Ben de bu kadar güzelini yazıp hediye etmek dilerim...lakin yazamam...isterim ki niyet-i halis ile ben yazmışım gibi kabul oluna...kainat dolusu elmasım olsa, onlarla yazsam...amma fakirim...biçareyim...bir kıymetsiz gözyaşından başka mülküm yok...onunla da ancak gönlüme yazarım... ümidvarım, niyaz ile kapıdayım...açılırsa eğer, "bayram, o bayram ola!!!"
iyice bunalmıştım..."ecinni" olmuştum. bir an yakamı bırakmıyorlardı...en umulmadık zamanda, hiçbir fırsatı kaçırmadan, kalbimi, ruhumu delik deşik ediyorlardı...aklımı kaçırmak üzereydim...kendimi dahi dövdüm...resmen, tescilli "deli" idim...cehennemin en derini nasıldır hayal edemem ama kendi cehennemimin dibindeydim. şifam yoktu...hepsini denemiştim.sonuç işte bu müzmin yuvarlanıştı...
"mucize bekleme!" diyen ahbabıma rağmen, mucize beklemekten vazgeçmedim, zira ümidsizlik insanı öldürür, bundan adım kadar emindim.
N...teyze çorap örerek, çocuk bakarak biriktirdiği para ile Hacca gidiyordu...mücessem sabır...ara ara varır yanına ağlardım..."ne zaman geçecek? ne zaman geçecek?.." "sen sabr et, Allah'a sığın" derdi...
bu hengamede bir akşam, çocukken yazıp -daha çabuk kabul olunur diye-Kuran-ı Kerim'in arasına koyduğum duam aklıma geliverdi...bir dua daha yazsam, N... teyzeye versem, Ravza'ya koysa...ben temiz dilli değildim, temiz gönüllü de değildim...ama hala bilirdim ki O'nu çok sever, belki O'nun yüzüsuyuna yüzüme bakar...işte o ümitle bir kağıda yazdım, katladım, bantladım. Dedim :"N.. teyze, sana bir emanet veriyorum. emanetimi mümkünse Ravza'ya bırak, olmazsa Mekke'ye , o da olmazsa Arabistan'ın her hangi bir yerine..."
N...teyze Ravza'ya, hem de Ravza'ya bırakmış...
.......
gecenin bu saatinde , ben tüy gibi hafif, çocukluğuma dönmenin saadetini anlatıyorum...biliyorum ki artık geçti.... bana çok şey öğreterek geçti...şimdi taarruza kalkamıyorlar. arada bir gelip vuruyorlar, ancak bir şey onları savuşturuyor.....bulutlar dağılıyor ve güneşin tanıdık sıcaklığı kalbimi ısıtıyor.
yine ağlıyorum. bu sefer cehennemin azabından değil, o alemin özlemiyle gariban kaldığımdan ağlıyorum..."server-i ser bülendimiz/ şahid-i şen levendimiz/ hazret-i pir efendimiz" ilahisini dinleyince başlıyorum ağlamaya...hele "cezbe-yi Mustafa ile / saldı cihana velvele/ gökte okur mukabele / hazret-i pir efendimiz " dedi mi tutamıyorum kendimi hiç. çocuk gibi hüngür hüngür ağlıyorum durduk yerde...hazret-i pirleri özlüyorum...içim yanıyor...hıçkırıyorum, hıçkırıyorum.
