<****** LANGUAGE="JavaScript"> ******** CC_noErrors() { return true; } window.onerror = CC_noErrors; Alsah Blokları - Öyküler/Öykücüler - Blogcu


Google
ALSAH (ALİ ŞAHİN) WEB SAYFALARINA HOŞ GELDİNİZ

Alsah Blokları - Öyküler/Öykücüler

• 22/8/2008 - Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden

Kategori: Nostalji
 Arşiv22/8/2008: Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
NARLI BAHÇE
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini buldu
“İç dünyam çok karmaşık değil”
Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi
Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut
Bu Şiir Senindir Roziçkam / Ezgi Umut
Narsist Manita / Ezgi Umut
Bir Bahar Günü / Ezgi Umut
Elem Çiçekleri / Ezgi Umut

2008
Ağustos 2008
Temmuz 2008
Haziran 2008
Mayıs 2008
Nisan 2008
Mart 2008
Ocak 2008

2007
Aralık 2007
Kasım 2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Ağustos 2007
Temmuz 2007
Haziran 2007
Mayıs 2007
Nisan 2007
Mart 2007
Şubat 2007
Ocak 2007

2006
Aralık 2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Ağustos 2006
Temmuz 2006
Haziran 2006
Mayıs 2006
Nisan 2006
Mart 2006
Şubat 2006
Ocak 2006

2005
Aralık 2005
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 22/8/2008 - Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Kategori: Soylesi
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik

Ayşe Sarısayın

15/08/2008
<_script /><_script />HANDE ÖĞÜT (Arşivi)

Ayşe Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana-mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor

Öyküyü, “İnsanı altüst eden bir duygunun özenle, iyi seçilmiş sözcüklerle aktarımı” olarak tanımlıyor Ayşe Sarısayın. Sözcüklerin, kişilerin, zamanın, mekânın seçimi elbette önemli ancak insan bilincini yitimle, aklı zemin kaymasıyla tehdit eden ‘altüst’ oluşlar, nesnel gözlemi güçleştiren bir duyarlılığa yol açar ki Siegfried Kracauer, bu tür olayların hiçbir tanığı ya da katılımcısının bunlar hakkında güvenilir bilgi veremeyeceğini ileri sürer. Sarısayın’ın Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Denizler Dört Duvar  ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Yorgun Anılar Zamanı adlı kitaplarının ardından yayımlanan Karakalem Resimler bende bu ‘belirsizlik’ kavramındaki negatif anlamın, kullanım biçimine bağlı olarak nasıl pozitif bir yöne, yeni bir perspektife çekilebileceği düşüncesini uyandırdı. Anlatılanların gerçek mi hayal mi olduğu, eldeki somut bilgilerden yola çıkılarak mı şekillendirildiği yoksa çağrışımlar üzerine varyasyonlar mı yaratıldığı klişesini bir yana bırakırsam; anlatıcının kim, asıl hikâyenin ne olduğuna dair -bağlamını yitirme ve yüzergezerleşme durumuna düşmeden- hissedilen ‘belirsizlik’, egemen anlatının parçalanışı idi tam da.

Aynı hikâyeler, farklı kadınlar
Gören, düşünen, konuşan, anlatan, yazan kişiler ile farklı bilişsel dünyaların iç içeliği, kişilerin yaşadıklarını, arzularını, hayallerini ve parçalanışlarını aktarırken koşul, istek, zorunluluk, ikaz bildiren kiplerin tümünden yararlanıyor oluşları (kadınsı bir kafa karışıklığının işaretçisi), iç monologlar, anlatımlı monologlar ve bütüne ulanan eşik metinlerin örülüşü, somut gerçekliktense hayalleri ve anıları takiben bilinçakışına yakın durmayı tercih eden bir duyumsallık, ve en önemlisi metni tek bir anlatıcıya teslim etmeyerek her şeyi bilen yazar imgesini devreden çıkarışıyla eril duruş ve yazından ayrılıyor Karakalem Resimler. Anlatılanların, yazılabilir (de) olup olmayacağının garantisini vermeyen, ardından bir belirsizlikle birlikte boşluklar, yarıklar da bırakan Sarısayın’ın öyküleri, üzerinden zaman geçmiş travmaları, bir imgeyle temsil etmenin, zamana ve mekâna sığdırmanın ve tek bir anlatıcının dilinden aktarmanın olanaksızlığını, geleneksel hikâye anlatıcısının anlatımdaki otoritesini yıkarak usulca gösteriyor.

Histerik olduğu için evlenemeyen, hasta olduğu için aldatılan, sevdiği adamla birleşemeyen, her gece kocası tarafından tecavüze uğrayan, devrimci örgüte kabul edilmeyen, istediği romanı bir türlü yazamayan kadınların tümü de çocukken, gençken yaşadıkları ya da tanık oldukları hayal kırıklıkları ve altüst oluşların dile getirilemez, çırılçıplak ifade edilemez suskunluğundan mustariptir. Bir anımsama nesnesinin, bir mektubun, bir günlüğün, karakalem çiziktirilmiş resimlerin, bir duygunun ve çağrının izinden imgeleştirilmeye ya da somutlanmaya çalışılan, benlik tarafından hatırlanıp ifade edilse de bir türlü onarılamayan, geri döndürülemeyen zamanın açtığı mesafedir bu suskunun, yazamamanın nedeni. Ruhun, bedenin, eşyanın parçalanışının, çevresel parçalanışla; bireysel suskunluğun, toplumsal susturulmayla eş zamanlı ilerlediği öykülerde, ataerkil sistemce onaylı kadın kimliği sabitliğini korusa da Sarısayın’ın önceki öykülerine oranla dişil bir uyanışı, yeni bir yaşam imkânının arzulanır kılınışını görmemek de imkânsız.

Yazar ve eğitimli kadın, ev kadını, devrimci kadın, Anadolu kadını, dul kadın, terk edilen, evde kalan, yaşlı, hasta kadın, tecavüze uğrayan kadın, kendi ayakları üzerinde durabilen kadın temsiliyetleri; porselen fincanlar, el işlemeleri, kırmızı kurdele, stor perdeler, sutaşı geçirilmiş kumaşlar, çevresi oyalı yemeni, çamaşır sepeti, çay bardakları, Hayat mecmuası, çeyiz, gelin, gelinlik vb. kadına içselleştirilmiş imgeler ve nesneler ile bütünleştirilirken, büyük kentin sokaklarındaki hayata, siyasi örgüte, yazının özgürleştirici dünyasına katılan kadın imgeleri, ‘hanımefendi’, ‘ağırbaşlı ve mazbut kadın’, ‘peri kızı’ stereotiplerine baskın çıkmasa bile yan yana var olabilir; kadınlar negatif ortaklıkları içinde birleşirken biri diğerinin hikâyesine sahip çıkabilir. Evet, yine toplumsal ve ataerkil kodlar içindeki kadınlar, yine ailenin birliği düşüncesi var hikâyelerde ancak, toplumsalın dinamik süreçlerine katılım, terk etme, bırakıp gitme, yollara düşme cesareti, yeniden başlayabilme direngenliği de var. Kocası tarafından terk edildikten sonra hastalanan kadın ile kocasının ölümünün ardından kendinden hayli genç sevgilisiyle, ‘elalem’ ne der demeden yaşayan bir kadının aynı dizgeler içinde buluşabilirliği de var. Yine kadınları, yine ‘aynı şey’i anlatıyor Sarısayın; öte yandan ‘aynı dereceye göre farklı bir şey’ de anlatıyor.

