Son zamanlarda internette farklı bir moda var. Kimliğini belli etmeden uyarıcı olarak oraya buraya ateş püskürtmek...
Kimliği belli etmemek internette uzun zamandır moda zaten... Uyarıcı kesilmek ve ateş püskürtmekte öyle peki farklı olan ne diye bilirsiniz?
Farklı olan yapılış biçimi, yapıldığı kişiler, ve alanları....
Blogu ilk bıraşımın sebebide budur. Her dönüşümde yine en çok korktuğum şeyde bu...
Çünkü siz aylarca ayzarsınız çizeriniz; ve gelip sizin sadece bir satırınızı bir cümlenizi okuyan biri hakkınızda hüküm keser ve sizi gözünde o kadar kötü ve farklı yorumlar ki hemen yorum yazarak sizi uyarır ama uyarısı tehdit niteliğindedir. Peki istediği nedir?
Aslında istediği tam olarak belli değildir aam genel hatları ile yazmanızı hatta burada bulunmanızı istemez. Bazen sizi kız nicki kullanan bir sapık! (omasozturk'un kız nicki olduğunu nerden çıkardıysa) veya insanlardan yararlanmayı amaçlayan bir dolandırıcı veya dine saldıran bir sapkın sanabilir...
Ama her halde en acısı hiç bir manası veya (sizinle) ilgisi olamayan bir olaya maruz kalmanızdır. Ve aşağı yukarı özellikleriniz bellidir hayasız ve utanmaz!
Birde gelen mailler vardır. tabi bunlar ilk manada çok şey ifade etmezler taki bir çok farklı mail adresinden bir çok kere aynı mail gelinceye kadar...
Amaç basit ev kesindir yıldırmak....
Ama tek anlayamdım neden yıldırma ihtiyaçı duydukları en son görüştüğüm şahısa sizde buyrun bir blog alın omasozturk'e cevaplar ve hareketler diye yazın dediğimde aman estafurullah dedi :)
Madem bunu yapamıyorsun yüzlerce mail atmanın ne manası var....
Birde yaşlı amcalar var yaşını başını almış çoluk çocuk sahibi olmuş emekli olduktan sonra internete merak salmış(muhtemelen) geçenlerde mailler ve yorumlar yazmış sağolsun...
11/10/2006 - Hyasiz Utanmaz Bu rezlateine SOn ver
Yazan: isimsiz (130.184.188.123)
Utan be bu fitene omanadna kendine acimiyorsun ahaysizligina acimiyorsun bari fiten odlugun isnlara aci da hesab gununden kork. AHmak biudala sen intenret dene ehayasizlik asilayan bir ortamda o kadar kalmsisin ki artik haaysizligini kaniksamissin vede seni uyaranklardan da ders alamz olmsusun. Artik uzerinize gelemkte olan azaba hazirlanin --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- haYASIZ ahamkalar Sen once yasantinla Sevgililer Sevgilisine Sahip cik ona layik bir ummet omaya calis. Ne gergei var inetrnette bayan kimligi ile insnalra fitne oluyorsunuz. Vede kendi ellinizle kdnizni inetrnete gibi bir fiortnenein icne atiyorsunuz UYaninda gercek yasmada elinizdmne geldigince guzel yasayin. Kendi nefis vede arzulariniza kole olmayi syetaniniza hizm et etmeyi birami9n artik bu gaflet uykusundan size gelmekte olan olum yada uzerinize her an gelebilecek bir azab isabet etmeden uyanin)
Bu amca sadece banada değil bir çok kişiye yazmış...
Gecenlerde bir mailin hitap şekli 'Pek Şer...siz Omaozturk' düşünmedim değil bu neden bana böyel diyor diye... Neymiş efendim arkdaşımın blogunda bir yazı okumuş beğenmemiş. Nerden arkadaşım mı? Anasayfada Arkadşım linklerinin altından birinden bahsedip onun orman hakkındaki yazılarına üşenmeden cevap yazmış...
Ve beyefendi bilgisayar muhendisiymiş. Sayın bil. muhendisi bey BANANE...
Yani orada kaç kişinin linkinin olduğunu görmüyormusunuz?
Hem bana neden yazıyorsun git ona yaz?
Hem maden bilgisayar muhendisisin bir orman yazısı için değer mi bu kadar alçaldığına...?
Hem bir yazıda oraman en fazla ne yapabilir hakaret eder değer mi senin başka birine hakaret etmene...
Bir sayın mehdici beyler var. Onlarda başka bir alem neymiş efendim bir yerde efendilerine mehdi değildir demişim. Nerde dedim hatırlamıyorum. Adamlar her akıllarıan geldiklerinde lanetliyrolar.... Bide yazıp yamadığımı deyip demediğimi hatırlamadığım bir iş yüzünden din düşmanı küffar oldum. Bunu öbür dünayada bırakmayacaklarmış. Hey Allahım....
