Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.
O'nu düşünün...
Tarih: , Pazar, Ekim 5, 2008
Ateş kusan demirler ölüm yağdırdı... Ölüm, kor kor oldu annelerin, babaların, körpe yavruların, eşlerin yüreklerini dağladı... Aktürün Karakolu'nda 15 vatan evladı ölürken ölümsüzleşti. Zaman durdu. Dünya durdu. 15 vatan evladı bir anafor oldu ve şu ana kadar tartışılan her şeyi içine çekti. Tüm problemler minicik kaldılar... Şimdi geride kalan gözü yaşlı analar, babalar, kardeşler, eşler ve evlatlar en yakınını kaybetme acısının ne olduğunu biliyor artık.
Şu an, herkesten hayatta en değer verdiği kişiyi düşünmelerini istiyorum bir anlığına...
Konsantre olun ve düşünün lütfen... Hayatta çekinmeden canınızı feda edeceğiniz birini. O'nu düşünün... O'nun hayatını sermaye ederek, canı bir çelik parçasına emanet, gece gündüz demeden, bayram, tatil demeden yeri geldiğinde aç susuz bir tek Allah'ın yanında olduğu bir karakolda sarp kayalıkların ardında ufka baktığını düşünün. Hep sizin hayalinizle, mutlu anlarınızın hatıralarıyla görevini şerefle bitirip geri gelme uğruna göğsünü siper ettiğini düşünün. Siz rahat uyuyabilesiniz diye O'nun hiç uyumadan beklediğini düşünün. Kanla beslenen leş kargalarının kahpe bir kurşunuyla O'nun mutlu gülümsemesinin bittiğini ve öldüğünü düşünün... İşte 15 vatan evladının yakınları şimdi aynı şeyi düşünüyor... Onları şehit edenler ise tekrar inlerine geri döndüler. Balık hafızamızın bir tur atmasını bekledikten sonra saklandıkları delikten çıkıp yeniden aynı şeyi yapcaklar.
Yazacak o kadar çok şey geliyor ki içimden...
Fakat diyebileceğim tek şey var şu an: Barış şartlarında savaş olmaz!..
Savaş, topyekün yapılır. Savaş, kurtuluş savaşında atalarımızın yaptığı gibi yapılır. Analar, çocukları yerine top mermisi taşımalı. Babalar da gelmeli savaşa. Çocuklar da gelmeli savaşa. Eli silah tutabilen kim varsa gelmeli. Hepimiz volkan olup üzerlerine akmalıyız. Benim bildiğim savaş böyle olur.
(Çok kızgındır... Gözlerini kısar ve ufka bakar... Sakinleşmelidir...)
Teknolojinin Büyüsü
Tarih: , Çarşamba, Eylül 24, 2008
Monitöre bakıyorum şu an. Uzaktan baktığımda içindeki küçük noktalar görünmüyor. İyice yaklaşıyorum. Yaklaştıkça minik pikseller belirginleşiyor. İnsanoğlunun göz hassasiyetine göre tasarlanmış bu cihaz her saniyede en az elli defa ekranını tazeleyecek şekilde çalışıyor. Çünkü gözümüzün görme eşiği 50 Hertz. Yani saniyede 49 defa tazelense ekranımızda filmleri ard arda patlayan resimler olarak göreceğiz. Arkamızdan aynı monitöre bakan bir arının bizle aynı filmi seyretmesi olası değil. Monitörü seviyorum ben. Sonra klavyem, onu da seviyorum. Geçen gün onun tüm tuşlarını çıkartıp içini açtım. Gavur yapıyor canım dedim kendi kendime. İyice temizledim onu. Parmaklarım üzerinde dans ederken ekranda gördüğüm