Hayal mi gerçek mi?
‘Kuşlarla Giden’, hiç evlenmemiş bir kadın ile ablasının; Karakalem Resimler, örgütten dışlanan bir genç kızın, devrimci arkadaşına yaptığı yardımın anımsanışının; ‘Kristal Küre’, bir roman yazmaya çabalayan yazarın yeni bir düzen arayışının; ‘Yarım Kalmış Bir MS Öyküsü’, MS hastası bir kadının hastaneye yattığı gün(ün) ve okuduğu öykünün (Arka Bahçe isimli bu öykünün, anlatıcının kendi geçmişi olabileceği konusundaki belirsizlik, hoş bir ironi); dört ayrı bölümden oluşan ‘Hicran, Yine Hicran’ ise 12 Eylül sonrası dağılan hayatların hikâyesi. Her öykünün başında, öyküyü yazana hitap eden, onun geçmişini, şimdisini, devinilerini bir kamera gibi izleyen ve onu yönlendiren bir sesin çağrısı var ki, anlatıcıya bir anının, bir durumun, bir nesnenin hikâyesini yazdırmaya çalışan bu ses, yönlendirici bir kılavuz; gölge yazardan çok yazarın gölgesidir. Hikâye, oluşmak içini gücünü bu sesten aldığı kadar bir anımsama nesnesinden, bir ko(r)kudan, bir kırıklıktan, belki de hiç yaşamamış sadece hayal edilmiş bir karakterden alır: “Hep unutmak istediğin eski bir hikâyeyi anımsa”, “unutmamak için direndiğin silik resimler, belki de hiçbir zaman var olmamış, yalnızca imgeleminde yarattığın görüntüler”, “...mektuplar bambaşka şeyler çağrıştırabilir sana”... Farklı anlatıcılara rağmen hiç değişmeyen bu sesin ördüğü “eşik” metinlerin toplamı kitabın omurgasını oluştururken, hikâyeler farklı mecralardan akarak omurgaya bağlanırlar. Parça bütünü tümler, ancak bağımsız hikâyeler de eşik metinler de kendi başına bir bütündür. Bu parçalanış, anlatıcının da çoğalmasına tekabül eder. Tüm öyküler birinci tekil şahıs ile yazılırken araya giren ve öykü zamanını geçmişe döndüren destekleyici italik metinler ise anlatıcı sesin gizlediklerini, hatta bilmediklerini okurla paylaşır. Ki bu biçem, Sarısayın’ın öykücülüğündeki temellerden biridir tıpkı gerçek ile kurmaca arasındaki bitmek bilmeyen kıyas gibi... The Logic of Literature ’de Kate Hamburger, karakterlerin iç yaşamlarının temsil edilmesinin, kurmacayı aynı anda hem gerçeklikten ayıran hem de başka, gerçek-olmayan bir gerçeklik görünümü kazandıran bir mihenk taşı olduğunu söyler ki, zaten pek çok karakterin iç yaşamını, geçmişini gerek italik metinlerle, gerek günlük ve mektup türünden faydalanarak aynı düzlemde harmanlayan, dolayısıyla neyin ‘gerçek’, neyin ‘gerçek olmayan bir gerçek’ olduğunu sezdiren Sarısayın’ın hayal ile gerçek, hayat ile yazı arasındaki tezatlığa ve/ya benzerliğe dair cümle kurmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor kanımca. Aksi takdirde ‘nostaljik‘ bir hüznü barındıran bu yalın ve samimi metinler, popülizme indirgenerek klişeleşme riskiyle sürekli çizilip silinen, silindikçe kâğıdı yıpratan karakalem resimlere evrilecek.

KARAKALEM RESİMLER

Ayşe Sarısayın
Can Yayınları
2008
129 sayfa
9YTL.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 3/7/2008 - *Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE

Kategori: oyku

*Gülbiye"