Aslında bu yazıyı yamayacaktım taki en son 'O kızı bırakacaksın ya tatlı tatlı yada bizim istediğimiz gibi...' demişler. Aslında bunun üzerine yazdım... Alalh aşkına hangi kız hem kızdan banane... Bunları bana bir sitemi yönlendiriyor ne? Acaba enterasan bir aramada google'da ben mi çıkıyorum diye düşünüyorudm... Beni o kız olarka geçen hanımefendi aydınlattı. Meğersen adı onun nickiyle soyadını birleştirince omasozturk'e yakın birşey çıkıyormuş. Bu düşamn google da beni gösterip duruyormuş. Onlarda onadan bana yorum ve mail yazmışlar.
Uzun lafın kısası anlamam geç olmadı ama anladım bu bi salgın.İnsan internette böyle birini alt etmekel bazı bastırlmış duygularını tatmin ediyor.
Anlamadığım bana niye yazıyorsunuz, mesela köşe yazarlarına yazın ne bileyim medya kuruşlarına mesaj atın falan filan...
Neyseki blogu bu yakınlarda tamamen kapatıp ülkemin kalkınması için tmsp ye devredeceğim... Birazda onlar uğraşsın. Tmsp mevzusunu anlamsı gereken anlamıştır. Ayrıca o tmsf olarak yazılır bil diye söylüyorum. Ayrıca tmsf lede hiç bir ilgim yok...
Hakkın bize son teveccühü; büyük bir nehirden küçük sızıntıların, kesilmesi ola ki ayrılık vesikasının yırtılıp, vuslata fermanın müjdesi olsun. Zira o nimette elimizden alınırsa yeryüzü bir kez daha zeminin en derinliklerinden sarsılır, mana âleminde dünyalar yıkılır, Allah bu meralardan uzak etsin yeis dalları tekrar boy verir…
Toprağa dökülen kanların en temizinin ayrıldığı bedenin yüzü suyu hürmetine ver vuslata ferman,
Zira bu mücrimde yok gurbete derman.
Duyguların arasında sonsuz deniz, sonlu hasret sılası,
Ve birde anlam yüklü gurbet, aşılmazlık yasası,
En derin yerinde okyanusun vuslat ve birde ayrılık vesikası.
Ömrümün en bahtsız baharı ve ruhumun başlasın sonbaharı.
Yürekler bu sıcaklara nasıl dayansın, nasıl yanmasın,
Efendiler Efendisi (sas) arkadaşlarına gelecekten bahsediyormuş. Sohbetin bir yerinde, "Değişik ümmetlerin birbirlerini sofraya davet eder gibi, üzerinize yığılacakları bir zaman gelecek" buyurmuşlar.
Varlığını, Efendiler Efendisi'nin yoluna adamış o güzide insanlar refleks verir gibi "Biz o zaman sayıca az mı olacağız Ya Resulallah?" demiş.
Efendiler Efendisi "Aksine… Çok ama… selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız." buyurmuş.
Hem Müslüman, hem sayı olarak çok ve hem de selin üzerindeki çer-çöp mesabesinde olmak!...
"Nasıl olabilir ki!.."
"İlk Müslümanlar" bir türlü anlayamamış.
Efendiler Efendisi (sas) düğümü çözmüş ve 'Müslüman'ı tanınmaz hale getiren marazı açıklamış: "Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak. Ve sizin içinize 'vehen' atacak."
Ardından da "vehen" kelimesini açıklamış: "Dünyayı seveceksiniz. Ölüme karşı isteksiz davranacaksınız."
***
Efendiler Efendisi'nin (sas) bu sözünü bir hadis âlimi ile görüşüp, enine boyuna yazmak isterdim. Fakat başka bir konuya zihnimi hazırlarken arkadaşlardan birisinin telaffuz ettiği sözler öncelik sıramı değiştirdi. Hadisi en azından hatırımda tutarak bazı meselelere temas edeyim dedim.
***
Birbirinden acı gerçeklerle karşı karşıyayız.
Dünyanın en gözde yerlerinde Müslümanlar yaşıyor. Bu toprakların altında petrol ve diğer yeraltı kaynaklarından bol miktarda mevcut. Sayı olarak da epey Müslüman var elhamdülillah…
Ama bu durum, İslam dünyasının terörle malul halden kurtulup, savaş meydanı olmaktan çıkmasına yetmiyor. Hatta fakirlikten kurtulmasına bile yetmiyor.
Savaş acı bir şey. Ve bu acı, kara propagandaların malzemesi haline gelince çözüm üretecek akılları da düşünemez hale getiriyor.
Hele bir de bebeklerin parçalanmış cesetlerinden, tecavüze uğramış kadınların çığlıklarından "dünyalık" çıkarma peşinde koşanlar varsa…
İşte o zaman gerçek müminlerin işi çok zorlaşıyor. Yüreğinde acının bin bir türlüsünü yaşarken, diğer taraftan bol miktarda gürültü çıkartıp, sonra da bu gürültü içinde asıl amacını saklayanların "saptırıcı" söylemlerinden kurtulma mücadelesi vermek zorunda kalıyor.
