu fotoğraf duvara yansıtılmış, bol bol alkışlanmıştır.

-Öyle olur. Gözyaşları dökülür, insan olduğumuzun ölümsüz delili merhamet bir iç çekişle birlikte aşikâr kılınır ve hayat devam eder.- Carter ise Somali'de gördükleri dolayısıyla içine girdiği depresyondan kurtulamayarak üç ay sonra intihar etmiş. Carter belki -gecikmiş bir şekilde- kendi bedenini fırlatmak istemiştir akbabanın önüne, belki yaşatmak için yaşama kapılarında yorgun ve çaresiz kaldığı bir anda, bu son teselli sığınağına çekilmek istemiştir. Miş miş miş...

Fotoğrafı gördüğüm anda bakıp geçmiştim, sonra dönüp yeniden baktım, sonra yeniden. Biraz sonra başka işlerle uğraşırken fotoğrafın uğursuz bir kara leke gibi hafızama yerleştiğini anladım. Her türlü işi bırakıp yeniden fotoğrafa döndüm. BM görevlileri, bu fotoğrafın ardından çocuğu aramışlar. Fotoğraf bize bakmayan, bize bakamayacak olan o çocuğu anlatıyor. Adı bilinmedik, adı olmayan, Somali denilen ülkede üzerine bastığı, hayır hayır üzerine yıkılmak üzere olduğu toprakla arasında sadece ton farkı olan o çocuğu... Somali'de açlıktan on binlerce insanın öldüğünü biliyoruz. "Bilgi"! Bilgi ne işe yarar, sayılara çevrilmiş bu bilginin bize söylediği ile fısıldadığı arasındaki farkı anlamak için bilgiden ötesine ihtiyacımız var. Peki, teselli bulalım, on binlerce insan ölmüş, açlıktan, evet açlıktan insanlar ölebiliyor, bu çocuk da o sayıya dâhildir herhalde. Buyurun bir parça rahatlayalım, o fotoğraftaki leke şimdi on binlerin içinde küçük bir nokta. Bir kişi öldüğünde dramatik olan etki, on binler telaffuz edildiğinde kendini tekrarlayan bir bıkkınlıkla yok mu oluyor acaba? Sayıların bolluğu hepimizi seyircisi olduğumuz bir savaşın ön cephesindeki doktor durumuna mı getiriyor? Elbette vicdanımız var, ama bütün sedyeler dolu, bütün kollar ve bacaklar kopuk, her yerde son nefesini verenler. O doktor nasıl ölenlere yabancılaşıyorsa biz de öylece "on binlerin" telaffuzundaki yabancılaştırıcı etki ile fotoğrafa karşı bir emniyet mesafesine çekilebiliriz. On binler sözü, o insanları "birey" olmaktan çıkartıp, birbirinden farkı olmayanların "türüne" dönüştürüyor. Hâlâ Afrika'da siyah derililer var değil mi, öyleyse hayat sürüyor dostum, o çocuk başkalarının derisi altında yaşıyor ve bizi, hepimizi masumlaştırıyor.

Zihni egzersizler gerçeğin üstünü örtebilir mi? Çıplak gerçeğin yerine kelimeleri koyabilir miyiz? Dünyanın bütün dil dağarını terazinin bir kefesine koyuyorum, diğer kefeye de o çocuğa uzatılacak bir bardak sütü, bir dilim ekmeği, bu kefe ağır basıyor. Arka plandaki topraktan kulübeleri görüyor musunuz? Onlar yoksulluğun en uzak ucunda duran karanlığın fenerleri. Yokluğun, yoksulluğun meşum habercileri. Belki evi oralarda çocuğun. Ama evle çocuk uzak diyarlara savrulmuşlar. Annesi diyorum, sağ olsaydı gözyaşlarıyla, kanıyla beslerdi çocuğunu. Babası, böylesi bir ölümle elbette baş edecek bir hayatla kucaklardı onu.