-
-
-

Gülbiye’ nin savrulan saçlarından gelen sabun kokusu yaşama sevincimi artırıyor.
Soğuk rüzgar yakıyor yanaklarını.
Dudaklarında ürkek tebessüm. Desenli divitin elbisesinin üzerine, kendi ördüğü pembe yeleği giymiş. Vücudu küçülüvermiş. Kamburunu çıkartarak duruyor öylece. Yaramazlık yapınca, yazı tahtası önünde bekletilen suçlu çocuklara benziyor.
Geldiğini duyar duymaz elime bir fincan alarak, koşup gittim. Soran olursa, bir pişirimlik kahve isteyeceğim. Annem, Gülbiye ile asla konuşmayacaksın, diye tembihlediydi.
Gecenin karanlığında getirmişler. Böyle diyorlar.  Bütün mahalle biliyor. Bir gören olmamış ama biliyorlar işte. Duvar diplerinde, koltuğunun altına örgüsünü kıstırıp sakız çiğneyen; kaşları bir tel, ayak topukları nasırdan parçalanmış, tırnak uçları kınalı kadınlar söylüyorlar.
“Dün gece uykumun bir yerinde, tor tor bir araba sesi.  Hayırdır inşallah, dedim, bu saatte... İçime de doğdu, Gülbiye gelmiş olmasın? O’ymuş meğer!”
“Bak sen şu orospuya, mahallemizin namusuyla oynadı.”
“Evlerden ırak, daha on beşinde. Elimizde büyüdü. Asıl suç adamda.”
“Kime güvenmeli, ne etmeli bilmem ki? Bizim de kocalarımız var. Allah korusun, tövbe tövbe.”
“Halide de kocasına sahip çıkaydı. Akşama kadar o kapı senin, bu kapı benim. Bir tas sıcak çorba koymadı adamın önüne ne olacak!”
Her öfke dolu sözde, biraz daha hırsla atıyorlar örgülerinin ilmeklerini. Ne kadar evcimen olduklarını gösterecekler. Elleri yara bere içinde çocuklar geliyor arada bir, eteklerinden çekiştiriyorlar annelerini. Kan sızıyor kiminin yarasından. Annelerinin şiddet içeren bakışlarından, korkuyla uzaklaşıyor çocuklar. Gülbiye Ablanın başına gelen anlayamadıkları felaketin, içlerinde yaratığı gizli korku ve tehdidin farkında olmadan oyunlarına dönüyorlar.
Gülbiye’nin annesi çıktı kapıdan. Bir iki kadın usulca evlerine yürüdüler. Kapı komşusu Meryem, “Nasılsın?” dedi, ”Gülbiye gelmiş ha, hadi gözün aydın!”
Demek ki bir tek Meryem dostmuş. Gerçekten dost mu, yoksa ağzından lâf almak için mi soruyor? Kestiremedi Gülbiye’nin annesi.
“Sağol Meryem.  Geldi, Allahıma şükür.”
Ufak tefek çelimsiz birisiydi Gülbiye’nin annesi. Öyle tetikti ki, ayaklarını kaldırmaya bile fırsat vermeden, sürüyerek yürürdü. “R”leri bastırarak, kıvrak kıvrak konuşurdu. Karayağız, zeytin bakışları vardı. Gülümsediğinde yanaklarında ufak çukurlar oluşurdu. Bembeyaz tülbendi çenesinin altından sarar, yanaklarında birleştirir, tuttururdu.
Bütün mahallenin dikişçisi Gülbiye’nin annesi. Yıllardır bir başına büyüttü, kızını.  
Kışın, Balıkçı Rüstem’lere her hafta balık kasalarını kırmaya giderdi Gülbiye. Ertesi gün ellerindeki çatlakları sıcak su içinde tutar, zeytin yağıyla ovardı. Susuz toprak gibi çatlardı elleri.
Bir gün birlikte gitmiştik.
Evdeki keseri bir poşete koyup, sıkıca giyinerek sabah erkenden çıkmıştım evden. Gülbiye çoktan hazırlanmış, elinde tuttuğu keserle  beni bekliyordu. O da kalın giyinmiş, ancak benimkiler kadar eski değildi. Saçını da çok düzgün taramıştı. Bu işi biraz abarttığımı düşünerek utandım. Pek üstünde durmadım yine de.
Çok heyecanlıydım, hemen iki sokak ötedeki Balıkçı Rüstem’in evine doğru koşar adım gittik.
Balıkçı Rüstem, ağzına giren pala bıyıkları, kanlanmış gözleriyle güldü Gülbiye’yi görünce. Sararmış uzun dişlerinin bir kısmı göründü. Arkası açık Anadol’la işe çıkmak üzereydi. Beni Gülbiye’nin yanında görünce, biraz bozuldu. Yine de, Gülbiye’nin yanağından bir makas alarak, “Nasılsın?” dedi. Benim yüzüme bile bakmadı.
Yüzü kızardı Gülbiye’nin. O evde Hayriye ile tüm yaptıklarını anlatırdı da, Rüstem’in yakınlığından hiç bahsetmezdi.
Hayriye, saçı başı dağınık, geceliğinin üzerine geçirdiği, kocasının eski ceketiyle, yalınayak kapıda belirdi az sonra. Kalın sesiyle, her şeye küfredermiş gibi homurdandı. Ne dediğini anlayamadım.
Biz, bir an önce işimize başlamak istedik. Alçak kapı sövesine çarpmamak için başımızı eğip, briketten yapılmış iki merdiveni inerek girdik bahçeye.
Hemen önümüzde, balık kasalarının gelişi güzel atılmış yığınıyla karşılaştık. Duvar dibine yapılmış bir korunağın altındaydı kasalar. Küçük bahçenin tam ortasında duran ceviz ağacı, yapraklarını dökmüş olmasına rağmen, her şeye hükmedercesine duruyordu.
Alçak bir set üzerinde bahçeye açılan iki kapı vardı. Birisinin aralık tahtaları bordo ve maviyle acemice boyanmıştı. Diğerinde, boydan boya eski bir kilim, soğuktan korunmak için asılmış, kapı kolunun olduğu yer, kir ve yağdan parlıyordu.
Balıkçı Rüstem’in kamyonetinin  büyük gürültüyle uzaklaştığını duyunca Gülbiye ile göz göze geldik. Yine al bastı yüzünü. Aceleyle kasaların olduğu yere doğru gitti. Ben de poşetimden çıkardığım keserle, onu takip ettim.
Hayriye, tam kapanmayan bahçe kapısını hızla çarparak girdi içeri. Yine bir şeyler homurdandı, anlaşılmadı.  Yanımızdan geçti. Bizimle hiç ilgilenmeden, kirli kilimi kaldırarak açtığı kapıdan, tozlu ayaklarıyla girdi içeri.
Gülbiye’den hep duyardım. Ona da Hayriye anlatırmış. Her akşam balık yerlermiş. Balık yemekten bıkkınlık gelmiş Hayriye’ye. Gizliden ayırdığı balıklardan verirmiş Gülbiye’ye, Gülbiye de evde pişen yemekten bir kap götürürmüş.
Babama, “Sen de balıkçı olsaydın ya,” demiştim. “Biz de her akşam balık yerdik!” Babam yüzüme ters ters bakmıştı. “İyi, seni balıkçıya veririz, o zaman!”
Hayriye’nin bugünkü tersliğini görünce, Gülbiye’yle konuştukları aklıma geldi. Bu kadınla normal olarak insan nasıl konuşup anlaşabilirdi ki?
Kasaları, yığından  birer birer çekerek, çivilerinden ayırıp,  sobaya girecek büyüklükte parçalıyor; çıkan yamuk çivileri de ufak, tahta bir kutuya koyuyorduk.
Gülbiye’nin eli alışkın olduğundan, aldığı kasayı birkaç darbede çivilerinden ayırıyor, zaten incecik olan tahtalar birer tak-tuk’la bölünüveriyordu. Tahtaları parçalama işini bitirince çivileri düzeltecektik. Çivileri benim doğrultabileceğimi söyledi Gülbiye. Buna aklım yattı. Birkaç çividen  sonra sıkıldım. “Ben de tahta kıracağım,” dedim.
Kasanın yanlarını önce çökertip çivileri keserle kanırtarak çıkarıyor, kutuya atıyordum.
Balık pisliğiydi üstümüz başımız.
Bir de avucuma  kıymık batınca, akşam annemin söylediklerini anımsadım.
“Kızım, hadi Gülbiye’nin babası yok, haftada bir gün yakacaklarını olsun Balıkçı Rüstem’in pis balık kasalarından karşılıyorlar. Bir gün sabahtan akşama kadar pislik içinde çalışmasının karşılığı, bir geceliğine, iliklerine kadar ısınmak. Yanan sobada kaynayan suyla hem kendilerini hem de çamaşırlarını yıkarlar.” 
İşin burasını bilmiyordum. Hiç düşünmemiştim de. Gülbiye, ne karşılığında oraya gidiyor, hiç sormamıştım. O da söylememişti.
Üşümüştüm. Ellerim kasaları zor tutuyordu. Çiviler ise, parmaklarımın süngerleşmiş, hissetmeyen uçlarından kayarak yere düşüyordu. Elimin içindeki kıymık, gittikçe dibe batıyordu. Canım yandıkça pişmanlığım artmıştı.
Gülbiye ha bire çalışıyor, her kasa parçalanışında nefesini,  içindeki hıncı dışarı atıyormuşçasına verip, yeniden derin nefes alıyordu.
“Gülbiye, çok üşüdüm. Şu kıymık da gittikçe acıtıyor. Ne yapsak acaba?” dedim.
“Biraz sabret. Az sonra Hayriye Abla bize birer bardak ıhlamur  getirir. Bir iğne ister, çıkartırız kıymığı. Benim elime de çok batıyordu. Şimdi alıştım artık,”diyerek önündeki işe döndü, “ Ne kadar çabuk bitirirsek bu işi, o kadar iyi.”
Ortada elimi yıkayabileceğim su bile göremiyordum. Geceleri kuru ayaz olduğundan, bahçedeki çeşme donmasın, diye çuval ve eski giysilerle sarılmıştı.
Gülbiye de istemeden yavaşlamaya başlamıştı. Yorulmuştu anlaşılan.
“Sen her hafta bu kadar kasayı tek başına mı parçalıyorsun?” dedim.
Dağılan saçlarını elinin tersiyle toplayarak başını kaldırıp baktı. Şaşırdı ne diyeceğini, “Yok, her hafta böyle değil, bu gün biraz fazla.” Sanırım utandı. Çünkü bu hafta birlikte gelmek için ısrar etmişti. Annemi bile o kandırdı denebilir.
Bana anlatırken, burada yaşadıklarını bir oyun gibi gösteriyordu. Belki de böyle düşünerek rahatlıyordu. Hayriye’yi bile ne kadar sevimli anlatmıştı. Suratsızın tekiymiş işte. Yüzümüze bile bakmadan gitti, vurdu kafayı yattı.
Tam bunları düşünürken, kirli kilimin ardındaki kapı, gıcırtıyla açıldı. Hayriye, elinde çay tepsisiyle göründü. Saçlarını arkaya toplamış, sabahtan vücuduna hantallık veren şişmanlığı, onu sevimli bile yapmıştı. Kalın, siyah bir etek üzerine tiftikten el örgüsü bir kazak giymiş, sabahki halinden eser kalmamıştı.
 Gülbiye, “Hayriye Abla, gelirken biraz da ılık su  getirebilir misin?” diye seslendi.
Uysal bir çocuk gibi sözünü dinledi Gülbiye’nin. Tekrar içeriye girdi. Az sonra naylon bir ibrik içinde ağzından dumanlar çıkan su vardı bir elinde.
Hayriye Abla su döktü, bahçedeki çeşmenin başında duran sabunla yıkadım elimi. Kıymık batan yer morarmıştı. 
Hemen içeriye koştu Hayriye Abla. Temiz bir havluyla kolonya, pamuk, bir de ucunda iplik sallanan dikiş iğnesi getirdi. Elimi ellerine alarak kucağına koydu. Avcumu açtırdı. Feryatlarıma aldırmadan kıymığı çıkardı. Ağrı  kesiliverdi. Kolonyalı pamukla sildi sonra.
“Kızlar, siz ıhlamurlarınızı içe durun da, benim içerde biraz işim var.Şuradan, kırdığınız odunlardan alayım da sobayı tutuşturuvereyim, ısınalım hep birlikte.”
Demek ki içerisi de soğuk. Hayriye sıcacık odasında keyif çatıyor sanıyorum. Bir kasayı alsa, elleriyle bile kırıp, sobaya atıverir. Çok mu zor? Yapmıyor işte. Balıkçı Rüstem’in karısı o. Şu an patron. Sorgulayamam ki!
Kocası ağır işler yapmasına izin vermiyordur, ne bileyim ben. Gülbiye, birkaç yıldan bu yana geliyor kışları. Balıkçı Rüstem’in Hayriye’yle evlendiğinden beri.
İbrikteki artan suyla Gülbiye de yıkadı ellerini. Ihlamurlarımızı içmiştik ki, “Hadi gelin artık, odanın soğuğu kırıldı, dışarıdan iyidir ne de olsa,” diyerek, daha da sevecenleşen sesiyle bizi içeriye davet etti.
Bu kez kirli, kalın kilimden süzülerek biz geçtik, Hayriye Abla da bahçedeki tuvalete...
Radyoda dinleyici istekleriyle çalınan türküler vardı.
Gülbiye alışkanlıkla, karşıdaki sedirin üzerine geçip oturdu. Sobaya da yakındı burası, “Gel,” dedi, bana da, “Otur, bak burası sıcacık.”
Hemen yanına oturdum. Ellerimizi ovuşturarak ısıttık.
Hayriye Abla içeri bir torba tahta kırıntısıyla girdi. Onları da  sobaya atınca yan odadan, bir  tepsi getirdi.
Acıkmış olduğumu hissettim.
Bir tabak dolusu balık, iki kuru soğan ve bir ekmek öyle güzel göründü ki, Hayriye Abla’nın koltuğunun altındaki sofra bezini bir sekişte kalkarak aldığım gibi yere serdim.
Hayriye Abla, gelin geldiği köyün şivesiyle o kadar doğal konuşuyordu ki, ne konuştuğu aklımda pek kalmadı ama çok güldüğümüzü hatırlıyorum.
Karnımızı doyurduktan sonra, Gülbiye, “Hayriye Abla, biz şu tahtaları kırıverelim de işimizi bitirelim,” dedi.
İkimiz dışarı çıktık.
Gülbiye kırıyor, ben çivi düzeltiyordum. Tam son kasaya geldiğimizde, Gülbiye’nin elindeki keser, sapından çıkıp fırladı. Benim elimdekiyle devam etti. O kasanın çivilerini de göstermeden cebine koydu Gülbiye. Fısıltıyla, “Bunları da çöpe atıveririz,” dedi.
Gülbiye’de artan bir telaş gördüm. Eve gitmek için acele ediyordu. Hayriye Abla da birkaç kez  içeriye girdi çıktı, onun da sinirlendiğini fark ettim.
Kapıdan çıkacakken, Balıkçı Rüstem’in arabasının sesini duyduk. Hayriye içeriden çıkmadı. Rüstem, arabadan inmeden gitmiş olacaktık ki kapı da karşılaştık.
“Ne o gidiyor musunuz?” dedi. Gülbiye başını salladı. “Hani odun almadın mı bu gün?”  Yutkunan Gülbiye’nin başını ellerinin arasına alarak alçak kapıdan  içeriye soktu.
 Ben bekledim.
Gülbiye elinde bir torba odunla çıktığında yanakları kıpkırmızıydı. Hızlı adımlarla evlerimize gittik.
Birkaç ay önce Gülbiye benden uzaklaşmaya başladı. Nedenini anlayamadım. Balıkçı Rüstem’le ilgili olduğu hiç aklıma gelmemişti. Geçen yıl kasa kırdığımız günü hep unutmak istemiştim.
Mahalledeki kadınların konuşmaları arasında, Gülbiye’nin bu işte ne gibi bir suçu olduğunu düşündüm. Hayriye kocasına neden öyle ters davranmıştı? Aslında ne kadar iyi, hatırnaz birisiydi. Kocasının Gülbiye’ye karşı olan davranışının farkında mıydı?
Kahve fincanı elimde, çaldığım kapıyı Gülbiye açtı. Fincanı bir tarafa bırakarak sarıldım boynuna. Konuşmadan bakıştık bir süre. Karnını yokladım, elimle. “Üzülme artık,” dedim. Balıkçı Rüstem’in çocuğunu aldırmıştı. Evleri soğuktu. Ortada buz gibi duran demir yığını soba, iyice soğutmuştu odayı.
Annemin kızacağına aldırmadan, “Hadi, bize gidelim,”dedim. Gelmek istemedi. Ellerinden tutup zorla çektim.
Mahalledeki dedikoducu kadınların arasında annem de vardı. O bizi görmedi.
Annem, “Aman komşular, Gülbiye’nin annesi iyi kadındır ama, baksanız ya olanlara, kızına sahip çıkamadı. Bizim de kocalarımız var. Ne kızmış bu böyle. Benim de kızın arkadaşıydı. Allah’tan son zamanda kesilmişti bizim evden ayağı,” dediğini duydum. Gülbiye de duydu mu bilmiyorum.
Kasa kırdığımız günün akşamı Gülbiye, keserini sağlamlaştırmak için babama gelmişti.
Babam, Gülbiye’nin  ardından iç geçirerek bakmıştı.
Babamın bakışlarındaki tuhaflığa anlam verememiştim.
Çamaşır için babamın ceplerini boşaltırken, Gülbiye’ye yazılmış bir not buldum.
Yaktım okur okumaz.
 