İnsan, daha dünyadayken "sırat köprüsünde" yürüdüğünü hissediyor o zaman.
Tamtamların, goygoyların arasından tanıdık sesler yükseliyor bazen: "Hey diyalogcular!.. Gördünüz mü? Sizin el sıkıştıklarınız ne yapıyor?"
Ne diyeceksin şimdi buna?
"Kıyamet kopuyor bile olsa elindeki fidanı dik" diyen bir Peygamber'e iman etmiş insanların samimi gayretlerini, dünyayı şekillendirmek isteyen devletlerin çıkardığı savaşlarla vurmaya kalkacak kadar temyiz gücü yüksek dostlarımız var, demekten başka!..
Elmayla armudun toplanmayacağını bilmeyen insanlar köşe yazmaya kalkarsa böyle olur işte, demekten başka…
***
İnsanoğlu konuşuyor. Asıl olan Yaratan'ın ne dediğidir.
Mesela, "Hücrelerin arkasından sana seslenenlere gelince, onların çoğu akıl edemezler!" ayetinde olduğu gibi. (Hucurât; 4)
Akıl edemeyen çoğunluğun medyadaki kısmını görüyoruz. Pergelinin iğnesi havada, düzgün daire çizebilmek için uğraşıp duran çocuklara benziyorlar.
Ya akıl edebilen 'az'lar!...
Bir taraftan "akıl edemeyenlere" bağırmaları için malzeme üretirken, diğer taraftan onların akıllarının ermeyeceği yerlerde neler yapıyorlar acaba?
Ne yaptıklarını bilmesek de, bize düşeni iyi biliyoruz. Çünkü yukarıdaki ayet mealinin hemen arkasından şu ilahi beyan geliyor: "Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük yapar ve sonra çok pişman olursunuz."
***
Bilmeden yapmak…
Akıl edememek…
Yani ne yaptığını bilmediği halde bir de dünyanın biricik akıldânesi gibi gürleyip durmak…
Ne denir?
Cenab-ı Mevla ile kalplerin irtibatı zaafa uğrayınca, kötülük yol bulup içimize aktı galiba!
Belalar hem dışardan hem de içerden üşüşmeye başladı.
Ne olacak şimdi? Kıyamet mi kopacak?
Bence önemli olan, akıl edebilen, kalbi rabbisine merbut ve olayların boyutları nereye ulaşırsa ulaşsın akıl selametini kaybetmeden çare arayabilen müminlerin varlığıdır.
Diğerleri ne yaparsa yapsın.
Ve Allah kalplere bakıyor, çıkartılan gürültülere değil.
***
Ahmet Selim Bey, Zaman gazetesinde 'Tepkisel ifrat oyunları'nı yazdı.(06.08.2006) Bence o yazıda "hücrelerin arkasından bağıranlara" fevkalade bir ders vardı.
Anlarlar mı bilmiyorum.
Onlar anlamasa da Efendiler Efendisini örnek alabilenler var ya, o yeter. Onlar, içi düşmanlık duygularıyla dolu olanların kalbini titretecek formülü Âlemin İftihar Tablosu'nun hayatında ararlar.
Çünkü, Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak haberini alınca, aynı haberden kendilerine bir vazife düştüğünü anlar. "İçinizden 'vehen'i söküp atın. Yerin altını ve üstünü paylaşmak üzere savaşlar çıkaranlar, karşılarında Allah için çalışanları görsün. Böylece ağırlığınız artmaya başlar." mesajını alırlar.
Bu mesaj onlara bir başka Nebevî beyanı hatırlatır. Efendimiz (sas) buyurmuşlar ki:
"Benden önceki peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan birisi de şudur: Düşmanlarım bir aylık mesafeden adımı duyunca kalpleri korkuyla çarpmaya başlar."
Madem önemli olan Yaratanımızın ne dediğidir dedik, öyleyse şu ayete de kulak verelim: Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için Hz. Muhammed Mustafa (sas)'de güzel bir örnek vardır.
Efendiler Efendisi (sas) arkadaşlarına gelecekten bahsediyormuş. Sohbetin bir yerinde, "Değişik ümmetlerin birbirlerini sofraya davet eder gibi, üzerinize yığılacakları bir zaman gelecek" buyurmuşlar.
Varlığını, Efendiler Efendisi'nin yoluna adamış o güzide insanlar refleks verir gibi "Biz o zaman sayıca az mı olacağız Ya Resulallah?" demiş.
Efendiler Efendisi "Aksine… Çok ama… selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız." buyurmuş.
Hem Müslüman, hem sayı olarak çok ve hem de selin üzerindeki çer-çöp mesabesinde olmak!...
"Nasıl olabilir ki!.."
"İlk Müslümanlar" bir türlü anlayamamış.