yazıları düşündüm sonra. Klavyedeki her bir tuşa bastığımda meydana gelen elektrik akımı, sıfır ve birlerden oluşan kodlar şeklinde bilgisayarımın ana kartına ulaşıyor, ordan işletim sistemi üzerinde çalışan bir kelime işlem programı vasıtası ile benim anlayabileceğim harf ve kelimelere dönüşüyor tuş hareketleri. Aynı şekilde farem de duruyor yan tarafımda. Onu her hareket ettirişimde, imlecin koordinat bilgisi benim el hareketlerimin hızıyla değişebiliyor. Üstelik bu birimler kablosuz. Yani bahsettiğim sinyaller bigisayarıma gitmeden kodlanıp, sıkıştırılıp önce uzaya neşrediliyor. Devamlı bir kodlama ve çözme işlemi devinimi söz konusu. Ben bir camış gibi durup yazıyorum oysa alt tarafta insan aklının ötesinde bir sürü işlem gerçekleşiyor. Öküzlüğümü duyumsuyorum. Adeta davarım... Birazdan internete gireceğim. Bu düşünce beni heyecanlandırıyor. Browserımı açtığımda başlangıç sayfası olan http://www.google.com'a ulaşacağım. Yani browserım Google'ın Amerika'daki sunucusuna 80'inci porttan bir istek gönderecek ve Google'ın web sunumcusu da bunu kabul edip bana sayfasınıı sunacak. Aslında Google'ın sunucusu Türkçe bilmiyor. O kendi ip ( Internet Protocol ) adresine 80 porttan uygun bir istek gelip gelmediğine bakıyor. Uygunsa cevap veriyor. Ben de bu ip adreslerini ezberleyemeyeceğim için DNS (Domain Name Server)'i icat etmişler. DNS'ler ip adreslerinin hangi sitelerle eşleşmesi gerektiğine karar veriyor. Mesela ben http://www.google.com yerine adres çubuğuna 66.249.91.147 adresini yazsam gene aynı yere ulaşacağım. Fakat her site için ip adresini akılda tutmak çok acı olurdu. Bu yüzden bu işi DNS'ler yapıyor.Bu arada konumuzla alakası yok ama dünyada 12 adet Root DNS mevcut. Diğer yandan bu 12 adet kök DNS sunucusunun Anglo Saksonların elinde. Bir kısmı ABD askeri kurumlarının içinde yer alıyor. ( Gözlerini büyütür, buruk hırıltılar çıkartır...İniler...) İnternetde sörf yaparken bilgisayarın ethernet kartınının ürettiği paketcikler, dünyadaki yönlendiriciler (Router) üzerinde ışık hızıyla akıyor. Binlerce yönlendiricinin minik ledleri yanıp sönerken bizler siteler arasında dolaşıyor, birbirimizle haberleşiyor, blogumuza yazı ekliyor, hatta telefon görüşmesi yapıp televizyon seyrediyoruz. Evet dünyanın hala en zengin adamı olan Bill Gates'in dediği gibi "Bir gün her şey internet olacak". ( Yazar burda, "bir gün herkes benim olacak" demek ister.) Bir sabah Bill uyansa ve kafayı kırsa, "dünya size sesleniyorum bana tapacaksınız!" diye haykırsa. İlk başta adam delirmiş deriz içimizden ve güleriz. Ama O'nun haklı olduğunu anlamamız bir kaç günümüzü alır. Bizler, teknolojinin nimetlerinin büyüsü önünde tapınanlar, her geçen gün internete daha bağımlı olurken, bir yandan aslında internetin sahiplerine bağlandığımızı anlayabilecek miyiz?