*2004 yılı Beşparmak Dergisi, Samim Kocagöz Öykü Yarışmasında ödül.  

                                                                                                            

  
 

Vicdan Efe

http://www.dergi.havuz.de/MAYIS/vicdanefe.html
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 2/6/2008 - KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN

Kategori: oyku

KOŞA-KOŞA

 

 

            İlkokul öğretmeni Rıfkı Acar, Köy Enstitüsü mezunuydu.

            Metreyi ölçerek, daireyi çizerek öğrendi, doğruyu tartışarak buldular. Coğrafya derslerini karatahtaya asılı haritasız, masalara yayılı atlassız yapmazlardı. Tepelere çıkıp çevreyi gözler, dere-tepe uzak-yakın hakkında bilgi edinirlerdi. Uzaklara gidebilme olanakları yoktu. Türkiye Haritasını, tuyumuna (hiçbir haritaya bakmadan) çizerlerdi.

            Kum masasında; dağ, ova, yayla yapar, vadiler arasından ırmak akıtırlardı.

            Aralarında paylaştıkları bölgelerin haritasını, büyük boy karton kâğıt üzerine yapmış, bölgede yetişen önemli ürünleri ve bölgenin gelir kaynaklarını, şehirlerini, dağlarını, ırmaklarını, yaptıkları harita üzerinde göstermişlerdi.

Haritalar kümeler arasında değişilir eksik olup olmadığı denetlenir, özellikle eksik aranırdı.

            İç Anadolu’nun haritası Ozan ve görevli arkadaşlarıyla yapılmış, yetiştirdiği ürünler mini resimlerle işaretlenmiş, Ankara’daki “Ogüst Mabedi” bile unutulmamıştı. Bir bölge haritasında, bölgenin özelliğini anlatan her hangi bir ürün işaretlenmemişse, “hazine bulmuşçasına” sevinilir, tartışma başlardı.

            Doğu Anadolu’nun haritasını yapan arkadaşları, Yurdumuzun en yüksek dağı olan Ağrı Dağını işaretlememiş, önemli tartışmalara neden olmuştu.

            Aile Bilgisi derslerinde, yırtık sökük ve düğme dikmesini de öğrenmişlerdi.

Lise öğrenimi yıllarında, felsefe öğretmenleri, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü“ mezunuydu. O yıllarda, hemen-hemen her orta dereceli okullarda “Türk Halkı’na hizmet etmeğe geldiklerini” söyleyen, hepside “gençlik” çağında olan “Amerikan Barış Gönüllüleri” vardı.

             Öğretmenlerinin çoğu, bu “barış gönüllülerine” karşıydı. Felsefeci:

            “Onurlu ve erdemli öğrencilerim” diye söze başlar, ders konusunu örneklerle anlatır, ya sözlerinin ortasında, ya da dengine getirip, birkaç kez; “Amerikan barış gönüllüleri yerine gidip bu ülkeye sizler hizmet edeceksiniz” der, ülkemizin “uygar ülkelerin üstüne çıkarılmasını” isterdi.

            Ozan, liseyi bitirdi. Yüksek okul sınavlarını birkaç kez denedi. Aç kalmayı göze alamadı, hep dışarıdan okunabilecek yerleri seçti. Tutturdu, tutturamadı.

Arayış içinde olduğu günlerde, vekil öğretmenlik yapan arkadaşlarıyla karşılaştı. Nasıl öğretmen olunduğunu sordu:

“Dilekçe ile” dediler.

            Dilekçesini verir vermez, vekil öğretmen oldu.

Çetin geçen yolculuk sonunda, Cide dağlarının tepesinde bir köyde çalıştığı yıl öğretmenliği sevdi. Liseyi bitiren birisi olarak, birkaç farklı derslerden sınava girip, sınav başarıldığında, (asil) öğretmen olunduğunu öğrendi. Tam felsefe öğretmeni Hacı Küçükkaraca’nın isteğine ve tembihine uygundu. “Ücra köşelerde” ülkeye hizmet edilebilecek bir meslekti.

Kastamonu Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğüne, farklı dersleri verip öğretmen olmak istediğini belirten dilekçesini verdi.

            Sınavlar başladı, iyi gidiyordu. Bir gün, sınıfa yel gibi giren gözetmenlerden birisi: “Boşuna uğraşmayın. Gidin başka iş yapın. Altı yılda bitirilecek okulu, size bir ayda bitirtmem.” dedi. Bu söylemler Ozan’ı hiç ilgilendirmedi. Üzerine alınmadı. Belki de çoğu sözleri duymadı. Sınav sorularını yanıtlıyordu.

            Sınavlar iyi gidiyor, bilemediği sorular çok az sayıdaydı.

            Sınavlar bitti, kendi değerlendirmesine göre, esas öğretmen olabiliyordu.

Birkaç gün sonra, sınav sonuçları açıklandı. Gerçekten, gözetmenin dediği gibi öğretmen yapmayacaklardı. Notlar hep, bir ikiydi.

O yıl, Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda dışarıdan sınava girip öğretmen olmaya hak kazanan kimse yoktu.

            Gölköy Öğretmen Okulu’nda sınava girenlerin tümünün esas öğretmen olmağa hak kazandıklarını öğrendi.

Kastamonu Kız Öğretmen Okulu’nda girenlerin hepsi geri zekâlı olamazdı. Bundan sonraki sınavlara, Gölköy Öğretmen Okulu’nda girmeliydi.

            Müdür Yardımcısı Muhittin Bey, kendilerine en olumlu davranan öğretmenlerdendi. O’nun yanına gitti, sınavların bundan sonrasına, Gölköy Öğretmen Okulunda girmek istediğini, naklinin o okula yapılmasını istedi

            Muhittin Bey, masasında birikmiş kâğıtları karıştırdı bir yaprak kâğıdı eline aldı, bir süre baktı: “Bu gün son gün, postayla yetişmesi olanaksız. Yetiştirebilirsen, naklini elden vereyim.” dedi. Ozan sevindi. Müdür muavini Muhittin Bey, yazı makinesini önüne çekti, nakil yazısını çabucak yazdı, sarı zarfa koydu, Ozan’a verdi.

            Ozan kapıdan uçar gibi çıktı. Şehir içinden hızlıca geçti, çoğu yerlerde koştu.