Efendiler Efendisi (sas) düğümü çözmüş ve 'Müslüman'ı tanınmaz hale getiren marazı açıklamış: "Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak. Ve sizin içinize 'vehen' atacak."
Ardından da "vehen" kelimesini açıklamış: "Dünyayı seveceksiniz. Ölüme karşı isteksiz davranacaksınız."
***
Efendiler Efendisi'nin (sas) bu sözünü bir hadis âlimi ile görüşüp, enine boyuna yazmak isterdim. Fakat başka bir konuya zihnimi hazırlarken arkadaşlardan birisinin telaffuz ettiği sözler öncelik sıramı değiştirdi. Hadisi en azından hatırımda tutarak bazı meselelere temas edeyim dedim.
***
Birbirinden acı gerçeklerle karşı karşıyayız.
Dünyanın en gözde yerlerinde Müslümanlar yaşıyor. Bu toprakların altında petrol ve diğer yeraltı kaynaklarından bol miktarda mevcut. Sayı olarak da epey Müslüman var elhamdülillah…
Ama bu durum, İslam dünyasının terörle malul halden kurtulup, savaş meydanı olmaktan çıkmasına yetmiyor. Hatta fakirlikten kurtulmasına bile yetmiyor.
Savaş acı bir şey. Ve bu acı, kara propagandaların malzemesi haline gelince çözüm üretecek akılları da düşünemez hale getiriyor.
Hele bir de bebeklerin parçalanmış cesetlerinden, tecavüze uğramış kadınların çığlıklarından "dünyalık" çıkarma peşinde koşanlar varsa…
İşte o zaman gerçek müminlerin işi çok zorlaşıyor. Yüreğinde acının bin bir türlüsünü yaşarken, diğer taraftan bol miktarda gürültü çıkartıp, sonra da bu gürültü içinde asıl amacını saklayanların "saptırıcı" söylemlerinden kurtulma mücadelesi vermek zorunda kalıyor.
İnsan, daha dünyadayken "sırat köprüsünde" yürüdüğünü hissediyor o zaman.
Tamtamların, goygoyların arasından tanıdık sesler yükseliyor bazen: "Hey diyalogcular!.. Gördünüz mü? Sizin el sıkıştıklarınız ne yapıyor?"
Ne diyeceksin şimdi buna?
"Kıyamet kopuyor bile olsa elindeki fidanı dik" diyen bir Peygamber'e iman etmiş insanların samimi gayretlerini, dünyayı şekillendirmek isteyen devletlerin çıkardığı savaşlarla vurmaya kalkacak kadar temyiz gücü yüksek dostlarımız var, demekten başka!..
Elmayla armudun toplanmayacağını bilmeyen insanlar köşe yazmaya kalkarsa böyle olur işte, demekten başka…
***
İnsanoğlu konuşuyor. Asıl olan Yaratan'ın ne dediğidir.
Mesela, "Hücrelerin arkasından sana seslenenlere gelince, onların çoğu akıl edemezler!" ayetinde olduğu gibi. (Hucurât; 4)
Akıl edemeyen çoğunluğun medyadaki kısmını görüyoruz. Pergelinin iğnesi havada, düzgün daire çizebilmek için uğraşıp duran çocuklara benziyorlar.
Ya akıl edebilen 'az'lar!...
Bir taraftan "akıl edemeyenlere" bağırmaları için malzeme üretirken, diğer taraftan onların akıllarının ermeyeceği yerlerde neler yapıyorlar acaba?
Ne yaptıklarını bilmesek de, bize düşeni iyi biliyoruz. Çünkü yukarıdaki ayet mealinin hemen arkasından şu ilahi beyan geliyor: "Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük yapar ve sonra çok pişman olursunuz."
***
Bilmeden yapmak…
Akıl edememek…
Yani ne yaptığını bilmediği halde bir de dünyanın biricik akıldânesi gibi gürleyip durmak…
Ne denir?
Cenab-ı Mevla ile kalplerin irtibatı zaafa uğrayınca, kötülük yol bulup içimize aktı galiba!
Belalar hem dışardan hem de içerden üşüşmeye başladı.
Ne olacak şimdi? Kıyamet mi kopacak?
Bence önemli olan, akıl edebilen, kalbi rabbisine merbut ve olayların boyutları nereye ulaşırsa ulaşsın akıl selametini kaybetmeden çare arayabilen müminlerin varlığıdır.
Diğerleri ne yaparsa yapsın.
Ve Allah kalplere bakıyor, çıkartılan gürültülere değil.
***
Ahmet Selim Bey, Zaman gazetesinde 'Tepkisel ifrat oyunları'nı yazdı.(06.08.2006) Bence o yazıda "hücrelerin arkasından bağıranlara" fevkalade bir ders vardı.
Anlarlar mı bilmiyorum.
Onlar anlamasa da Efendiler Efendisini örnek alabilenler var ya, o yeter. Onlar, içi düşmanlık duygularıyla dolu olanların kalbini titretecek formülü Âlemin İftihar Tablosu'nun hayatında ararlar.