Fotoğrafa dokunuyorum. Yılları ve mesafeleri aşamam çocuk. Yine de bu beni kurtarmıyor. Seni böylesine diz çöktüren hikâyeyi bilmem beni kurtarmıyor. Evet, senin ülkeni sömürdüler, senin atalarını köle yaptılar, vurdular, öldürdüler, topraklarını talan ettiler, emeğini kanla, ateşle kendi ekmeklerine katık yaptılar. Senin tarihin zincirlerin, esaretin, en acımasız sömürünün tarihi... Bugün orada bir lokma ekmekten yoksun öylesine yıkılmanın nedeni topraklarının bereketsizliği, senin yol yöntem bilmemen değil. Sen atalarından zorla çalınmış bir geçmişin bedelini ödüyorsun. O akbabadan çok daha önce senin ülkene yırtıcı pençeleri ve gagaları, askerleri, topları, tüfekleri olan başkaları geldiler. Onlar bu akbabadan daha zalimdiler. Akbaba bekliyor, onlar beklemediler. Sen bunları bilmiyorsun doğru, ben biliyorum, ama bunu bilmek beni kurtarmıyor çocuk. Sen orada öylece dururken ben yanında olmalıydım, bu küçük dünyada bir yerlerdeysem, soluk alıyorsam, elimde ekmeğim, sana koşacak gücüm varsa bunu yapmalıydım. Kimseyi suçlamıyorum, sömürgecileri bile, çünkü onların varlığı vicdanımın üstüne çektiğim perdeye dönüşmemeli, beni beraat ettirmemeli, masumiyetimi teminat altına almamalı. O fotoğrafı gördüğüm andan beri biliyorum ki, hiçbir mazeretle, gerekçeyle kaçamayacağım şekilde bu benim suçum. Mea culpa.

Masanın üzerindeki fotoğrafa bakarken zihnimde bir başka fotoğraf beliriyor. Tanzanya'da Dar-es Selam'da bir mezar. Gölgeleri de dalları gibi birbirine karışmış iki keşanot ağacının altında. Bir Türk okulunun girişinde...

O mezarda Erzurumlu Erkan Çağıl yatıyor. Erkan Çağıl'ın, nam-ı diğer Hakan Usta'nın gülümseyen yüzü sisler içinden geliyor, berraklaşıyor. Çağıl'ın Afrikalı çocuklara geçmişlerinin uzantısı olmayacak onur dolu gelecekleri için kurduğu okulun beyaz duvarları artık onun gülümsemesi, biliyorum. Erzurum'dan Tanzanya'ya, Afrika'nın yüreğine uzanan o ele, şimdi bu Afrikalı çocuğun resmine bakarken ben de tutunuyorum. Benim elim de bir siyah el, yorgun ve terli. Ben gidemedim ama çok önceden Çağıl gitmiş diyorum o fotoğraftaki çocuğun, onun kardeşlerinin üstüne bir rahmet bulutu olmak için. Çağıllar gitmiş diyorum. Erkan Çağıl'ın mezar resmini bu Afrikalı çocuğun resminin yanına koyuyorum. Mea Culpa. Sözlerin yapamadığını o mezar yapıyor, "mezarlardan bile yükselen bir bahar" olabileceğini görüyorum. Hâlâ suçluyum, ama umudum var!

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yılmaz Karakoyunlu'nun gündeme dair ilginç tespitleri

Şubat 7, 2008 · Kategori: politik

Prof. Dr. Yılmaz Karakoyunlu Aksiyon dergisine verdiği ropörtajda ilginç tespitlerde bulunmuş. bu tespitlerden ilginç olanlarını ekledim. Yazının tamamını Aksiyon dergisinden okuyabilirsiniz.

Rakipsiz bir siyasi lider hâline geldi(Erdoğan için diyor). Bundan önceki başbakanlar için kullanılan sıfatlardan hiçbiri Tayyip Bey için kullanılmıyor. Tayyip Bey için kullanılan bir sıfat var ki, bundan evvelki liderlerin hiçbiri için kullanılmadı, Atatürk dahil. O da karizmatik. Bu kelime ne anlama geliyor bilmiyorum, lügatlere baktım. Ama gündelik hayatın ölçüleriyle algıladığım bir tarif var ki o da şu: Karizmatik olma, başkalarının düşünüp ortaya çıkarmak istediklerinin mümkün olmadığı zamanlarda, birisinin sizin zihninizden geçen şeyleri önceden görüp ortaya çıkarması, bize teklif ettiğinde de itirazsız kabul edeceğimiz mahareti sergilemesi demektir. Yoksa kaşını yukarı kaldırarak bakmak değil.

Tayyip Bey’de bir iktidar kullanma mahareti var. Tayyip Bey muktedir adam. Tayyip Bey sadece sayısal olarak iktidarda değil, muktedir olduğu için de iktidarda. Ertuğrul Özkök diyor ki, yüzde 47 şımarıklığı var. Hayır, böyle bir şımarıklığı yok adamın. Yüzde 25 oy alsa da böyle bir şey yapacaktı. O bulunduğu konumun kudretini kullanabilecek karakterde birisi. Bu vasfıyla dikkat çekiyor. Bu vasfıyla yalnızca husumet çekmiyor, aynı zamanda takdir de topluyor.