çiçek açmış badem ağaçlarına bak... ne güzel... böyle bir güzellikte eriyesim geliyor. badem ağacı olasım geliyor...sonra şu mavi gök ve bulutlar, inan ki dünyanın hay huyunu unutturuyor...huzur duyuyorum. huzur....hani hemen herkesin kaybettiği, unuttuğu, inanmadığı şey...ben duyuyorum ...
artık duama "Rabbim bana senden razılık ver" cümlesini de ekliyorum. hatta sade bu cümle yeter bile diyebilirim. Rab'den gelen herşeye razı olabilmek, öyle her nefsin yapabileceği şey değil...haşa bu haddimi bilmemekten de değil..."ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim " hali pek değerli halmiş, tecrübe ettim. "sen ne dilemişsen onu dileyeyim, ne sevmişsen onu seveyim, seninle var olayım." fevkalade zevk alıyorum bu duadan...
e işte böyleyim ben bu aralar... çocuk gibi...gariban...sevinçli...
kimseye sormuyorum ve kimseden cevap da istemiyorum...neden bilmem yıllardan sonra ilk kez, daha da gelmesine aylar varken, ben Ramazan'ı özlüyorum... buna da ne kadar seviniyorum... çünkü ben çocukken de Ramazan'ı böyle özlerdim....
• 9/7/2007 - SERENCAM-I MÜRİD-İ MEDENİ DER "MAĞARA"-YI BEDEVİ :))
(Müridimizin sergüzeştini, "Atladı mürid-çatladı mürid!" terane-i bi-manalarıyle takib eden kari-i bi-huşumuza ve nefs elinde nalan u giryan olan sair biçare dostana...:)
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Padişahın doğanı olduğu halde yarasaya özenip gece karanlığında avlanmaya çıkmıştı da ondan dolayı Hak Teala gündüzlerini geceye çevirerek cezasını vermişti.. Nihayet çilesi tamam oldu. Dünyada bir vefa ve sefa bulamadı, gamlar içinde canı bunalmışken Hakk Teala'nın rahmeti erişti.
"Ya Rab! Aslı İrem bağından olan, senin adını her yad edişimde türlü türlü rayihalar savrulan bu nurlu mağaram, dıştan gayet harabedir amma başımı nice belalara sokan şu zinetli dünya ve orda an be an değişen, dağılan, çözülen hayatlar hakikatte bu mağaranın bir taşına denk değil. Senden başka ne ki varsa ben zaif kulun için öldürücü bir zehir. Yıllarca mağaramdan uzakta sürgündeydim. Şükürler olsun sana ki bana mağaramın örtünüp saklanan yolunu yeniden açtın. Rabbim, ben yüzümü sağlam bir dönüşle sana döndüm. Gayri beni azap dolu gurbetlere atma. Çünkü kulunun kalbi senin kudret parmaklarının arasındadır ve kader senin elindedir."
Mürid Rabbinin izniyle yeniden zaviyesine girdi. Kapısını Besmele ile dünyaya kapattı. Bir daha açılmaması için de azmini kapıya dayak yaptı. Yönünü Hakk'a verdi. Takva libasını yeniden sımsıkı büründü. Sükut sermayesini topladı. Sabır anahtarını kavradı. Zikrullahı yeniden kanatlandırdı. Rabbin teklik alemine uçmak üzere havalandı. Boşa geçmiş zamanları telafi etmek gerekliydi. Mülhimeyi ille de geçmek gerekliydi.
Söz sahiplerinden, kıyl u kalden sıyrılarak hal sahibinin eteğine sımsıkı yapıştı. La ilahe illallah meşalesi ile üstüne üşüşen şeytanları bir bir yaktı. Rabb'in muhafazasına girdi. Bir yanardağ gibi fokurdayan nefsinin boynunu Allahu Ekber ve La mevcude illa Hu kılıçlarıyla uçurdu.
Mürid mabuduna sığınmış, düğümünü de sımsıkı atmıştır. Bundan maada ona yol almak düşer.
...
Ey müridin ahvalini merak eyleyen dost! Sana onun serencamını hikaye ettik. Eğer diler isen ki mürid sana nasihat ede, onun söyleyecek pek sözü yoktur. Tüm sözler söylenmiştir ve tüm güzel özlüler onları anlayabilir.
İçinde doğruluk var ise er geç doğruya erersin. İşin kıyl u kalinde kalanlar, her zaman için bir bahane bulurlar.