Çünkü, Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak haberini alınca, aynı haberden kendilerine bir vazife düştüğünü anlar. "İçinizden 'vehen'i söküp atın. Yerin altını ve üstünü paylaşmak üzere savaşlar çıkaranlar, karşılarında Allah için çalışanları görsün. Böylece ağırlığınız artmaya başlar." mesajını alırlar.
Bu mesaj onlara bir başka Nebevî beyanı hatırlatır. Efendimiz (sas) buyurmuşlar ki:
"Benden önceki peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan birisi de şudur: Düşmanlarım bir aylık mesafeden adımı duyunca kalpleri korkuyla çarpmaya başlar."
Madem önemli olan Yaratanımızın ne dediğidir dedik, öyleyse şu ayete de kulak verelim: Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için Hz. Muhammed Mustafa (sas)'de güzel bir örnek vardır.
Bir kez daha düşünün Alem-i İslam bir gece bir teheccüdü veya bir duayı haketmiyor mu,
yoksa duaya artık ihtiyacımız kalmadıda ondan mı böyle susuyoruz ?
Acı
Seni de vururlar bir gün, ey acı Uçuşup durduğun kanatlarından, Sazın, sözün, türkülerin tükenir, Ellerin koynunda,kalakalırsın.
Şakalarına kar yağıyor bilesin ey acı, Gül açan yüzünde göğeriyor rengin senin de Biz seni ta eskilerden tanırız. Hani göğsüme taş olur inerdin. Avuçlarımda Hira Dağı'ydın. Halatların tan yerine ayarlanmış yelelerinde Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin.
Seni de yakarlar bir gün ey acı Bir tabdukkul gözlerinde vurursa Parmakların eğilir ağaç tutamaz Çığlıklarım çağlar aşar, duyarsın Ve ben biliyorum Örümceği, güvercini, mağarayı, asayı ve İbrahim'in batasını ben biliyorum.
Nereden başladı bu kesik dans? Ve dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü insanlar kim? Kim kimin yanında? Kim kimin karşısında? Meclis kürsüsünde konuşan bu adam kim? Üsküdar Kız Lisesi'nde okuyan genç kız, Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor. Sigarasını tüttüren delikanlılar neden gülüyorlar? Kadıköy Vapuru'nda.
Seni de vururlar bir gün ey acı. Filistin'de sapan taşlı çocuklar Dalın, kolun, fidelerin budanır. Kuru bir kütükle kalakalırsın. Öyle bakmayın balkonlarınızdan! Fırat Nehri onulmaz Başnak sızılarını boşaltıyor yüreğime. Plevne türküleri dönüşür ağıtlara Ve ne Bağdat'tan, ne Şamdan, ne Mekke'den Ne Diyarbekır'den, ne İstanbul'dan, ne Buhara'dan Duymuyor kimse kimseyi.
Seni de vururlar bir gün ey acı Hüznün bahçesinde soldurulmuş gül gibi Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri
Ve siz analar, hani siz gecelerinizi böler Çocuklarınıza ninniler söylerdiniz Hani siz Fatihler doğururdunuz.
Ve ben biliyorum Ben biliyorum İstanbul'un Bağdat'ın, Diyarbekir'in, Mekke'nin Birbirine nasıl bağlandığını Nasıl çözüldüğünü..
Kolları ve bacakları budanmış delikanlılar, Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları... Gözleri uyur gibi kapanmış, Kan pıhtıları içindeki bu çocukları, Gelişmiş laboratuarlarınızda, dikkatle inceleyin Ve bir gün bu kupkuru çöller gül bahçesine dönecek...
İki sene önce alışkanlık yapmış her cuam namazını köy hizmetleri camiinde eda ediyordum. Küçücük camiye bi akın var sormayın, neyseki köy hizmetleri büyük yer cemaatin çoğu dışarıda azı içerde cuam kılıyorduk. Oraya gelenler genllikle o samimi ses ve gönülden nefes için gidiyordu. Ağlamaklı okunan hutbede ses tonu pek ağlıyor imam efendi kendini zor tutuyordu. Oradaki imam efendi Bilal abi gitti. Tabi gitgide cemaatde azaldı. Arada sıraa yien geliyor ve biz onun geleceği cumayı iple çekiyoruz. İşte bu camiden sonra bana alışkanlık yapan bir yerde Gaziantep kalyon iş merkezi mescidi. Mecsid yin eküçük imam yine ağlamaklı...
İş yerime yakın olduğu için benimde tercih sebebim...
Geçen cuam her zaman ki gibi gittiğimde bu sefer hocanın ses tonunda hissedilir bir değişme vardı. Ve hutbesinde hepimizi adeta yaraladı. Düşünün Alem-i islamın derdiyl eöylesine yanmışki gönül. Yalvarıyor cemaate şu alemi islam için bir dua diye. Öyle etkil konuştu ki sanıyorum o gün kimse buna alakasız kalmamıştır.