Tayyip Bey’le beraber iktidarda ismi zikredilenler kimlerdi? Tayyip Bey’in kendisi. Abdullah Bey, Abdullatif Şener, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu. Şimdi kim var? Sadece Tayyip Bey var. Abdullah Gül’ü Çankaya’ya gönderdi. Abdüllatif Bey, üniversiteye hoca oldu. Beş yıl müddetle içişleri bakanlığını yapan Abdülkadir Bey listede yok, Bülent Arınç da ortada yok. Şimdi sessizlik diye gördüğünüz şey zaman içerisinde göreceksiniz tesirsizliğe dönüşecek. Tayyip Bey ürkülen adamdan korkulan adam hâline geldi. Ben sizden ürküyorsam sizinle temasımı sınırlı tutarım. Siz bana bir tokat atarsanız ben de size iki tokat atarım. Ama korktuğunuz zaman beni yok edebilirsiniz demektir bu, ben de mukabilinde belimde tabanca taşırım.

Tek kelimeyle onu söylüyorum. Bu sadece iktidar sahibi değil muktedir bir adam. İktidarın başındaki değil, muktedir. Sayın Başbakanımız Tayyip Bey, muhalefette de olsa beraberinde getirdiklerinin nazarında gene muktedir adamdır. İnsanlar bunu bu tariflere ulaştıramadığı için tek bir kelime buldu, karizmatik adam. Muktedir kelimesinin siyaseten tartışmadaki yeri hakkında fikri olmadığı için Batı’dan ithal bir kelimeyle Başbakan’a bir şahsiyet kazandırdığını zannediyorlar. Tarifini veremediğiniz şahsiyet iğreti durur. Tayyip Bey, bu şahsiyetine yakıştırılan tarifin halkın nazarındaki yorumundan daha önemli olarak kendi yorumunu hâkim kıldı. Muktedir bir adam olduğunu ortaya koydu.

Tayyip bey sadece muktedir değil, aynı zamanda müdebbir. Tedbirini alan bir kişi. Üç koldan gelecek olanı tek kola indirecek şekilde gerekli önlemleri alıyor. En ufak bir şekilde ikinci unsurla ilgili ihtilaf yaratmıyor. “Ben iyi bir boksörüm, bir kişiyi deviririm daima” diyor. Şimdi karşısında bir tane var, onunla mücadele edebiliyor. Bu arada dikkat ederseniz baroların vs. söyledikleri gündem dışı kaldı.

AKP’nin uyguladığı siyaset, genel ve geniş anlamda topluma karakteristik hüviyet kazandıramaz. Çünkü içeriğinde ekonomi yok. Çünkü kendinden yana davranıyor, kendi kadrosuna duyarlıdır. Genel anlamda toplum, kendi içeriğinin oluşturulmasında son derece hassastır ve konuya hâkimdir. Bu nedenle AKP kadrosunun toplum oluşturma hedefi bana göre geniş tabanlı sonuç sağlamaz. Çünkü AKP topluma hüviyet kazandırmayı değil seçim sandığında kendisine oy verilmesini istiyor. Bu mantıkla toplum değeri oluşturamazlar, ama kendi etraflarında kilitlenmiş geniş bir kadro yaratırlar.

Türkiye’de içişleri bakanları ikinci başbakandırlar. Bakanlar kurulunda pâye başka şeydir, mertebe başka şey… Türkiye’de öyle başbakanlar görülmüştür ki bunlar dağ gibi adamlardı. Gazi bile, İsmet Paşa bile bunlar karşısında sadece temkinli değil tedbirli davranırlardı… Şükrü Kaya, Recep Peker, Refik Saydam, Hilmi Uran, Şükrü Sökmensüer bunun örnekleridirler… Beşir Atalay Cumhuriyet tarihinde Şükrü Kaya’dan sonra gelmiş en önemli içişleri bakanıdır. Bu üslupta bir İçişleri Bakanı son 25 senedir görülmüyordu. Beşir Atalay eski CHP dahiliye vekilleri üslubunda biridir…

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Taha Kıvanç müstearıyla yazan Fehmi Koru'dan ilginç bir "Ergenekon" yazısı... Okumanızı tavsiyle ederim.

Ocak 29, 2008 · Kategori: aktuel

Yazının asıl linki:

Acaba savcılar tutuklu Veli Küçük ile ilgili olarak ülkemizin en büyük zenginlerinden Hüsnü Özyeğin'le de görüşecekler mi? Gazeteciliğin olmazsa olmazı sayılan 'fikri takip' artık kimsenin umurunda olmadığı için, sormaları gereken soruyu gazeteciler sormuyor çünkü...