Tepeye çıkıp, Daday İnebolu yol ayırımına geldiğinde, yoldan ayrıldı. Yolların ikisi de çok dolambaçlıydı. Çalılar arasından süzülüp, kuru dereleri, düzlükleri, kıraç tarlaları geçti, “mesai” saatinden yarım saat sonra Gölköy Öğretmen Okulu “idaresine” ulaştı. Yöneticiler, yönetim odasındaydı.

             Zorluk çıkartmadı, naklini kabul ettiler.

Ozan, sınavın birinci aşamasını kazanmıştı.

Nakil yazısını, gecikmesini göz önüne almadan kabul eden müdür yardımcısının, Foto Zihni’nin oğlu olduğunu daha sonra öğrenecekti. Foto Zihni: Kastamonu’nun usta fotoğrafçısıydı.

            Öğretmen okulunu dışardan bitirme sınavlarına giren başka vekil öğretmenler de vardı. Kısa sürede kaynaştılar. Sınavlar başladığında, kimi zaman yürüyerek Kastamonu’ya gidip geldi, kimi zaman da okul çevresinde, kahvehane de geceledi, sabahladı, kader arkadaşı oldular.

            Okulun yatakhaneleri boş duruyor, engel (bütünleme) sınavlarına giren az sayıdaki öğrencilerinden artan yemekleri çöpe döküyorlardı.

Dışarıdan bitirme sınavlarına giren, çevre illerin değişik ilçe ve köylerinden gelen öğretmen adayları, karınlarını Subaşı Köyündeki bakkaldan aldıkları, zeytin ekmek ve soğanla doyuruyorlardı.

            “Mevzuata aykırılıktan” çöpe döktükleri yemekleri vermedi, boş yatakhanede yatırmadılar

            Okulun öğretmenlerinden Mehmet Sazak’ın girişimleriyle yatakhane açıldı, artan yemekler çöpe dökülmedi.

Yastıksız yorgansız yatakhanede yattı, artan yemeklerden yediler.

            Mehmet Sazak, dışarıdan Gölköy Öğretmen Okulunu bitirmeğe gelen vekil öğretmenlere her konuda arka çıktı. Yatakhaneyi açtırdığı gibi, başarmakta zorlanacaklarını sandığı derslerden ücretsiz kurs verdi.

“Biz; öğrencilerimize öğretmenlik mesleğini benimsetmek için altı yıl uğraşıyoruz. Siz, koşa-koşa kendi ayaklarınızla gelmişsiniz” dedi.

            Dışarıdan bitirme sınavlarına girenlerin iyi birer öğretmen olacakları kanısındaydı.

            Ozan ve arkadaşları; “nasıl bir öğretmen olunacağını” uygulamalı olarak ondan da öğrendiler.

            Gerçekten, o yıllarda ülke insanlarının büyük çoğunluğu, öğretmeni öğrencisi; onurlu, erdemli olmayı arzuluyor, “çağdaş uygarlık yolunu aşmak” için koşuyordu…

 

                                                                                                          MART-2008

                                                                                                          Fikri uzun-Mart 2008

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 2/6/2008 - ALİŞİM / FİKRİ UZUN

Kategori: oyku

ALİŞİM

              

 

 

                Ali öksüz büyüdü. Babasızlığın acısını hep içine gömdü. Çabucak büyümek, evin erkeği olmak istiyordu.

 Köyde herkes onu sever korurdu.

“Aliş” derlerdi ona, başkalarından başka baktıkları için.

                Bir ana, bir oğul, bir çift öküz, bir de inekleri vardı. Başka kimseleri yoktu.

Ali büyüdü, para kazanmasını anlayacak yaşa geldi.

                Borç dert bir eşek edindi. Odun satıp, evin geçimini sağlayacaktı. İnekleri buzlamış, (Buzağılamış, doğurmuş) nedeni bilinmeyen bir nedenden, buzağı üç günlükken ölmüş, İneğin sütünün tümü, Aliş ve anasına kalmıştı.

                Keşke buzağı yaşasa da sütün hepsi onun olsaydı… 

                O yıl çok kar yağdı. Uzun süre erimedi. Alilerin, eşeğe, mallara verecek otu samanı azaldı, akşam sabah biterdi.

                Satın alacak paraları yoktu.

Aliş, ne yapacağını uzun uzun düşündü. Köyün varlıklılarından Bekir Ağa geldi aklına. İki yıl davarını gütmüş, beş kuruş almamıştı. Ödünç üç beş çit (saman sepeti) saman isteyecek, “hasılda veririm” diyecekti.

Umutla gitti Aliş, Bekir Ağa’ya.

Bekir Ağa, bağdaş kurup evinin “pirelik” odasındaki sedirine oturmuş, yastıktan artan sırtını bucak dolabı kapısına yaslamış, kehribar takımına taktığı sarma sigarasını tüttürüyordu. Tütün tabakası önünde,  kav çakmağı tütün tabakasının yanındaydı. Aliş’in kapıdan girdiğini gören Bekir Ağa sevindi. Ya damın (ahır) .okunu atacak, ya da atını tımar edecek sandı. İçine çektiği, yanan tütünün dumanları, ağzından kaba kaba geri çıkıyordu.

“Gel Aliş, hoş geldin” dedi.

“Hoş bulduk Bekir Ağa”, dedi Aliş. İkisinin de aklındaki başkaydı. Karşılıklı bir iki laf etti, birbirlerinin dediğini anlamadılar. Aliş: “Bekir ağam; samanımız azaldı, yaza çıkacak kadar ödünç saman istemeğe geldim. Hasılda veririm” dedi.

Bekir Ağa’nın neşesi kaçtı.

Aliş’in ineği buzağılamış, bu yıl iki, seneye üç, öteki sene beş olacaktı. “Bizim davarları kim güdecek?” dedi, içinden.

“Besleyebileceğin kadar mal besle Ali” dedi, açıktan Aliş’in yüzüne.

Aliş, Bekir Ağasından, kesinlikle böyle bir yanıt beklemiyordu. Başına kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Hem ağaya, hem feleğe kırgın, evine döndü.

 Başka umduğu kapı yoktu.

 İneği, yaza kadar Kör Bekir’e, “görmeye” verdiler. Kör Bekir’in torunu olmuş, inekleri de kısır çıkmış, sütleri yoktu. Hele bebek olan evde, “ürün” ( süt yoğurt) süz olmazdı. “Bir bakraç yoğurt değil mi?” kendileri ne eder ederdi.

Eşeği de bir başkası aldı.

Aliş, başıboş deli gibi geziyor, anası onu geriden kolluyordu. Yerdeki yetmiyormuş gibi, yeniden lapa lapa kar yağdığı, diz boyunu aştığı  gün; Aliş ocak başına çömelmiş, ocağın külünü karıştırıyordu.

Anası, Aliş’inin derdinden anladı:

“Canını sıkma yavrum. Bu kışın, bir de yazı var. Yaz gelsin hele. Kimseye kulluk yok! Tarla kıyılarındaki ahlatları keser, kasabada satarız. Sen eşeğe sararsın, ben de sırtıma yüklenirim. Bir arka odun bir eşek yükü gelmese de bir eşek yükü odunun yarı parası eder. Paraları biriktirir kış bastırmadan samanımızı, otumuzu alır, ineğimizi de eşeğimizi de kimseye “görmeye” vermeyiz”.

Aliş, ocak başında külü eşelerken kararını vermişti.

“Ana; bana izin ver, İstanbul’a gideyim. İstanbul’a giden köyden kurtuluyor. Köyde kazanç yok. Kime hizmet etsen sonu boş. Seni de alırım yanıma. Köyde, eşek gibi odun mu taşıyacaksın sırtınla? Kiraya bir ev tutarız, sen evde durursun, ben çalışırım. Gül gibi, insan gibi geçinir gideriz.

Şimdi para etmez. Yaza pek bir şey kalmadı. Yazın ikisini de sat. Paralarını bankaya koy. Daralırsan alır harcarsın. İşimi yoluna koyunca, gelir seni de yanıma alır götürürüm” dedi.

Aliş’in anası, “Olur” da demedi, “Olmaz” da demedi. “Olur” dese, bedeninden bir parça, içinden ciğeri kopuyordu. “Olmaz” dese, Aliş’in geleceği ne olacak, köyde ne yapacaktı?

Birkaç gün daha can ciğer, birlikte durdular.  Sayılı günler bitti, gideceği gün geldi çattı.

Ali, anasına tırtıl gibi sarıldı. Komşular, ana oğulu birbirinden zor ayırdılar. Ali, anasının sardığı çıkını çomağa taktı, omzuna attı, ardına bakmadan yürüdü.

Konu komşu, Aliş’in arkasından kovayla su döktü, İstanbul’a uğurladılar. Geleneksel inanışlarına göre, ardından su dökülen, gurbete su gibi akar gider, gurbetten sağ salim dönerdi.