Arkadaşlar o yanmış gönlü ben yakından gördüm ve onun vesilesiyle sizden istiyorum.
dua
Allah'ım senden diliyor ve dileniyorum şu insanlara hidayet göster. Şu insanları doğru yola sevket. Şu insanların kalbini iman üzere sabit kıl. Alemi islam parçalanmışken orada burada kardeşlerimizin namuslarına tecavuz edilirken, küçük çoçuklar sana yönelip henüz Allah diyemez haldeyken ölürken Alemi islam detrlerle baş başa iken şu şuncu şu buncu diyen, şu arap şu kürt diyen, şu konuşmayla bunu yapıyor şu dialogla bunu yapıyor diyen kardeşlerimizi islah eyle, biz burada Resulullahsız başı boş dolanıp başımızı bir sağa bir sola vururken hala ehli insaf olmayların dilinde tükendik Allah'ım, sen onlara hakikati göster. Allah'ım ben görüyorum ki bir müslüman bir müslümana zavallı diyor ve bazıları bazılarını küçük düşürüp haksız gösterip muzafferiyet arıyor, bizim bu gibi zavallılıklarımızıda bağışla Alalhım. Biz hakkı ile olayları anlayamadık, tam çözemedik, yoksa Hz. Muhammed'den hasan basriden, Muhiddin arabiden, Mevladan geçip bize gelen senin kanunlarını koruyamadık ve bu gün bunu uygulamaya çalışanlarıda yanlış amladık sen bizi affet yanlış anlamaya devam edenleride doğruyu anlamalrına yardım et ve bağışla. Yoksa biz en zor olan bu zamanlarımızda dualar edip ellerimizi kaldırıp gözyaşları dökmeliyken neler oluyor bizeki müslüman müslümana islami bir konuda munakaşa ediyoruz. Ve sonrasındada muzaffer komutanlar edesında bunu lanse ediyoruz. Alalhım sen Irakta lübnan da ve sair yerlerdeki kardeşlerimize yardım eyle düşmanın muzafferiyetini ve gücünü alt üst eyle, Alemi islama himmet eyle ve merhamet eyle...
Gaziantep'te yıllardır süregelen sabah, ikindi ve cumartesi akşamı sohbetlerine bir iki defeda olsa gitmeyen yok gibidir. Bu sohbetler çeşitli yerlerde çeşitli vesileler ve çeşitli kişiler tarafından yapılır. Risale-i nurdan istifade amaçı güden kişiler bir araya toplanır ve risaleler okunarak açıklanır. Merhum Abdullah abide bu sohbetlere gidenlerden biriydi. Şimdi olduğu gibi o zamanda emekli bir öğretmen olan İsmail hoca o yaşlı haline bakmadan sohbet etmekte hiç bir maddi çıkar beklemden onlara imani hakikatleri hem anlatmak hemde kalplerinde yer ettirmeğe çalışmaktadır. Gelen genç misafirlerine kalplerini kazanmak için avazı çıktığı kadar "kahramanlarım" diye bağırmaktadır. Merhum Abdullah abi akşam sohbetlerinden dönüşünde beni bir kaç sefer kapımıza kadar bırakmıştı. Sonra ömrü vefa etmeyip kısa süre sonra vefat etti. Bir defasında İsmail hocanın sohbetinden dönüyorduk. Bana dönüp; - Önce 1. sözü oku dedi. bende; - Okudum abi, deyince; - Olsun sen anlayana kadar oku demişti. O zaman bu haliyle benim için kuru bir malumat olan bu konuşma seneler sonra genç sayılabilecek biriyle tanışmamla değişti. Çünkü onda dikkatimi çeken farklı bir iştikal vardı. O kişide dikkatimi çeken şey her yaptığı sohbette farklı bir şeyler okuyabilecekken her defasında birinci sözü okuyordu. Ve oradan hep aynı cümlelerle aynı şeyi anlatıyordu. Fakat hep aynı yeri ve yanı cümleleri dinleyen cemaat her defasında farklı şeyler anlıyorlardı. Ona bu konuyu danıştığımda; - Kardeşim dedi, ben daha birinci sözü tam olarak anlayamadım, onun için bunu anlayana kadar bundan sohbet edeceğim diye kendime söz veridm Allah'ın yardımıyla sözümü tutuyorum dedi. O zaman anladım ki birinci sözde farkıl bir özellik vardı. Zamanla birinci sözü okuduğum veya anlattığım insanlarda ki tepkiyi gözlemledim. Anladım ki risale-i nurlarda özellikle birinci sözde insanları çeken bir yön var. Bu düşünceyi kazanmıştım ama insanları çeken bu yönün ne olduğu konusunda hala fikrim yoktu. Daha sonra tanıştığım Köy Hizmetleri Camii gönüllü imamı Bilal abi bir cuma namazında hutbede bu yönü daha detaylı anlamama yardımcı oldu çünkü o risale bir insandı ve