Mekanizmalar ve Organizmalar
Tarih: , Pazartesi, Eylül 15, 2008
Mekanizmalar ve organizmalar arasındaki farkı düşünüyorum. Karmaşıklık açısından baktığımızda tek hücreli bir amip, Cray süper bilgisayarından, uzaya fırlatılan roketlere kadar şimdiye kadar tasarlanmış bütün makinalardan daha karmaşıktır. İnsanın makinaları kullanma ve tanıma becerisi kendisini keşfetme becerisinden daha ön planda sanırım. Her geçen gün makinalara biraz daha bağımlı hale geliyoruz. Makinalara yaklaştıkça birbirimizden uzaklaşıyoruz. Onları yarattık ve şimdi kendi zekamızın ürünü olan bu aygıtların kölesi olma yolunda hızla ilerliyoruz. Başa çıkmakta zorlandığımız tüm görevleri onlara yükleyip kurtuluyoruz. Biz yeteneksizleştikçe onların yetenekleri artıyor. Sanal ve gerçek arasındaki çizgi belirsizleşiyor. Daha da kötüsü; kendi organik enerjimizle bir şeyler üretme isteğimiz yok olurken bizde makinalara benzemeye başlıyoruz. Onların bize hizmet etmesi gerekirken artık biz onlara hizmet ediyoruz. Oysa insanlar olarak tatmin olabilmek için organik özelliklerimizi yüceltmemiz gerekmez mi? Makinelerin en akıllısı olan bilgisayarların, gezegenimizi istilasını korkuyla izliyorum. Üstelik bu izleme faaliyetini bilgisayarlar vasıtası ile yapıyorum ehi. Bilgisayarlaşırken, duygusuzlaşıyoruz... Artık insan gibi değil makine gibi yaşıyoruz. Bir gün bilgisayara dönüştüğümde şöyle mesajlar vermek istyorum : Ne büyük bir dosya! Çok yararlı olabilir. Ama silindi bile. ----------------------------- Aradığın web sitesine Şu anda ulaşılamıyor. Ama bunlardan çok var. ----------------------------- Dün çalışıyordu Bugün çalışmıyor, Windows böyledir. ----------------------------- Sisteme virüs girdi, Tüm kayıltar silindi, Ama bunun ne önemi olabilir? ----------------------------- Sistem kitlendi! Aaaamann, boş ver... Arkana yaslan ve gevşe... ----------------------------- İsteğiniz yerine getirilemiyor. Lütfen sistem yöneticinizle görüşünüz!.. O da ne, sistem yöneticisi is gone. (Makine şaşırdığı için yarısını ingilizce ifade eder. Paniklemiştir) ----------------------------- -Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz? -Eminim. -Bak iyice düşündün mü? Çöp kutusuna da gitmicek direk silinecek dosya. Sonra meleme. -Amanin, sen nasıl bilgisayarsın ya? -Sus ok veya cancel de bana. Ehi. -Ok dedik ya. Ehi ne ki? -Cahal şey, tüm dosyalarını silim de gör. Sadece seçtiğin değil tüm dosyalarını silcem şimdi. Puhahaaaha. -Vışş, Zıçtım kanımca. -Dosyalarınız zevkle siliniyor. Ohhhh. Sonrada format atcam ben. Ehi.. -(Ses çıkartamaz, ağlamaktadır bünye...) ----------------------------- Lütfen sizde bir bilgisayar olsaydınız nasıl mesaj vereceğinizi ifade edin. Hadi hemen yapın bunu.
Özgür İrade Bir İlüzyondur / Bas Kast
Tarih: , Çarşamba, Ağustos 27, 2008
İnsan düşünüyor, beyin yönetiyor: Niçin nöronlar bir adım önümüzde ? "İnsan iradesinin özgürlüğünden bahsedildiğinde insanların neyi kastettiğini gerçekten de bilmiyorum" demişti Einstein. "Pipomu yakmak istediğimde bunu hissediyorum ve yapıyorum da. Ama bunu nasıl aklın özgürlüğüyle bağlantılandırabilirim? Benim bu pipomu yakma istencimin arkasında ne yatıyor? Başka bir istenç, irade eylemi mi?" Einstein teorisyendi. 