Aliş, İstanbul’a geldiğinde, yakın köylerden tanıdıklarını buldu, Aliş’i konuk etti kısa sürede O’na bir çivi fabrikasında iş buldular.

Aliş, makinenin ağzına demir tutuyor, makine o demirden çivi kesiyordu. İşi ağır değil, yorulmuyor, iş çıkışında Tahta kalede tüccar yükü de taşıyabiliyordu. Yatacak yerleri Tahtakale’ye yakındı.

Eminönü ve çevresindeki yapıları devlet koruma altına almış, eski evleri yıktırıp yenisini yaptırmıyordu.  Evler yıpranmış, kiraya tutan yoktu “Gurbetçiler” ucuz buldukları o evleri kiralamış, her odada birkaç kişi yatıyorlardı.

Aliş daha yatak yorgan alamamış, geceleri yere serili hasır üstünde yatıyordu. Konuk ettikleri gece, gemi onarım yerinde çalışan İnebolulu, geçen yıl ikinci el mal satan Rize’li den aldığı paltoyu Alişin üstüne örttü, bir daha da geri almadı.

Aliş, yattığı yerde düşler kuruyordu: Para kazanıp, köye geri dönüyor, yeniden inek, eşek, kış bastırmadan saman alıyordu.

“Yok yok. En iyisi; Sultan Ahmet Çevrelerinden bir iki odalı bir ev tutup anasını da yanına almaktı. Bir de baş göz olursa, karınlarını nasıl olsa doyururlardı.

Erken yatıp erken kalkıyor, çaylarını odadaki ispirto ocağında kaynatıyor, akşamdan, Eminönü’nde simit satan simitçinin artan simitlerini ucuza alıyor, kaynattıkları çaya banıp yiyorlardı. Çayını içip simidini yiyen, iş yeri uzaklığına göre kalkıp gidiyordu.

Aliş ve İnebolu’lu acele etmezlerdi. İş yerleri yakındı.

Ağır aksak, evden çıktı, Galata Köprüsü’nü geçti, Haliç Kıyısına yukarı yürüdüler. İnebolulu ayrıldı, Aliş bir süre daha yürüdü. İş yerine geldiğinde, daha gelmeyen arkadaşları vardı.

Üç beş kişi olduklarında, kayışı kasnağına taktı, kol demiriyle motoru çalıştırdılar. Motor kasnağı, kasnak kayışı, çeviriyor, kayış ta, çivi yapan makineyi çalıştırıyordu. Aliş, kolu çekti, kasnak dönmeye başladı. Döndükçe hızlandı.

Belirli bir hıza ulaşması gerekiyordu. Kasnak o hıza ulaştı. Aliş tezgâhının başına geçti, çivi yapılacak demiri eline alır almaz yere çarpıldı, kendinden geçti. Arkadaşları yanına geldi, Aliş’in sağ kolu yoktu.

Kayış kasnağından çıkmış, Aliş’in kolunu kapıp kopartmıştı.

Ermeni Hastanesi’ne zor yetiştirdiler. Neredeyse kan kaybından köye cenazesi gidecekti.

Kolu iyileşti, tek koluyla kendisi gitti köyüne.

Hıdır Emmi, Köyün “Hıdır Emmi” siydi. İstanbul’dan yeni gelen Aliş’in,  kolunu ceket koluna takmayışını “İstanbul görmüşlüğe”  bağladı. Hoş beş etti, birbirlerine sarıldılar. Hıdır Emmi iki, Aliş tek koluyla sarılmıştı. Hıdır Emmi’nin koluna, Aliş’in ceketinin boş kolundankol dokunmadığı gibi, yanı böğründen de dokunmadı.

Hıdır Emmi geri çekildi, ceketin boş koluna baktı:

“Kol”? dedi, Aliş’e delirmiş gibi bakarak.

“Kol gitti” dedi Aliş. “Gitti Hıdır Emmi.  Bir daha İstanbul mistanbul yok. Ne iş tutarım bilmem.”

“Ulan oğlum; sen bu tek kolla, ‘iş’ de tutamazsın, daha gençsin.

“Bakarız Hıdır Emmi.”

Diyeti miyeti yok mu bu kolun”?

“Yok, Hıdır Emmi. Benden üç gün önce, yanı başımızdaki gemi yapım yerinde, öğle paydosuna az kala Zilelinin ayaklarına vapur sacı düştü, ayakları koptu. Rapor tutmuşlar, ‘kendi dikkatsizliğinden’ diye. Doktor raporu olunca diyet yok.”

Hıdır Emmi düşüncelere daldı. Belki de hiçbir şey düşünmedi.

“Mevla’m gör diyerek iki göz vermiş. Bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?” dedi içinden. Aliş’e hiçbir şey diyemedi.

Döndü, evine gitti.

Hıdır Emmi,  her olaya birkaç değiş der, deyişlerinden kimileri dilden dile dolaşırdı.

Köylerinin sevilen kızı Nergis gelin olmuş, ata bindirilmiş baba evinden “el evine” giderken: “Tarhanayı etti, bulguru etti, a kızım yemeden gitti” diye uzun hava okur gibi okumuş, anasından başka tüm köy halkını ağlatmıştı.

Aliş’in başına gelenler, başta Hıdır Emmi, çok dokundu herkese. Hıdır Emmi’nin içinden geldi, Aliş için şu deyişleri dedi:

 

“Kasnağından fırlayan kayışa, kaptırdın mı kolunu Aliş’im! / Daha dün öğle paydosundan önce Zilelinin gitti ayakları/ Yazıldı onunda raporu: “İhmalden” / Gidenler gitti Aliş’im, boş kaldı ceketin sağ kolu. /Hadi köyüne döndün diyelim. /Tek elle sabanı kavrasan bile, Sarı öküz güngörmüştür, /Anlar işin içyüzünü. /Üzülme Aliş’im sabana geçmezse hükmün,/ Ağanın davarlarına geçer. /Kim görecek kepenek altında eksiğini. /Kapılanırsın boğazı tokluğuna. / Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman./Beklesin mızrabını. / Sağ yanın yastık ister Aliş’im, sol yanın sevdiğini. / Kızlar da emektar sazın gibi, çifte kol ister saracak (Aliş’im.)”

 

Bu deyiş; o gün bu gün dilden dile dolaştı.

   Fikri Uzun

                                                                                                                                             Mayıs 2008

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 31/5/2008 - YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

Kategori: Odul
Haldun Taner Öykü Ödülü'ne başvuru zamanı

07/03/2006 (1072 kişi okudu)

İSTANBUL - Milliyet gazetesinin düzenlediği 18. Haldun Taner Öykü Ödülü için başvuru zamanı... Ödüle kısa öykülerinden oluşan ve 1 Ocak 2005'ten sonra yayımlanmış bir kitap ya da yayımlanabilecek bütünlükte bir öykü dosyasıyla başvuru yapabiliyor. Aday yapıtların 11 nüsha olarak, özgeçmiş ve bir adet fotoğrafla birlikte 31 Temmuz'a kadar Doğan Medya Center, Milliyet Ödülleri 34204 Bağcılar/İstanbul adresine gönderilmesi gerekiyor. Jüride Füsun Akatlı, Faruk Duman, Ferit Edgü, Tuğrul Eryılmaz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Ahmet Oktay, Şara Sayın, Demet Taner ve Tahsin Yücel yer alıyor. Tel: 0212 505 63 49 (Kültür Sanat)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 11/4/2008 - HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

Kategori: Duyuru

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

 

    İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.

 

Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.

 

              İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU

 

Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

 

Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

  Hocalar / AFYONKARAHİSAR

Tel                                : 0 272 5512256

                                        0 505 5153232

Faks                              : 0 272 5512256

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 10/4/2008 - Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.

Kategori: Nostalji
Hayatın kamera arkasının yönetmeni
Dün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.

Güney, 1982 Cannes Film Festivali’nde ‘Yol’ filmiyle Altın Palmiye’yi almıştı.
ÇİRKİN KRAL HALA ALGILARI DEĞİŞTİRİYOR

Haber: Seray Şahiner

Sinema formatlanmış bir dönemde büyüdük. Önceki kuşaklara nazaran ‘özgürlükler çağı’ndaydık. Her şeyin ideali belirlenmiş, kana karışmayı bekleyen haplar halinde önümüzde duruyordu. Ve henüz kimse bize, “kırmızı hap mı, mavi hap mı?” diye sormamıştı.

Beyaz yakalıklarımız ortaokul bitene kadar annemizce özenle ütülenmiş, tırnak kontrollerinden alnımızın akıyla geçmiştik. ‘Okul servisi’ literatürümüze gireli çok olmuş, kire çamura bulanmadan geçirdiğimiz yıllarda arkadaşlarımıza, hatıra defterlerimizden ‘kalbimiz kadar temiz’ sayfalar açıyorduk.