risale ahlağı ile hareket ediyordu. Onda insanları cuma günleri o küçüçük camiye çeken şeyle risaledeki insanları çeken yön aynıydı. O gün düşündükce aklıma Sadık hoca geldi oda risale ahlağında bir insandı ve ondada aynı özellik vardı. kişiler ve olaylar gözümde canlanınca bir şeyi keşfetmiştim. Birinci sözde bu yönü anlatan bir sır vardı. Nasıl Kuran kainatın fihristi, Fatiha Kuranın fihristi, ve besmelede Fatihanın fihristi öylede kuranın büyük bir tefsiri olan Risale-i Nur'un fihristide Birinci Söz hem risale-i nurn kapısı olması hasebiyle hemde kuranın kapısı olan besmeleyi anlatması hasebiyle insanları çekiyordu. Ve bunu yapabilmesinin tek sebebi bir cümlede perdeler arkasında bir çok mana barındırıyordu. Ben sizlere sadece bir cümleyi örnek olarak vereceğim. Birinci sözdeki "Biz dahi başta ona başlarız." cümlesi risale-i nuru nasıl anlatıyor ona bakalım. Biz kelimesi aslında arapça hali ile Kuran'ın bir ifadesidir. Allah'u teala sebebleri hatırlatmak maksadı ile onları ve melekleri kastederek "Biz" demektedir. Bunu destekleyen bir diğer kelime ise "dahi" kelimesidir. Çünkü bu kelime ekseninde bu cümle şu manayı verir. Biz dahi derken bizim normalde ihityaçımız yok ama biz dahi besmele çekiyoruz mansını verirki. Bu ifadede ilahi bir ilhamın neticesi demektir. "Başta" kelimesi cümlenin ilahi bir ilham olduğu düşünüldüğünde yaratmak olabileceğinde "ona başlarız." demekle belkide ilk onunla yaratmaya başladık demekolabilir. İşin detaylı kelime oyunlarında çok "Biz dahi başta ona başlarız." kelimesi kalbi ve veciz bir kelime olduğu gibi aynı zamanda duruş bakımından emin ve heybetlidir. Bu yönüyle insanları çekerken akla inat etsede yatkındır. Bu yalnızca müellifinin samimiyetindendir.
Peki ne anladık? Brinci söz öyle okunup geçilecek bir risale değildir. Üzerinde uzun uzun düşünmek gerektir. Bunu bir misal ile arzedeyim. Bir insan bir kez birinci sözü okuyarak Haşir bahsi olan onuncu sözü okusa farklı istifade eder. Birinci sözü biraz kavradıktan sonra farklı ve daha ziyade istifade eder. Birinci söz sadece bir kuru malumat değil aksine tılsımlı bir anahtardır. Onu besmele gibi bile düşünenler olsa çok daha fazla kar ederler. Çünkü birinci söz hem bir karekter yapısıdır. Hemde risaledeki sistamatiğin anlaşılabileceği ilk evredir. Ben büyük bir samimiyetle diyebilirimki birinci sözü kavrayan bir insan risale-i nuru yarı yarıya kavramış gibi olur. "Risale-i nuru bir sene okuyan zamanımız bir alimi olur."
"Ey bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur."
Alem-i islamın parça parça olduğu bu zamanda her bir ülkenin ayrı ayrı dertlerle veya ortak dertlerle muzdarip olup uğraşması bizi derinden yaralıyor. Bir tarafta şavaşla uğraşan, bir tarafta yoksullukla muzdarip olanlar ve bir tarafta manevi kirlerden arınması gerekenler her müslümanın kalbinde bir yaradır. Halbuki Allah'u teala biz müslümanlara o kadar yer altı yer üstü zenginliği vermişken bu durumlara düşmemizin sebebi Alemi islamın ortak derdidir. Üstad Vandan Şam'a geçtiğinde şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine, Camiü’i- Emevîde on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemaate karşı bir hutbe îrad eder. Bu hutbe fevkalade takdir ve tahsin ile kabule mazhar olur. "Bu Hutbe-i Şamiye, İslam aleminin içinde bulunduğu maddî-manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felaket ve esarete hangi sebeplerden dolayı maruz kaldıklarını bildiren ve buna karşı çare-i halas gösteren ve bundan sonra İslamiyetin zemin yüzünde maddî-manevî en yüksek terakkîyi göstereceğini, İslamî medeniyetin kemal-i haşmetle meydana geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delail-i akliye ile ispat eden, müjde veren çok kıymettar, bütün Müslümanlara, hatta insanlığa şamil bir derstir, bir hutbedir."