1915 yılında ortaya koyduğu genel görelilik teorisine ilk kanıtını, birkaç yıl sonra, 1919 yılındaki bir güneş tutulması sırasında buldu. Londoner Times, Newton’un dünya görüşünü, "Klasik Fiziği Sarsan Bilim Devrimi" diye manşetlerine taşımıştı. Einstein’in özgür iradenin varlığına dayalı şüphelerinin ilk deneysel kanıtlarının ortaya çıkması için ise uzunca bir süre beklemek gerekti. Aradan geçen zamanda özgür iradenin varlığını sarsan kanıtların sayısı giderek arttı. Pek çok uzmana göre devrim niteliği taşıyan bu kanıtlar beyin araştırmaları laboratuvarlarından gelmekteydi. Bu sebeple haftalık "Die Zeit" gazetesi pazartesi günü Berlin’de "Beyin araştırmaları ve özgür iradenin kayboluşu" konulu bir tartışma düzenledi. Akşam, Bremenli beyin araştırmacısı Gerhard Roth’un tek kişilik gösterisine dönüşüverdi. Roth’un Berlin-Brandenburg Bilim Akademisi’nde düzenlenen bu tartışmadaki ilk cümlesi basitçe şuydu: "Özgür irade bir ilüzyondur". Roth’un kanıtı: Geçen yüzyılın ortalarında, Montreal, Kanada’da bir ameliyat odası. Wilder Penfield isimli beyin cerrahı kafatası açılmış ama tam bilinç halinde olan epilepsi (sara) hastasının üzerine eğilmiş, elektrodlarla hastanın beynini uyarmaktaydı. Bu kulağa bilim-kurgu gibi gelen olay cerrah için sıradan muayenelerinden biriydi - 1940lı ve 50li yıllarda yüzlerce epilepsi hastasını ameliyat etmişti. Elektrodlarıyla "epileptik ocağı", yani beyinde epileptik fırtınaların başladığı hastalıklı doku yığınını aramaktaydı. Operasyon sırasında bir ara cerrah uyarı elektroduyla epileptik adamın kolunu yönlendiren beyin merkezine rastladı ve adamın kolu hareket etti. Hastasına kolunu niçin hareket ettirdiğini soran Penfield’in aldığı cevap merak uyandırıcıydı. Çünkü adam "istediğim için!" diye yanıtlamıştı. Buna benzer kanıtlar Roth için çok etkili olmuş. Onun düşüncesine göre sadece özgür irade bir ilüzyondur demek yeterli değil. O davranışlarımız için mantıklı açıklamalar getirebileceğimiz inancını da yanılgı olarak görüyor ve "neyi, neden yaptığımızı bildiğimizi sanıyoruz ama aslında karanlıkta emekliyoruz" diyor. Roth’un açıklaması: Eylemlerimiz için aldığımız kararlar bilinçaltımızdan kaynaklanıyor. Ama bu incognito (tanımlanmamış, farkedilmemiş) işlediği için asıl ‚şefin bilinçaltı olduğu bilincimizden saklı kalıyor. Ama gerçeği göremeyen bilinçli ‚Ben büyüklük kuruntusundan kurtulamayarak herşeyi kendisine atfediyor. Yaptığımızı istiyoruz Roth’un teorisine başka bir onay da 1970li yıllardan geliyor. O zamanlar San Diego’daki California Üniversite’sinden nöropsikolog Bejamın Libet İrade ve Eylem hakkında bildiklerimizi ters yüz edecek dikkat çekici deneyler serisine başlamıştı. Sezgisel olarak vardığımız sonuç önce bir eylem için karara vardığımız sonra ise bu eylemi gerçekleştirdiğimizdir. İşte Libet deneyleriyle bunun aslında tam tersi olduğunu ortaya çıkardı. Nöropsikolog deneyinde bir grup insandan ellerini kendi istedikleri, seçtikleri bir anda hareket ettirmelerini istedi. Bunu yaparken özel bir saate bakmaları ve tam olarak hangi anda ellerini hareket ettirme kararını verdiklerinin farkında olmaları istendi. Eş zamanlı olarak Libet deneye katılanların beyin etkinliklerini kaydetmekteydi. Sürpriz sonuç şöyleydi: Eli hareket ettirme kararından 350–400 milisaniye öncesinde beynin eli yönlendiren bölgesinde etkinlik tespit edildi. Limet’i kişisel