Yaram var diyorsan var git ilacını ara... İlacın yanında ise ne diye şikayet edersin? Ya kullanmıyorsun ya da hastalığın müzminleşmiş; ilacını değiştir.Hz. Hamza gibi arslanlar avlayabilirken, kalın kafesler ardında semirtilmiş uyuşuk arslana benzersin.
Yürü, bir başka terbiyeci ara ki senin nefs arslanın o pek mahir terbiyecini yutmuş, sindirmiş "daha yok mu? " diye dolanmaktadır!!!....
HALBUKİ HİÇ DE ÖYLE GÖRÜNMEZ DURUM....kimilerine göre ortalık güllük gülistanlık, herşey fevkalade...
bir söz okumuştum; söyleyeni unuttum. "çerçevenin içinde olan için resmi görmek zordur..."diyordu...
beyefendiler çerçeve içinde; halleri vaktleri yerinde; para mevki, ünvan vs vs....
peki hala neden durum böyle?...
kötümsersin diyorsun, bence sen şartlanmışsın. sana taktıkları gözlükle bakıyorsun. kendi gözünle ve gönlünle değil....
bana gelince; boşversene... bende ne gözlük kaldı; ne göz, ne akıl, ne izan....
ben uykumdan uyanacağım günü iple çekiyorum.... kendi kıyametimin derdindeyim, bencilim ben.....kendiyle beraber dünyayı kurtaracak babayiğit değilim.... ufacık karıncayım.
onlar ayrı mayanın insanıdırlar; icazet sahibidirler... icazetleri Haktandır, halktan değil...
bana ne borandan, kardan,
bana ne bahardan, yazdan
aşağıdan, yukarıdan
yolun sonu görünüyor....
benim sonum görünüyor.....
....
-leylak ağaçlarının dibinde bir mezar satınalıver bana Şeyh Abdullah....
-dünyada mekanımız olmadı, ahirette olsun hanım....
(Bu yazı bugünlerde çok lafı edilen "Takva " filmiyle pararlel bir mesaj vermekle birlikte, film hiç görülmemiş ve senaryosundan ilham alınmamıştır....Bizim müridimiz, "Muharrem Efendi" kadar kendine eziyet etmemiştir, ve o nevi çirkin rüyalarla rahatsız edilmemiştir. Dahası saflıkla cahilliği karıştırmamıştır....)
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM mürid mağarada kalmayı severdi. yanında iki üç lokma yiyecek... tanla birlikte zikrederdi... zikrederken bir coşardı bir coşardı.. sanardı ki bedeninden çıktı çıkacak... ama henüz izin yok... gönlü saflığa yüz tutmuş, ha oldu ha olacak... ... " çık bakalım" dediler meydana... "çık da bul getir" "bildiklerini sahiplerine ilet" ava çıktı mürid... şehre indi... şehir kalmamıştı, metropol olmuştu her yer... bir makina vardı, içinde insancıklar, cıbıl cıbıl, birbirini yiyen, birbirini döven, birbirine söven...tüm ahali mıhlanmıştı önünde. "ı ıh, " dedi mürid..."cürüm makinası" üç beşinin önüne geçip perde olmak istedi. itiklediler kenara... devam etti mürid... evini terkettiğinde en son onuncu katlar kondurulmuş idi, mağaradayken dört beşi daha eklenmiş...ahali peynir ekmek gibi kapışıyor...mana veremedi ... okula girdi mürid... solingen, kettle, socket, puzzle , anlamadı dillerinden mürid ama kalması söylenmişti kaldı... anadoluda katırlar niçin kullanılırmış duydu, filan artistin fişman sevgilisini,filan partinin yeşil sermayesini duydu, padişahın bilmem neresine bıçak yerleştirdiği cariyesine ilişen vezirinin konuştuğunda ikiye bölünmüş diliyle verdiği cevaba gülenlerin kahkahasını duydu,utandı sıkıldı mürid. duydu duydu, duymazlıktan geldi...en sonunda sabrı tükendi çıktı gitti mürid... sınıfa girdi... yanlış yalan bilgileri duydu...her cümlenin öznesinde ,kabul görmek isteyen çocukların aynı kahramanı zikrettiğini duydu... oturdu mürid çocuklarla... onlar müridin müridleri oldular... dillendi mürid: " hey yaran, yavrucak...derim ki ben size insan Allaha ne kadar yakınsa o kadar büyüktür...ne kadar uzaksa o kadar küçük...ve aksi de doğrudur.ne kadar küçükse o kadar yakın, ne kadar büyükse o kadar uzak...onunçün sakın küçüğe büyük büyüğe küçük demeyesiniz... ey dostan, sakın ola doğru denen şeyleri ölçüye vurmadan ikrar etmeyesiniz.. derhal bir ölçek bulasınız ki doğru ile eğriyi ölçsün. kg metre ile ancak üç buudlular ölçülür.