Üstad bu hutbede alemi islamın değişmeyen dertlerini bir bir sıralar, bunlara altı büyük hastalık olarak bakar ve bu teşhisten sonra tedavi yönteminide açıklar; işte o altı hastalık; 1. Ye’sin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi. 2. Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi. (Sadakatin günlük yaşantımız içerisindeki ilişkilerimizde ölmesi.) 3. Adavete muhabbet. (Düşmalığa ve ayrılığa duyulan sevgi ve alaka.) 4. Ehl-i îmanı birbirine bağlayan nûranî rabıtaları bilmemek. (Ortak islami bilgilerin birbirinden uzaklaşarak ayrı bilgiler haline gelmesi ve alimlerin ilimlerinde ayrı kutuplar haline gelmesi.) 5. Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat. (Kanuna ve nizama uymayan keyfi uygulamaların ve zulmun artması.) 6. Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek. (Güç ve kuvvet sahibinin bir kuvveti ve güçü şahsı için kullanması ve sadece kendine fayda saglaması.)
Gerçekten düşünen bir insan bu hastalıkları alemi islamda görecektir. Hala bazılarından korkuyor ve başedemeyiz diyoruz. Ümisizlik içinde banene bahanesine sarılıyoruz. Hala komşumuza arkadaşımıza yakınımıza ilişkileirmizde sadakatin ve yakınlığın çok azını bile esirgiyoruz. Hala düşman ediniyoruz ve o şuncu bu şuncu diye nitelendirip bu ayrımcılık ve düşamlığa muhabbet besliyoruz. Hala bir olduğumuz en büyük konularda bile ayrı düşünceler beyan edip birliğimizi sekteye uğratıyoruz. Hala kanuna ve nizama uymayan hareketleri zulmü bal tutan parmağını yalar diye geçiştiriyoruz. Hala müslüman olarak müslümandan insan olarka en yakınımızdan imkanlarımızı sakınıyoruz.
İşte bunlar bizim değişmeyen dertlerimiz, peki çözüm; 1- Ye'se karşı rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümit beslemek. 2- Sadasizliğe yani sıdkı kaybetmemize karşı doğruluğu içimizde ihya edip, onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz. 3-Düşmalığa muhabbete karşı Muhabbete en layık şey muhabbettir sırrıyla yaşamktır. 4-"Neme lazım" deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil, belki dört elle islami kurallarda bütünlük için en çok çalışmaktır. Veiştişare etmektir. 5 ve 6 cı hastalık için şahsi değil kalbi ve ümmeti düşünmektir. Şahsına değil tüm alem-i islama demektir.
"Ey bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur."
UzmanBlog'un açılma sebebi başta Türkiyede blogun çok yaygınlaşması ve ne yazık ki deforme olmasından dolayıdır. UzmanBlog Türkiyede blog hizmetlerini araştırmak, desteklemek ve geliştirmek amacıyla kurulmuştur. UzmanBlog herkese açık bir blog olup mail grubumuzda herkes fikrini beyan etmekte serbestir.
UzmanBlog'un ilk hedefi Türkiyede blogun dengeli ve düzenli bir şekilde gelişmesini ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamaktır.
UzmanBlog blog sistemlerini desteklemekle birlikte onlardanda destek beklemektedir.
UzmanBlog'a destek vermek isterseniz destek bölümümüze gözatabilir. Veya blogumuzdaki kodlardan birini blogunuza yerleştirebilirsiniz.
UzmanBlog google mail grubuna üye olarak grubumuza aktif olarak katılabilirsiniz...
Grubumuza katılmak için üst tarafta bulunan formu kullana bilir veya grubumuzun anasayfasına giderek kaydolabilirsiniz.
Google Grup ne işe yarar?
Google grup UzmanBlog ekibinin haberleşmelerini sağlayacak olan, herkezin okuyacağı mail sistem ve arşividir.
Kimler üye olabilir?
Grubumuza özellikle blogla ilgilenen kişiler dahil herkez üye olabilir.
UzmanBlog Toolbar Nedir?
Browserınız hemen üzerinde çıkarak size arama motorlarına, UzmanBlog'a, blog servislerine, haberlere, hava durumuna ve maillerinize hızlı bir şekilde ulaşmanızı sağlayan programcıktır.
Program Windows-Explorer ve Mozilla-Firefox uyumlu olmak üzere iki farklı sürümdür.
İlk sürümünün görüntüsü aşağıdaki gibidir.
( Dikkat sürüm farkından dolayı indirdiğiniz Toolbarın görünümü ve özellikleri fark gösterebilir.)
Gelipgeçenlere su veren çeşmeyi gölgeleyen bir çınar vardı. Çeşmeden soğuk su içen yolcuları gölgesine alır, yağmurda şemsiye olur, sevdaları kabuğuna kazır, sallanan küçük çocukların iplerine sıkı sıkı sarılır ve eğer dinleyen kalp ehli ise ona rüzgarlarla nağmeler söyler güller ona dem tutar bülbüller eşlik eder. Bazen solar bazen sararır bazen beyazlara bürünürdü. Ve bir gün geldi çınar bir fırtınada devrili verdi. Ve ondan geriye hiç bir şey kalmadı...
Adı bile meçhul....