En iyisi Hüsnü Özyeğin'e buradan sorayım: Veli Küçük ile nasıl ve nerede tanıştınız, kendisini hangi özellikleri sebebiyle önce yönetim kurulu üyesi, sonra ortak yaptınız? Bankanızı Yunan Kilisesi'nin de ortağı olduğu bir şirkete satarken aldığınız söylenen Genelkurmay izninde Veli Küçük mü aracılık yaptı?

Aslında Davos'u izleyen gazeteciler Hüsnü Özyeğin'i görmüşler. Dün, Hürriyet'in ekonomi sorumlusu Davos'tan izlenimlerine Hüsnü Bey'le başlamıştı. Okuyalım:

“Sıkı güvenlik kontrolünden geçip içeri girdiğimizde ilk karşılaştığım isim Fiba Holding'in patronu ve National Bank of Greece'e (NBG) sattığı Finansbank'ta halen yüzde 10 hissesiyle Yönetim Kurulu Başkanlığını da yürüten Hüsnü Özyeğin oldu: / 'Davos'a rahmetli Turgut Özal'la birlikte gelirdim. 20 yıldır hiç uğramamıştım. Bu yıl katılmak benim için çok yararlı oldu. Davos toplantıları bambaşka noktaya gelmiş.' / Hüsnü Özyeğin'i en çok heyecanlandıran olaylardan biri, ABD'nin ünlü Harvard Üniversitesi'nin Başkanıyla ikili görüşme fırsatı yakalaması olmuş: 'Harvard mezunu olmama rağmen randevu alabilmem imkânsız gibiydi. Davos'ta bu fırsatı buldum.”

Herhalde işadamının neşesini Davos'ta kaçırmak istememiştir Hürriyet. Finansbank'ın yeni sahipleriyle tanışmak için gittikleri Atina'da, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak üzere eğitilmiş gözleri, Türk bankasının yeni sahibi NBG'nin merkez binasında asılı tablolardaki 'Türk düşmanı' ırkçı mesajları da görememişlerdi... “Görmüşlerdi de yazmadılar” dememi beklemiyorsunuz herhalde.

Türkiye'nin en büyük zenginlerinden biri olmak bu kadarcık bir imtiyaz sağlasın (mı) artık...

Finansbank'ın yeni sahibi 'National Bank of Greece' (NBG) Yunanistan'ın en eski ve en büyük ticari bankası. 1841'de kuruldu, 1880'den bu yana Atina'da borsaya kote durumda. Bankanın hisseleri 1999'dan beri New York borsasında da işlem görüyor. En önemli özelliği NBG'nin, Yunan Kilisesi'nin de ortağı olması. Yönetim kurulu başkanı Takis Arapoglou; yönetim kurulunda Yunan Kilisesi'ni -biri sivil diğeri cüppeli papaz olmak üzere- iki Kilise mensubu temsil ediyor.

Hüsnü Özyeğin için “Türkiye'nin en büyük zenginlerinden” derken kişisel ve keyfi bir tespitte bulunmuyorum. Her yıl dünyanın en zenginlerinin listesini yayımlayan ünlü 'Forbes' dergisi, 2006 yılında Hüsnü Özyeğin'i 512. sıraya oturtmuştu. Bir yıl sonra 263 sıra birden atlayıp 249. sıraya kuruluverdi Hüsnü Bey. 2005 yılında ise 1 milyar doları bulan servetiyle Forbes'ta 620. sıradaydı. Yunanlıların sahip olduğu bankaya yönetim kurulu başkanı olmasını sağlayan satıştan sonra, servetinin 3 milyar dolara ulaştığı söyleniyor; bu yıl listede herhalde çok daha yukarılarda yer alacaktır.

Böyle biriyle askerlikten emekli Veli Küçük arasında nasıl bir ilişki olabilir Yarabbi? Aslında bu sorunun tersini de sormak mümkün: 'Gayr-ı milli' olan her şeye tiksinti duyan Veli Küçük gibi biri, taş gibi Türk bankasını Yunan Kilisesi'yle irtibatlı şirkete satan Hüsnü Özyeğin'le nasıl ortaklık yapar? Hele bir ara yaygın biçimde konuşulduğu üzere, bu satışa ters bakan Genelkurmay'ı ikna etme görevini nasıl üstlenir?

Davos'ta ben de olsaydım, “Harvard-Marvard” karıştırmasına müsaade etmez, bodozlama bu soruyu yöneltirdim Hüsnü Özyeğin'e... Belki de Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar Veli Küçük'e aynı soruları yöneltiyordur da, cevabı onlardan alırız.