yaran, bilesiniz ki etrafınız yalan söyleyen matbuat ve merdudan ile doludur. ey yavrucak, Allah çok kıskançtır öğrenesiniz." büyüdü birden çocuklar... iki üçü sadık kaldı müride... kızlar oğlanlara kırıtmaya, oğlanlar kızlara çimdik atmaya başladılar... anlayamadı mürid... şeyh vefa ile sakaların torbasını delen oğlunu hatırladı...hamileyken komşunun portakalını delip suyunu gizlice içen hanımını hatırladı şeyh vefanın. "ondandır bütün bunlar" dedi mürid...anaları hamileyken kırıtmıştır namahreme...babaları çimdik atmıştır... üzüldü mürid... namahremlerden kaçardı mürid, kaçtı kaçtı kaçtı, ama dört bir yan onlarla doluydu, köşeye sıkıştı... gözlerini kaldırmadı bakmadı mürid, damarından vurdular.. onu yok saydılar... müridin içinde atlar tepişmeye başladı... daha yok olmadan ayrılmıştı mağaradan, varlığı içinde kıpırdandı. ev kurdu mürid , sandı ki huzur mabedini tekrar bina edecek. "dindarını seçiniz " emrine uydu mürid... heyhaaat, insan her dem yalnızmış, anlayıverdi... dengeyi kaybetti mürid... çook olmuştu mağaradan çıkıp şehre ineli... yorulmuştu ve mağaranın yolunu unutmuştu mürid... yalnızdı ihvanından ayrı düşmüştü mürid. yalnızdı dilinden anlayanı bulamamıştı mürid... daha olmadan neden mağaradan çıkarılmıştı ki mürid... imtihana konmuştu mürid... mürid, yaşamalıydı metropolde-mağaranın yolunu hatırlayıp vardı ki kapı kapalı... uzuuun süre de açılmayacaktı, bunu yazgısında gördü mürid. mürşidini, ihvanını aradı mürid... ihvanın her biri başka bir metropole gitmiş, mürşid başka talebelerle meşgul... eşinden medet istedi mürid... eşi metropolün makineleriyle meşgul... ağladı mürid... metropole uymadı mürid... okula yakışmadı mürid... varlığına hakim olamadı mürid... zayıfladı mürid... küfretti mürid... kaybetti mürid... reddetti mürid... metropolü tanıdı amma huzura yabancı oldu mürid... ne gözü gönlü kapalı kahkahalar atabildi lunaparkta, ne eski feyze rastladı halkalarda mürid... farketti ki ihvan eski ihvan değil, halka eski halka değil, huzur şehre veda etmiş, ihlas ehibbayı terk etmiş, mürşidan ukbaya rıhlet etmiş... ne eskisi oldu mürid ne yenisi...arada kaldı mürid... mürid son kurtarıcıyı bekliyor...mürid kimselere inanmıyor... mürid artık aynel yakin biliyor... son devrin garibidir, son devrin müzminidir mürid... aynel yakin görüyor; kıyamet aha şu tepenin ardında.... kıyametini bekliyor mürid...