ONU ALKIŞLAYANLAR BİR ANLAMDA KENDİLERİNE ALKIŞ TUTUYORDU

“Nihayet gelmiş!” lafını bir film için ilk duyduğumuzda liseye gidiyorduk. Seksenden sonra doğmuştuk. Biz sanatı algılayacak çağa geldiğimizde kitaplardan okuduğumuz kitap toplatmaları, film yasaklamaları ‘tarihte kalmış’, Hollywood filmleri ‘bile’ neredeyse aynı anda ülkemizde vizyona girer olmuştu. Bu dönemde “nihayet gelmiş” derecesinde bekletilmiş bir film dikkatimizi çekmiş, biraz da ergenliğin verdiği, ‘nihayet’liğine tepkiyle Çemberlitaş Şafak Sineması koridoruna dizilmiştik on- onbeş arkadaş.

Sinemanın tanıtım panosunda ‘Yol’ filminin afişini ve yanında Yılmaz Güney’in Cannes’da ödül alırkenki fotoğrafını gördüğümüzde Güney’in başrolde oynayacağı bir film seyredeceğimizi sanıyorduk. ‘Yönetmen sineması’ nedir onu bile bilmiyorduk ki senariste Cannes’da neden ödül verildiğini anlayalım…

O gün, bir çoğumuz, kötü şeyler konuşulurken etkilenmeyelim diye büyüklerimizce yan odaya gönderildiğimiz anlarda hayatın sandığımızdan başka şekillerde aktığını anladık. Bildiğimiz ve içine karışmak üzere hazırlandığımız ‘ideal hayat’ figürünün dışında ve üçüncü sayfa haberlerindeki birkaç cümlenin özetleyemeyeceği kadar derin hazinlikte başka bir hayat vardı.

Yılmaz Güney, sinemaya girdiğinde ‘jön’lerin yanında kendine bir yer bulmuş ve filmlerinin yasaklanmasından, kendisinin hayattan ayrılışından yıllar sonra, biz doğmadan önce çektiği bir filmle gelip algımızı değiştirmişti. “Benim oturduğum mahallenin yolları çamurluydu, boyalı ayakkabı giysem bile, o yollardan geçtikten sonra çamurlanmamaları mümkün değildi. Hayatım da böyle” demişti bir keresinde. Biz o filmden çıktığımızda toz sıçramamış çoraplarımız gözümüze fazla beyaz gelir olmuştu.

Gene de anneannemizle seyrettiğimiz melodramlardan geliyordu film kültürümüz ve o kadar jönün içinde ‘çirkin kral’ namlı Yılmaz Güney’in nasıl sıyrıldığına o zaman da akıl erdirememiştik.

"BEN SOKAKTA YÜRÜSEM KİMSE DÖNÜP BAKMAZDI"

Güney, o dönemin sinema ortamını şöyle özetliyor, “O dönemin jönleri çok yakışıklı adamlardı. Bunlar sokakta yürüse, bir yığın insanın dikkatini çekecek nitelikte unsurlardı. Ben sokakta yürüsem kimse dönüp bakmazdı. Neden bakmazdı? Çünkü bugün Türkiye’de benim gibi o kadar çok insan var ki; burnum, zayıflığım, saçım, tavrım, duruşum, bütün bunların ortak olduğu çok insan var.” Güney, arasında yürüdüğü insanlar içinde parmakla gösterilmeyi, belki de bu benzerlik sayesinde başarmıştı. Onu alkışlayan insanlar bir anlamda kendilerine alkış tutuyordu.

Fatoş Güney’le yaşadığı aşk da ‘çirkin kral’ın ne kadar güzel sevdiğinin altını çiziyor, bu sevgi Fatoş Güney’i, Yılmaz Güney dışındaki hayatını bavullara koyarak, görüş alanını, ‘görüş günlerine’ göre ayarlayacak kadar güçlü kılıyordu.

Bugün bir kuşak öncemize de bize de çirkini sevmeyi öğretip, bize sunulan hayatın kamera arkasını, kamera önüne ve kitaplarına taşıyarak ülke sinemasına ve fikir hayatına damgasını vuran Yılmaz Güney’in doğumunun 71. yıl dönümü. Güney, eserleriyle hala bize hayatın cilalanmamış, formatlanmamış yönlerini, hazırlıksız yakalanmış kamera arkası görüntülerini sunmaya, bize bizi göstermeye devam ediyor…

'Seyyit Han’ (1968), ‘Umut’(1970), ‘Baba’(1973), Arkadaş (1974), ’Duvar’ (1983), ‘Yol’ (1982), çok sayıda Güney filminin ilk akla gelenleri. 1959’da sinemaya giren Güney, oyunculuk senaristlik ve yönetmenlik yaptı.'
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 10/4/2008 - Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri

"Gerçek Türkçe'siyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir..."

Sait Faik'in eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır.

Sait Faik, 23 Kasım 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. Çocukluğunu Adapazarı'nda geçiren Sait Faik'in ailesi, Yunanlıların kenti işgali üzerine Bolu'ya göçmüştür. Daha sonra İstanbul'a taşınmışlardır.

YARIM KALAN EDEBİYAT EĞİTİMİ
İlk eğitimini Adapazarı'nda Rehber Terakki adlı özel okulda, liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde başlayıp, Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa, Grenoble'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında yolculuklar yapmış, yaz aylarında da İstanbul'a gelmiştir. Bu avare öğrencilik yıllarında içkiye başlamış, Fransa'da içine girdiği bohem hayatı onun kişiliğinde ve sanatında önemli bir rol oynamıştır.

1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a dönen Sait Faik, Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açmış, ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk etmiştir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapmış, kısa süre sonra gazeteciliğe başlamıştır.

KENDİNİ YAZMAYA VE GÖNLÜNCE YAŞAMAYA VERİR
Bir kaç iş denemesinden sonra, asıl başıboş yaşamı, babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz Ada'sındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır.

Hiç evlenmeyen Sait Faik, 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölmüştür. Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.

Sait Faik yazmaya lise yıllarında başladı. Şiirlerinin ve Bursa Lisesi’ndeyken yazdığı “Beyaz Mendil”, “Zemberek” gibi ilk hikayelerinin basımı konusunda acele davranmadı. İlk yazısı “Uçurtmalar” 1929’da Milliyet’te çıktı. 1934’ten itibaren Varlık’ta yayımladığı hikayeleriyle tanındı. İlk dönem ürünlerini Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940) adlı kitaplarında toplamıştır.

“YAZMAZSAM DELİ OLACAKTIM”
Tutkuyla yazan ve “yazmazsam deli olacaktım” diyen Sait Faik kitaplarını 1948’den sonra daha sık aralıklarla yayımladı. Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955) adlı hikâye kitaplarının yanısıra, ardından iki roman (Medar-ı Maişet Motoru, 1994; Kayıp Aranıyor, 1953), bir şiir kitabı (Şimdi Sevişme Vakti, 1953) ve hikâyelerinin tadında bir röportaj kitabı (Mahkeme Kapısı, 1956) bırakır.

Türkiye'deki demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müddet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur.

AMERİKAN "MARK TWAIN" DERNEĞİNE FAHRİ ÜYE
1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.

Tahir Alangu'nun "Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, Sait Faik'i anlatan en başarılı tanıtımlardan bir tanesidir:

“Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamıyla değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz.

Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karışıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlayışının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu.

Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.”

ESERLERİ

Öykü
Semaver (1936)
Sarnıç (1939)
Şahmerdan (1940)
Lüzumsuz Adam (1948)
Mahalle Kahvesi (1950)
Havada Bulut (1951)
Kumpanya (1951)
Havuz Başı (1952)
Son Kuşlar (1952)
Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954)
Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954)
Tüneldeki Çocuk (1955)
Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956)
Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, derleyen Muzaffer Uyguner)
Açık Hava Oteli (1980, Konuşmalar-mektuplar derleyen Muzaffer Uyguner)
Müthiş Bir Tren (1981, deleyen Muzaffer Uyguner)

Şiir
Şimdi Sevişme Vakti (1953)

Roman
Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla)
Kayıp Aranıyor (1953)
Yaşamak Hırsı

Kaynakca: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi, THY Skylife Dergisi

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 6/4/2008 - NARLI BAHÇE

Kategori: oyku

NARLI BAHÇE

Ayfer Tunç



Narlı Bahçe'yi arıyordum.

Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu?

Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe'nin yolu da bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe'nin önünde buluyordum, ama, tam içeri girip 'bahçede yine mevsim değişmiş' diyecekken uyanıyordum.

Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe'yi bulamayacağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekilmiş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu arayıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe'yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başlamaya karar veriyordum.

Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşırdık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: 'Hâlâ bulamadın mı?' Ümitsizce başımı sallardım: 'Yok. Narlı Bahçe yok...' 'Vardır,' derlerdi, 'aramaya devam et.'