olarak tanıyan Roth’un bildirdiğine göre deneyiyle aslında özgür iradenin varlığını deneysel olarak kanıtlamak isteyen nöropsikolog için deney kendi deyimiyle "inanılmaz derecede utanç verici" sonuçlanmıştı. Onun yerine araştırmacının amerikan batı sahillerinde ortaya koyduğu beynimizin ardından topallayarak geldiğimiz oldu. Beynimiz kendisini harekete hazırladıktan yaklaşık yarım saniye sonra elimizi hareket ettirme düşüncesine geliyoruz. Münih’li psikolog Wolfgang Prinz’in de belirttiği üzere "istediğimizi yapmıyor, aksine yaptığımızı istiyoruz." Roth ve Prinz deneylerle ortaya koydukları bu açık düşüncelerinde yalnız değiller. Frankfurt’taki Max-Planck Enstitüsü beyin araştırmaları bölümü başkanı Wolf Singer de geleneksel özgür irade düşüncesinin uzun bir süre daha devam edemeyeceğine inanıyor. Singer o günkü tartışmaya katılamadı, ama tezleri sıkça dile getirildi. Araştırmacı, özgür iradeyi "sosyal bir yapı" olarak görüyor. "Böyle yap, yoksa şöyle olur!" cümlesiyle bunu açıklayan Singer, bunun çocuklarımızı yetiştirme metodumuza da benzediğini dile getiriyor. Bu şekilde bizlere henüz ilk gençlik dönemimizde‚ "sanki başka türlü bir karar verebileceğimiz" telkin ediliyor. Böylece yavaş yavaş aklımızda bir özgür irade düşüncesi oluşmaya başlıyor. Singer ayrıca gerçekte özgür irade yoksa kültürümüzde derin köklere sahip suç ve ceza konseptinin de olduğu gibi kalamayacağını söylüyor. Suç işleyenleri artık cezalandırmaya devam edemeyiz, çünkü artık suçtan bahsedilemez. Ama yine de gelecekte de kendimizi korumak zorundayız diye devam ediyor Singer. Pratik hukukta değişen pek fazla bir şey olmayacaktır. Ama bakış açısında bir değişiklik gereklidir: Artık ceza miktarından değil, korunma miktarından bahsedilmesi gerekecektir. Kuantum mekaniğinden feragat Bu fikirler göz önünde tutularak Zeit’in bilim bölümü şefi ve tartışmanın sunucularından birisi olan Andreas Sentker orada bulunan Frankfurt Üniversitesi’nden hukuk uzmanı Klaus Günther’e son 20 yıl içinde hukukta değişen bir şey olup olmadığını sordu ve "hayır" cevabını aldı. Günther de çok fazla şeyin değişeceğine inanmıyor. Onun yerine, tarihte suç prensipini sorgulayan akımları gözlemlemeye devam ediyor ve 1920li yıllarda Darwin’in de etkileriyle genetik ruhunun hukuğun içine sızmaya başlamasını örnek veriyor ve bir anda genetik özelliklerimizin davranışlarımızda bir etkisi olabileceği anlayışı kabul görmeye başladı diyor. Belki de burada 20. yüzyılın başlarındaki fizikle bir paralellik kurmak mümkün olabilir: Örneğin bir mimar bir köprü yaparken bunu kuantum mekaniğini görmezden gelerek ve klasik fiziğin kurallarını kullanarak inşa eder. Beyin sistemini incelediğimizde o kadar karmaşık bir yapıda bulunuyor ki sanki özgür iradesi varmış gibi gelebiliyor. Roth ve meslekdaşlarının da dediği üzere; belki de pratik yaşamda iradenin özgürlüğü fikrinden vazgeçmek çok zor geldiği için bu anlayışa direnç gösteriyoruz.
Coğrafi Konum
Tarih: , Pazartesi, Ağustos 11, 2008
Avrupa'da ya da Amerika'da doğsam acaba Müslüman olur muydum diye merak etmiyor değilim. Bu durum beni çok düşündürüyor... Zira Batı'da doğup da Müslüman olanlar ne kadar az ise, Doğu'da doğup da Hırıstiyan olanlar da o kadar az...
Elektromanyetik dalga teoremi ile beynin dehlizlerine yolculuk...