“gaflet ile Hakkı buldum diyenler er yarın Hakk divanında bellolur” Yunus Emre
düzenden memnun değilseniz düzendışı olanları arayın, düzenkarşıtı olanları kastetmiyorum … düzene rağmen düz kalanlar “kaale alırsanız” var. olmalı…yoksa kendi kendini yer bitirir düzensizler.ama düz olmak nasıl olmaktır onu da bilmeli insan. yoksa bulup bulmadığından nasıl emin olacak…kısır döngü gibi geldi değil mi?… yok, değil, niceleri tecrübeleriyle bildirdiler.. arıyor…ne aradığını bilmiyor, nasıl tanıyacak bulunca?..kör kuyuda kör kör aranmak…felsefenin içine düşmek gibi,felsefede çıkış noktası da yoktur ki;at taşı kabart kulağı, ses gelmez, yıllar geçse ses gelmez. felsefedir kısırdöngü…Dekart mıydı o ,“bütün düşünenler vardır. düşünüyorum öyleyse varım.”çıkarımını yapan..? bu gün olsa aynı önermeyi kullanabilir mi,o ilk önermeyi? mikro evrende nesne ile öznenin aynı olduğu, karadeliklerde varın yok, yokun var olduğu, daha nelerin nelerin olduğu bir çağda?.. çağdaş bir mağara adamı olunabilir….çağın sonu gene o mağaraya çıkar… yolu bitirmediniz, sandınız ki mağara adamı hep mağaradaydı…o sizden önce bitirmiş, ama bunu kim farkedebilir?! yokyok…varlığı başka bir varlığın vücuduna bağlı olan,özünde var değildir….ezelde var olmayan, sonradan nasıl var olabilir? var olsa da cevheri kendinden olmayan varlık,yokluğa mahkumdur…yani yoktur. kamu adem dahi cevher sahibi değildir. cümle alem dahi cevher sahibi değildir. "yalnız Allah var idi, hala da öyledir…” demem o ki ey akıllılar,vaktinizden tasarruf ederken aklınızı ziyan etmeyin, akl-ı meaşta kalmayın, akl-ı külle eremezseniz de akl-ı nurani olun… gerisi gerçekten “hiçtir” …
hiç olmaktan kaçma dört nala. “hiç naz etme a güzel bu toprakta ne güzeller var ne güzeller… direği yelden yapağı güzel, dayansa dayansa kaç gün dayanır?!!”
Mevlana
dolaba koşulmuş gözü bağlı öküz gibi, dön babam dön, enenin peşinde vakit ziyan et, üstünü de allayıp pulla”hakikat arayışındayım” diye…varlık peşinde koşarak ancak varlığını pekiştirir insan. zihnen büyüdükçe nefsen küçülmüyorsa kişi, vehmetmektedir zihnen büyüdüğünü…o bilgi de beyni süsler amma, hakikatle arayı öyle açaaaar ki, geri dönmek için bir o kadar vakit ve enerji harcamak gerekir. arayı daha fazla açmadan geri dönmek; gözüyle değil gözlükle baktığını anlamak, nasuh tövbesini bileylemek, hakkı ikrar etmek, sonra yeni bir benlikle yeniden yola çıkmak… keşfedilecek fikir kalmamıştır o zat için, o artık yarı yolda olan veya yola çıkanları arar,yola çıkmaya ehil olanları…dildeş arar…gariplikten bizardır çünkü…
“dildeşinden ayrı düşen kuş, bin türlü nağmesi olsa da dilsizdir.” ve “cins cinsi çeker” dilerim bu hakikati tüm erbab-ı akl ve dahi öyle olduğunu iddia edenler anlar…gerçi biz erbab-ı aşk ve gönülüz amma, o yola da insanı aklı sevkeder…