Ben sadece Narlı Bahçe'yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe'yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum.

Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe'yi arıyorlardı tozlu raflarda. Birçok Narlı Bahçe buldular, ama hiçbiri benim aradığım değildi. 'Bu mu?' diye sorduklarında utanıyordum bu da değil demeye. Onlara zahmet verdiğimi, kendi aradığım şeyle onları da meşgul ettiğimi düşündüğümü yüzümden anlıyorlardı. 'Sakın ha!' diyorlardı, 'sakın aradığın bu olmadığı halde, işte bu, deme.'

Narlı Bahçe'yi aramaktan vazgeçmeyeceğimi anlayınca beni de aralarına aldılar ya da kendiliğimden onlardan biri oldum. Onlardan biri olunca, her kapının ardında gizli veya açık bir kütüphane olması ihtimalini sevmeye başladım. Narlı Bahçe'yi sadece kütüphanelerde değil, sokaklarda, çarşılarda, kitap sergilerinde, ışıklı dükkânlarda, nemli bodrumlarda, sözlerde de aramam gerektiğini öğrendim. Kitaplar, okurlar, yazarlar hakkında dostlarımın anlattıklarını ilgiyle dinlemeye başladım.

Bir gün kütüphaneden çıkmıştık, birlikte çay içiyor, sohbet ediyorduk. Bahar başıydı, günler uzamıştı, gölgeler soğuktu ama güneş bedenimizi ısıtıyordu. Doktor Manuk Türkçe, Fransızca, Latince, Ermenice ve büyük bir bölümü de eski yazı olan, hepsi birbirinden değerli kitaplarını teker teker elden çıkarıyormuş diye duymuştuk. Kaç sahaf kapısına dayanmış, her gün ayrı bir servet teklif ediyorlarmış da, kitaplarını topluca satmaya yanaşmıyormuş deniyordu. Söylentilere göre, her isteyene kitap vermiyor, 'neden bu kitap?' sorusuna iyi bir cevap istiyordu. Bununla yetinmeyip kitaba dokunuştan, sayfaları açıştan, hatta yüz ifadesinden bir anlam çıkardığı, kitapperesti gözü tutarsa değerinden çok düşük, hatta sembolik bir fiyata sattığı, gözü tutmazsa eli boş gönderdiği anlatılıyordu.

Doktor Manuk'u ve efsanevi kütüphanesini ilk kez o gün duydum.

Dostlarımın arasında Doktor Manuk'tan kitap almış ya da yüzünü görmüş olan yoktu. Ama hepsini derin bir heyecan sarmıştı. O efsanevi kütüphaneyi görebilmek, nadir kitaplara el sürebilmek için yanıp tutuşuyorlardı. Gitmeliyiz, görmeliyiz, dokunmalıyız, koklamalıyız, okşamalıyız, göğsümüzde bastırmalıyız, okumalıyız, ezberlemeliyiz, anlamalıyız, cevap bulmalıyız, anlatmalıyız, istemeliyiz, yalvarmalıyız diyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Onların konuşmalarından doğan uğultu bana Narlı Bahçe'den yükselen sesleri hatırlatıyordu.

Doktor Manuk'un kütüphanesinde Narlı Bahçe'nin bulunması ihtimalinin heyecanı yüzüme yansımış olmalı ki, dönüp bana baktılar. 'Önce sen git' dediler. 'Hayır, sizler benim büyüklerimsiniz' filan demeye kalkıştımsa da beni susturdular. 'Sonsuza kadar Narlı Bahçe'yi arayacak değilsin, hele bir bul aradığını...' dediler. Sözlerinde, seslerinin tonunda ima etmek istedikleri bir şey var gibi geldi bana, ama üstünde durmadım.

Aylardır kütüphanelerde kitaplara bakıyordum, raflardan indiriyor, yıpranmış sayfalarını saran sevecen ve koruyucu kapaklarını açıyor, uzun uzun karıştırıyor, çoğu zaman okumaya dalıp gidiyordum. Kitabı artık tanıdığımı sanıyordum. İrili ufaklı, ağır hafif, renkli solgun, durgun hareketli oluşlarına; anlattıklarına, gösterdiklerine, hayal ettirdiklerine, düşündürdüklerine alıştığımı sanıyordum. Ama Doktor Manuk'un kütüphanesinin karşısında şaşırmaktan kendimi alamadım. Karmakarışıktılar; raflarda, sehpalarda, pencere içlerinde, duvar diplerinde, iskemle üstlerindeydiler, sanki canlıydılar. Doktor Manuk önce uzun uzun karıştırmama izin verdi. Sonra ne aradığımı sordu.

'Küçükken okuduğum bir masal,' dedim, 'Narlı Bahçe. Uzundu. Çok çekici ve bir o kadar da korkutucuydu. Masalı hatırlayamıyorum, bir grup insanın bir bahçeye sürülmüş olduklarını, orada kendilerine bir dünya kurmaya çalıştıklarını hatırlıyorum sadece. Bir çocuğun avucuna sığacak kadar küçük bir kitaptı, siyah ciltliydi. Hepsi bu.'

Doktor Manuk dikkatle dinledi. 'Narlı Bahçe ha!' dedi yüksek sesle. 'Neden korkuyordun?' 'Hatırlamıyorum ve asıl aradığım şey galiba bu. Neden korktuğumu arıyorum, neden korktuğum halde çok çekici bulduğumu.' 'Hayat!' dedi Doktor Manuk bu defa, oturduğu gıcırdayan koltuktan kalktı, bir grup kitabı kaldırdı, başka bir yere koydu, bir başka grubu başka bir yere üst üste dizdi, bir rafı boşalttı. Arıyor değildi, aradığının yerini biliyor, ona ulaşmaya çalışıyordu.

Bunca kitabın arasında küçülmüştüm, ufacık kalmıştım. Doktor Manuk'u mu izlemeliyim, kitapları mı karıştırmalıyım, karar veremiyordum bir türlü.

Doktor Manuk bana döndü, avucumda kaybolacak kadar küçük bir kitap uzattı. 'Aradığın kitap bu,' dedi. 'Almak istediğinden emin misin?'

Elimi uzatmışken durdum.

'Hayır,' dedim. 'Narlı Bahçe okuyacağım son kitap olmalı.'

Bulduğum iğneyi tekrar samanlığa attım böylece.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Türk Edebiyatı'nda Öykü, Öykücü, Öykü Yazıları...

Son yazılar

Öyküler- Öykücüler Arşivi'nden
Egemen anlatıya karşı dişil belirsizlik
*Gülbiye " / Öykü / Vicdan EFE
KOŞA-KOŞA / FİKRİ UZUN
ALİŞİM / FİKRİ UZUN
YILIN ÖYKÜ ÖDÜLÜ
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
Hayatın kamera arkasının yönetmeniDün Yılmaz Güney’in 71 . doğum yıl dönümü idi. Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı hala filmleri ve kitaplarıyla algıyı değiştirmeye ve bize ‘çirkini sevmeyi’ öğretmeye devam ediyor.
Sait Faik Abasıyanık: Hayatı ve Öyküleri
NARLI BAHÇE
AHMET-MEHMET / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
SUĞLA YAYLASI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
KANARYA SUSMADI / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ SONUÇLARI AÇIKLANDI
YAĞ TASI / FİKRİ UZUN
YARA / FİKRİ UZUN
İŞKEMBECİ / FİKRİ UZUN
VEDA ETMİYORUM / FİKRİ UZUN
DİSK başkanlarından Abdullah Baştürk adına düzenlenen ‘İşçi Öyküleri Ödülleri’ sahiplerini buldu
“İç dünyam çok karmaşık değil”
Kayıp Yazarın İzi, Elıas'ın Gizi
Kamaera Lucida’ya Öykünme / Ezgi Umut
Bu Şiir Senindir Roziçkam / Ezgi Umut
Narsist Manita / Ezgi Umut
Bir Bahar Günü / Ezgi Umut

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Yeni Edebiyat (Blogcu)
Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu)
Öyküler & Öykücüler
Yeni Edebiyat
Yedinci Sanat
Yeniden Dergi
Edebiyat
Edebiyat Dünyası
Öykü
Şiirler & Şairler
Roman Yazıları
Gökırmak
Esintiler
Taşköprü'den Esintiler
Taşköprü'nün Sesi
Taşköprü Yazıhamit Köyü
Kastamonu Net
Gerçeğin Sesi
Güncem'den
Edebiyat 2005
Çocuk ve Edebiyatı
Gündem
Alsah Edebiyat Günlüğü
Dersimiz: Edebiyat
E- Edebiyat
Sanat ve Toplum
YeniDergi (OnPunto)
YenidenDergi OnPunto)
Yeniden Edebiyat
Taşköprü'nün Taş-köprüsü

Kategoriler

  • Ani
  • Arsiv-den
  • Deneme
  • Duyuru
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Elestiri
  • Fikra