Tarih: , Çarşamba, Temmuz 30, 2008
Okulda en ruh emici ders elektomanyetik teoriydi. Dersin her dakikasında ızdırap çektiğimi ifade edebilirim. Ölü sazan balığı bakışlı bir öğretmenin, tebeşir kullanarak tahtayla yaptığı sıkıcı ve tekdüze bir savaştı ders. Olayın bütününü kavrayamamız için öğretmen, her fırsatta bizi elekron boşluklarına sokuyor sonra orada sersemlettiği dimağımızı elektromanyetik indüksiyona tabi tutuyor ve artık kevgire dönmüş beynimize Maxwell denklemlerinin iğnelerini batırıyordu. Öğrencilerin bunalıp nefes alamaz hale geldiğini hissettikçe sinsi gülümsemesine engel olamıyor ve can çekişen yaralı bir hayvana son darbeyi vururcasına elektromanyetizmanın kovaryant formunu körpe bilinçlerimize doğru kusuyordu. Dersi izlerken O’nun aslında uzaylıların insanları cezalandırmak için gezegenimize gönderdikleri bir robot olabileceğini düşünürdüm. Çok az bir miktar rahatlamama yardımcı olurdu bu düşünce. Fakat uzaylılar salak olamazlardı, bu kadar feci bir dizayn uzaylıyı bile utandırır ve seri üretime geçmez uzaylı. Olsa olsa O, köyün delisi olabilirdi. Evet evet bu daha mantıklı bir yaklaşımdı. Gerçek hocanın elini kolunu bağlayıp, elbiselerini alıp kimliğini çalmış ve bir mahsene kapatmıştı. Zavallı gerçek hoca mahsende çürürken O elektromanyetik teorinin dışkılarını üzerimize sıvıyordu. Sanırım köyün delisi yüzünden olsa gerek elektromanyetik teori deyince aklıma sadece karşıdan karşıya geçmekte zorlanan yaşlı bir kadına yardım eden negatif yüklü iyonlar gelmekte. (Nasıl yani? ) Oysa öğretmenimiz Adam Fawer olsaydı köyün delisinin dört senede anlatamadığını şu şekilde özetleyecekti :
Heinrich Hertz adında bir Alman fizikçi radyo dalgalarının, dalga boyları insan gözüyle görülemeyecek kadar uzun olan bir elektromanyetik radyasyon olduğunu buldu. Görünür ışık bir tür elektromanyetik radyasyondur, ama tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Elektromanyetik radyasyon yanlızca evrenin temel yapı taşlarından bri olan fotonlardan oluşur. Fotonlar özde saf enerjidir. Kütleleri yoktur ve here zaman ışık hızında hareket ederler: Saniyede 300,000 km. Tüm elektromanyetik dalgalar, boşlukta aynı hızla yayılır. Elektromanyetik radyasyonun insanlar ve makineler tarafından nasıl algılandığıysa, işin içinde kaç tane foton olduğuna ve bunların nasıl hareket ettiğine bağlıdır.
Dalga ne kadar hızlı hareket ederse, bir saniyede oluşan dalgalanmanın sayısı da o kadar fazla olur. Bu sayı frekans olarak bilinir ve Hertz cinsinden ölçülür.
Sıfır Hertz'de piller veya doğru akım üreteçleri tarafından üretilen elektrik vardır, çünkü doğru akımda dalga değil, sadece sürekli elektrik akımı vardır. 3 ile 30 Hertz arasındaki frekanslar ELF ya da Aşırı Düşük Frekans olarak bilinirler ve alternatif akımı iletmek için kullanılırlar. İnsan kulağı aşırı düşük frekansın üst kısımlarını ve 20 Hertz ile 20.000 Hertz arasındaki Süper Düşük, Ultra Düşük ve Çok Düşük frekansları duyabilir. Frekans artıkça ses de incelir. Erişkin erkek sesi genellikle 85 ile 155 Hz. arasında, erişkin kadın sesi ise genellikle 165 ile 255 Hz arasındadır. Diğer yandan frekansları duyma aralığı yaşa göre de farklılık göstermektedir. (http://www.ultrasonic-ringtones.com) Aslında duyulan radyasyon değildir. Hava moleküllerine çarpan fotonlar onların titreşimine neden olur. Duyduğumuz işte o hava moleküllerinin tepkisidir.
Elektromanyetik tayfın geri kalanını incelemek gerekirse: 30 ile 300 Khz arasındaki frekanslar LF ya da Düşük Frekanslardır. Bunlar navigasyon uydularında kullanılır. Bunun üzerinde, 300 ile 3.000 Khz arasındaki AM ve MF yada Orta Frekans gelir.
Tesla ses dalgalarını havada ışık hızıyla giden elektromanyetik radyasyona dönüştüren bir aygıt tasarladı. Sinyalin yayınlandığı frekansa ayarlanmış bir radyo da o elektromanyetik radyasyonu yeniden ses dalgalarına dönüştürecekti.
Radyo, elektromanyetik dalgaların yüksekliğini, yani genliğini ses dalgalarına dönüştürür. Zaten AM radyonun adı da burdan geliyor. Genlik modülasyonu. Yani radyonuzu 1010 WINS Radyosuna ayarladığınızda aslında 1010 Khz frekansındaki bir elektromanyetik radyasyona ayarlamış oluyorsunuz, cihaz da genlik modülasyonlarını duyulabilir sese çeviyor. Ve ışık hızı saniyede 300.000 km olduğuna göre, herkesin radyosu pratikte yanını aynı anda alıyor.
3 ila 30 megahertz arasında kısa dalga radyo yayınlarının yer aldığı Yüksek Frekans vardır. Ardından 30 ile 300 Mhz arasında FM, yani Erekans Modülasyonu kullanan radyo yayınlarının ve bazı televizyon kanallarının yer aldığı VHF ya da Çok Yüksek Frekans gelir. Sonra 300 ila 3.000 Mhz arasında diğer televizyon kanallarının yer aldığı UHF- Ultra Yüksek Frekans vardır. 3 ile 30 gigahertz arasında Süper Yüksek Frekans, yani mikrodalgalar yer alır. Ve son olarak da, 30 ile 300 Ghz arasındaki radyo astronomi sinyalleri bulunur. Ve bu da radyo frekanslarının sonu demektir. Ama elektromanyetik tayfın sonu demek değildir. 300 Ghz ile 400 terahertz arasında çıplak gözle görülmeyen kızılötesi ışık vardır. 400 THz ile 800 THz arasında ise hepimizin bilip sevdiği görünür ışık yer alır. Işığın rengini frekansı belirler. Mesela kırmızı 405 ile 480 THz arasındadır. Ondan sonra ise sırası ile morötesi ışık, X ışınları ve son olarak da Gamma ışınları gelir.
Sonuç olarak elektromanyetik radyasyon, dalga halinde hareket eden fotonlar demenin daha süslü bir yoludur.
Şimdi buraya kadar okumayı başardıysanız bu temel bilgilerin konumuzla ne alakası olduğunu ifade etmek istiyorum. Esas konumuz, elekromanyetik teori ile beynimiz arasındaki gizemli ilişki.
Aslında tüm nörolojik fonksiyonlar bioelektromanyetik faaliyetlerin ötesinde bir şey değildir. Yani beynimiz aslında bioelekromanyetik bir mekanizma. Dolayısı ile tüm düşünce yapımız, duygularımız, bilincimiz aslında elektromanyetik teorinin temel kuralları dahilinde faaliyet göstermektedir. Bahsi geçen konu, Tesla’nın ölmeden önce üzerinde çalıştığı telegüç ışını konusuyla dolaylı olarak alakalı bir durum. Zira Tesla elektromanyetik radyasyonun iletimi ve dönüşümü ile ilgileniyordu. Fakat hala konu üzerinde yapmış olduğu çalışmaların notlarının nerde olduğu bir muammadır.
Diğer yandan fareler üzerinde yapılan deneylerde belli bazı kimyasal hormanların artırılması ve düşük frekanslı radyo dalgaları ile farelerin çok yüksek bir yerden atlaması (intihar etmesi) sağlanılmış, buna gerekçe olarak fare beyininde oluşan aşırı depresyon izleri sebep olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Aslında beyin kontrol çalışmalarının kökleri Hitler Almanya sına kadar uzanıyor. Öyle anlaşılıyor ki 2. Dünya savaşını müteakip Almanya'dan kaçan bilim adamlarına kucak açan ABD ve Rusya cereyan eden soğuk savaş esnasında boş durmamış ve birer fanteziden öteye gitmemesi gereken düşüncelerini hayata geçirmişler. Zihin kontrolü alanındaki gelişmelerin ilk ipuçlarını, 1969 yılında Dr. Delgado'nun kaleme aldığı "Beynin fiziksel kontrolü-Psiko-medeni bir topluma doğru" adlı kitapta buluyoruz. Delgado, beynin içine soktuğu tellerle (elektrot) beynin muayyen bölgelerini uyarıyordu. Örneğin beyninin bir noktasını uyararak parmaklarının büzülmesini sağladığı hastasına parmaklarını aç dediğinde hastasından "Doktor, sanırım sizin elektriğiniz benim irademden daha güçlü" cevabını alıyordu.
Diğer yandan Walter Boward imzalı Beyin Kontrol Harekatı kitabı ise gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Boward, aynen şunları yazıyordu: "Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harp görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir." Diğer bir deyişle kan dökmeden zafer kazandıracak görünmez silahlar. İz yok, delil yok, dolayısıyla suç yok... Kirli emelleri için ne kadar da uygun bir yöntem.
İnsan beynini kontrol altına almayı kafalarına koyan mihraklar elektromanyetik dalgaların yanı sıra birçok masum(!) yöntemi de kullanıyor. Bunlardan en çok bilineni göz ve kulağın algı alt ve üst sınırlarına göre yapılan yayınlar. Bilindiği gibi duyabildiğimiz tüm ses, en düşük bastan en yüksek tize kadar 16 ilâ 20000 hız arasında. Yani bütün ses dalgaları arasında iğne ucu kadar bir aralık. Bu değerlerin altındaki ve üstündeki sesler insan kulağı tarafından pas geçiliyor fakat beyin tarafından algılanıyor. 1974 yılında Amerikalı bilim adamı Joseph Sharp bir askerî hastanede bir kişinin beynine başkaları duymadan ses göndermeyi başardı. Bu yöntemde hasta mesajı gönderene karşı koyamıyor çünkü beyninin algıladığı sesleri kulakları duymuyor. Bu yöntem gizli telkinlerde çok kullanılıyor. Şuuraltı telkin için en iyi yöntem ise müziğin gerisine psiko-akustik denilen özel metotlarla telkin mesajları kaydedilmesi. Velhasıl sesler gaibden değil özel cihazlardan geliyor.
Sonuç olarak : Hepimiz, şu anda bu yazıyı yazan ben dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz ruh halinin, duygularımızın, hislerimizin gerçekten tam anlamıyla bize ait olup olmadığını, kaynağının sadece biz olduğunu tam olarak asla bilemeyeceğiz. ( Tiz bir ses duyar ve sabit bir noktaya bakmaya başlar…)
Soru 2
Tarih: , Perşembe, Temmuz 10, 2008
Niye Cumhuriyeti yıpratmak için yasal yollar kullanılıyor da Cumhuriyeti korumak için gizli örgüt kuruluyor?
Gözlerini pörtleterek bakınma, düşün!...
Soru 1
Tarih: , Salı, Temmuz 1, 2008
İnsanın bir tutkusunu aşması için ona sahip olması mı gerekir?
Hayatta neye ihtiyacın olmassa ona daha kolay mı sahip olursun ?
Okudum, okudum, anlamadım...
Tarih: , Saturday, Mayıs 31, 2008
Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum, oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum, okudum, anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde.
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
-Nietzsche
Nöro-peptit
Tarih: , Salı, Mayıs 6, 2008
Bilim nöro-peptitlerin hipotalamus tarafından yapıldığını ve bu nöro-peptitlerin kimyasallar olduklarını biliyor. Örneğin labaratuvar hayvanlarını alıp beyinlerinin belli kısımlarına nöro-peptitler üreten elektrotlar bağlıyorlar. Sonra labaratuvar hayvanlarını kimyasalın salınması için belli bir kola dokunacak şekilde eğitiyorlar.
Labaratuvar hayvanı, açlığını, cinselliğini veya uyku ihtiyacını tatmin etmek yerine nöro-peptini tercih etmektedir. Aslına bakarsanız deneydeki hayvanlar fiziksel olarak tükenme ve çökme noktasına kadar düğmeye basmaya devam ediyorlar. İşte stres bedenimize bunu yapıyor. Hayatımızdaki strese öyle bağımlıyız ki artık bize hizmet etmediği halde işimizi bırakamıyoruz. Bize yaramadığı halde ilişkimize son veremiyoruz. Uyaran ve tepki, seçimlerimizi bulanıklaştıran kimsallar ürettikleri için seçimler yapamıyoruz. Ve ön lobu küçük olduğu için seçimler yapamayan bir köpekten farkımız yok.
-Joe Dispenza
Nöro-peptin istiyorum ben duyuyor musunuz beni ha! ( belli bir kola dokunur ve tatlı ılık bir gülümseme suratına yayılır... ehi der. )
{ Son Sayfa } { Sonraki Sayfa }
|