Milliyet gazetesinde 27 Mart 2001 tarihinde Eylem Türk imzasıyla “Susurluk paşası marketçi oldu!” başlıklı bir haber yer almıştı.

Okuyalım: “Giresun Jandarma Bölge Komutanı olduğu dönemde adı Susurluk skandalına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Fiba Holding bünyesinde faaliyet gösteren Endi Tüketim Malları Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye yönetim kurulu üyesi oldu. Küçük'ün yönetim kuruluna girdiği Endi Market Zinciri, 1999'da Gima bünyesinde Stop Mağazacılık adıyla kuruldu.

“Cirosu 15 trilyon TL / Discount store tarzı mağazacılık alanında faaliyet gösteren Endi Marketleri'nin toplam sayısı 50'yi geçti. Türkiye'de en hızlı mağaza açan perakendecilik zinciri unvanına sahip Endi'yi Beğendik Grubu'ndan satın alan Hüsnü Özyeğin'in Fiba Şirketler Grubu, sınırlı çeşit, sade mağaza tasarımıyla hizmet veriyor. Endi Marketleri 1999 yılının sonunda 8 bin 213 metrekare satış alanına ve 15 trilyon liralık ciroya ulaşmıştı.”

Nereden nereye, değil mi?

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Kayboluş Şiirleri

Kasım 29, 2007 · Kategori: sanat

Hilmi Yavuz'un 3 yıl aradan sonra yeni şiir kitabı Kayboluş Şiirleri okuyucularla buluştu.

Kitap, üç bölümden oluşuyor:

kayboluş,

Gayb-oluş

üç yarım sonnet

işte kitabından kısa bir şiir.

bir kovan üstümüzde ve gece yarıları,

gökyüzüne hep birden Sonyazlar üşüşürken;

âh, gençtin o zamanlar, o kızıl arıları

görürdün, uğultuyla, kalabalık, gelirken;

bir ürkü gibi durur, bakar, üşürdün ve hep sarı,

mavi... o bildik türküden ağan samanyolları...

sahi, nerde başlar, unuttum, neyi? bir de...

âh, sen de unutuldun ve yoksun hiçbir dilde...

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

kemal karpat'ın nehir söyleşisi

Ekim 22, 2007 · Kategori: aktuel

uzun zamandır beklediğim önemli tarihçilerimizden kemal karpat'ın nehir söyleşi kitabının iş bankası yayınları arasından çıkacağını şahin alpay zaman gazetesinde yazdı geçenlerde.

ben bu kitabı halil inalcık'ın yine aynı yayınevinde yayınlanan nehir söyleşisi "tarihçilerin kutbu" isimli kitabını okuduğumdan beri bekliyorum. çünkü o kitapta inalcık, kemal karpat'ın önemli bir tarihçi olduğunu ve onunla da nehir söyleşisi yapılması gerektiğini belirtmişti.

ben şimdi tarihçi mehmet genç'in nehir söyleşi kitabını bekliyorum. umarım biri yapar da okuruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Üstad Ali Ulvi Kurucu'nun hatıraları mutlaka okunması gereken bir kitap serisi

Temmuz 22, 2007 · Kategori: aktuel

Üstad Ali Ulvi Kurucu Bey, Türkiyemizde ve Müslüman ülkelerde milyonların tanıdığı bir zat... Sevimli çehresi, Muhammedî güzel ahlâkı, ruhlara hitap eden millî, dinî şiirleri ve insanı manevî âlemlere alıp götüren gönül sohbetleri ile bir illim ve irfan önderi... Üstad Ali Ulvi Kurucu Bey, bir Anadolu çocuğu... İlk feyzini doğduğu muhitten aldıktan sonra yüksek tahsilini Kahire'de yapmış; son elli altı senesini Medîne-i Münevvere'de yaşamış ve orada vefat ederek, sahâbîlerin yanına uzanmış mes'ud bir insan... İslâm dünyasının manevî ve siyâsî binbir hâdise ile sarsıldığı yakın tarihi bizzat yaşamış; önemli olay ve şahsiyetlerle tanışmış; bir Müslüman aydının, aydın bakışı ile bunları değerlendirmiş, bir fikir ve mânâ büyüğü... Onun hatıraları, bizler için, bir ilim, irfan ve maneviyat kaynağı olduğu kadar, yakın tarihimiz için de bir "şifre çözücü" ve geleceğimizi tâyinde bir yol gösterici olacak... (kitap kapağından)

kitabı temin edebileceğiniz internet mağazası

 

burada da ali ulvi kurucu üstad ile ilgili biraz bilgi alabilirsiniz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »