Alsah Blokları - Roman Yazıları

• 6/1/2006 - 2005'te Keyifli Romanlar/ A. Ömer TÜRKEŞ

Kategori: Inceleme

Radikal Kitap 


2005'te keyifli romanlar

2005'te keyifli romanlar
Mehmet Eroğlu'nun, 'Düş Kırgınları' ile İnci Aral'ın (solda) 'Taş ve Ten'i yılın dikkat çeken romanlarıydı...
Kitap yayımı itibariyle geçen yılı aratmadı bu yıl; roman patlaması devam etti... Tarihi romanlar ve siyasi anlatılar son birkaç yılda yakaladıkları düzeyi tutturamasalar da, 2005 roman okuyucuları için iyi bir yıl oldu. Polisiyeseverler ise keyifli bir yıl geçirdiler elbette...

23/12/2005

 

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

 

19 Aralık itibariyle 284 yeni roman tespit ettiğimiz 2005 yılı, sayısal anlamda 2004'ü yakaladı. Rakamlardan yola çıkan geniş bir incelemeyi daha önce yapmıştım. Bu kez, 2005'te severek okuduğum romanları kısa özetler hâlinde hatırlatacağım. Ancak hemen belirtmek gerekir ki söz konusu yekûnun tamamına varmış değilim. Bu nedenle işaret ettiğim kitaplar genel bir 'yılın en iyileri' parantezinde düşünülmemeli. Ayrıca, yazarlar ve ürünleri hakkında puanlama yapmak gibi bir amacım da yok. Her ne kadar şimdiye kadar bana tahsis edilen en geniş yazma alanına sahip olsam bile, yine de yer darlığı nedeniyle kitaplardan çok kısaca söz edeceğim. Bu yazı roman okumasını sevenlerle yapılan bir sohbet olarak düşünülmelidir.
Önceliği bireysel hayatları siyasal ve toplumsal tarihin yaptığı etkilerle birlikte ele alan romanlarla başlamak istiyorum. Ne yazık ki çok fazla örnek yok. Dikkat çekenleri şöyle sıralayacağım: Düş Kırgınları (Mehmet Eroğlu), Taş ve Ten (İnci Aral), Bir Garip Cindi Zümrüdüanka (Ali Teoman), Annemin Öğretmediği Şarkılar (Selçuk Altun), Madonna'nın Son Hayali (Doğan Akhanlı), Foto Şıpsevgi (Aydın Arif), Altın Yaldızlı Adam (Feyza Zaim) ve Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer (Hüsnü Arkan).
Mehmet Eroğlu, merkezine gerçek hayatın gerçek insanlarını yerleştirdiği, sadece yaslandığı tarihsel geri planıyla değil, kurgusu, insanı, eşyayı ve doğayı tasvir ederken yakaladığı diliyle de dikkat çeken son iki romanındaki başarısını Düş Kırgınları'nda da sürdürmüştü. Adı üstünde zaten, geçmişle ilişkisi acılı, kuracak düşleri tükenmiş insanların hikâyesi; ama en çok da Kuzey ve Sami'nin... Geriye dönüşlerle uzun bir tarihsel dönemi kucaklayan hikâyenin üç anlatı zamanını merak duygularımızı sürekli tutacak bir kurguyla birleştirmiş Eroğlu. Kahramanı Kuzey'i de modern hayattan doğaya kaçış, intihar, ihanet gibi romantizme özgü motiflerle canlandırıyor. Şimdi çok uzaklarda kalmış bir dünyanın insanıdır Kuzey. Tarihsel ve toplumsal dönüşümün yol açtığı ahlâki çöküntülerin, anlam yitimlerinin ve ideolojik sefaletin yükünü kaldıramamıştır. İşin tuhafı bütün bunların sorumlusu olarak görür kendisini. Sanki cezasını bilinçli olarak kabul etmiştir. Aslında cezasına yol açan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olacaktır. Burada romantizme has bir tını çarpar kulağımıza; toplumun dışına itilmişin, sürgünün, üstün insanın, ruhu fazla geniş olduğu için var olan dünyaya dayanamayan adamın romantizme damgasını vuran-tipik sesidir bu. Bu ses ve görüntüleri söze dökmesini başarmış Eroğlu. Öncelikle kimi zaman sisli kimi zaman ışıltılı gökyüzü altında Karaburun yarımadasının tasviri, hikâyeye insan duygularına eşlik eden bir bütünlük katıyor. Doğanın güzelliği içinde başlayan bir aşklar, doğanın şiddetiyle gelen ölümler Eroğlu'nun belli ki kılı kırk yararak kurduğu cümlelere yüklenmiş.
Doğan Akhanlı, Madonna'nın Son Hayali'ni, Sabahattin Ali'nin parçalanmış cesedinin yanında bulunan not defterindeki "Maria Puder öyle ölmedi" cümlesinden yola çıkarak kurgulamış. Eğer 'öyle ölmediyse', yani romanda söylendiği gibi bir toplama kampında can vermediyse, savaşın dehşet dolu atmosferinde nelere maruz kalmıştı Maria? Ya da gerçekten yaşamış mıydı? İşte bu soruların izini sürmüş Akhanlı. Bu soruların izini sürmek insanın insana çektirdiği acılarla, 20. yüzyılda işlenen büyük günahlarla yüzleşmek anlamına geliyor. Akhanlı, tam da bunu yapmış; sadece Nazi vahşetiyle değil, insan hayatları üzerinden hesaplar yapan her devletle, ırkçılığın her çeşidiyle yüzleşirken okuyucusunu da yüzleştirmiş. Kısacası, Madonna'nın Son Hayali, insanlık suçlarıyla, hatırlamakla ilgili bir roman. Asıl hatırlanan Nazi'lerin Yahudilere uyguladıkları soykırım, ama cinayetler cinayetleri, katliamlar katliamları, acılar acıları çağırıyor. Akhanlı, bu uzun hatırlama ve anlatma sürecinde dilsel zaaflara da düşmemiş. Hele ki, anlatıcının doğrudan kendi hayatıyla ilgili bölümlerde çok başarılı.
Bir Garip Cindi Zümrüdanka üç kişinin hayatına odaklanıyor; İsmail'in, can dostu Hamza'nın ve her ikisinin de gizliden gizliye âşık oldukları genç bir kadının, İsmail'in Zümrüdüanka'sının... 80 öncesinde dar gelirli insanların yaşadıkları bir mahallede adım atılan ilk gençlik yılları, ilk aşklar, ilk cinsel deneyimler, ölümsüz sanılan dostluklar... Ve sonra şiddetin, adaletsizliğin, mağduriyetin ve isyanın alanına adım atıyoruz. Güncel toplumsal bir meseleyi en eski metinlerden bu yana işlenen evrensel bir tema -iyiyle kötünün mücadelesi- etrafında Yunan tragedyalarına gönderme yapan Ali Teoman, ekonomik bir anlatım kurmuş, az sayfada toparlamış hikâyesini. Özellikle romanın son bölümlerine damgasını vuran heyecan atmosferinin bir macera romanında bile yaratılması zor. İsmail ve Zümrüdüanka'nın imkânsız aşkını ve adaletsizliğe karşı isyanı yansıtmayı başarıyor Ali Teoman; diliyle, üslubuyla, kurgusuyla yani edebiyatla yapıyor bunu. Bir Garip Cindi Zümrüdüanka, hikâyesinde eleştirilecek pek çok yan olmasına rağmen biçimsel özellikleriyle farklı ve güzel bir roman.
Selçuk Altun'un dördüncü romanı Annemin Öğretmediği Şarkılar'da da hem bir mağduriyet duygusu hem bir adalet arayışı var. Birbirininin çok uzağında ama birbirine paralel akan iki ayrı hikâyenin zamanın bir anında rastlantısallıkla kesiştiği, uzun bir zaman aralığına yayılan ve çok sayıda insan tipi ile çok sayıda mekâna yer verilen Annemin Öğretmediği Şarkılar, doğrudan polisiye türe girmemekle birlikte polisiyelere özgü bir muammayı ve muammanın yarattığı heyecan duygusunu barındırıyor. Selçuk Altun, ilk üç romanındaki fazlalıklardan kurtulmuş; okuyucuya sevimsiz gelen yerleri atmış, kültür ve sanat kolleksiyonlarını andıran dipnotlarına yer vermemiş, roman kişilerinin kaderlerini toplumsal meselerle örtüştürmeyi ve bireysel trajedilerini daha görünür kılmayı başarmış. Yüzlerce romanın yazıldığı, romanların gerek hikâyelerinde gerek dilde ve üslupta aynılaştığı günümüzde, Selçuk Altun romanları anlatım özellikleri ile hemen farklılaşıyorlar.

İki kara ütopya
Aslında kara ütopyaları toplumsal eleştirinin bir alt başlığı olarak düşünmek gerekir. Hikâyeleri gelecek bir zamanda, bilinmeyen coğrafyalarda geçşe bile, anlatı hiç kuşkusuz bugünü hedefliyor. Yazarlar kendilerini kaygılandıran şeyleri göstermek için, iktidarını ve meşruiyetini bilim ve teknolojiden alan kapitalizmin içinde yaşadığımız evresini gelecek bir zamana taşıyor, o meşruiyeti sağlayan zihniyetin arkasında şimdiden toplu ölümler, harabeler bırakan yıkıcılığını hikeyeleştiriyorlar. Levent Mete, Tayfun Pirselimoğlu ve Barboros Devecioğlu da, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin tek başlarına daha güzel, daha insanca daha huzurlu bir dünya yaratmaya yetmeyeceği, ekonomik ya da bilimsel 'ilerlemelerin' zorunlu olarak kültürel ya da siyasal özgürlük anlamına gelmeyeceği üzerinde durmuşlar. Rasyonalize edilmiş, sterilizasyonu tamamlanmış, tehlikeli unsurlardan arındırılmış, tarihi lağvedilmiş, insanları düzene kayıtsız şartsız boyun eğdirilmiş ama bütün bunlara rağmen kendi sonunu hazırlayan geleceğin dünyası fantastik bir tasarım olmakla birlikte, bugünkü icatlarla neler yapılabileceği düşünüldüğünde, fazlasıyla gerçekçi.
Ölülerin beyinlerinin çıkarılarak akvaryuma benzeyen kaplar içerisinde korunduğu ve çok kısa sürede yaygınlaşan 'İkinci Yaşam' projesinin bilimsel bir devrim olmaktan bir tahakküm aracına dönüşme sürecini ve buna direnen insanların beynin katlarında yaptıkları yolculuğu anlatan Rika'nın Beyninde, Levent Mete'nin şimdiye kadar yazdıkları içinde psikiyatri uzmanlığının imkânlarını en iyi kullandığı romanı; Pepko ve arkadaşlarının insan zihninin karmaşık, karanlık ve tehlikeli labirentleri arasındaki yürüyüşleri, o zihnin yarattığı dağlarda, ovalarda, göllerde, denizlerde, kimi zaman ürkütücü şehirlerde, yolcuları yutmaya hazır yaratıklarla dolu karanlık nehirlerin üzerinde sürüp giderken, her bir mekân, her bir cisim ve her bir yaratık dış gerçekliğin bilinçte kırılmış, eğrilmiş, bükülmüş, başka başka anlamlarla karışmış yansımalarına dönüşüyor. Ancak asıl meselesi bilinçaltının topoğrafik özelliklerini sergilemek değil; Levent Mete, bu fantastik hikâyesiyle bilimin ve teknolojin ideolojisini sorguluyor. Anlıyoruz ki, "tekniğin özü asla ve hiçbir şekilde teknik bir şey değildir."
Tayfun Pirselimoğlu'nun Şehrin Kuleri'nde ise yine çok uzak olmayan bir gelecekte, artık sayısı hatırlanmayan darbelerden birinin hemen ertesinde, İstanbul'dayız. Kahramanımız T. Kara, Beyazıt'taki kuleden şehri gözetlemekle görevli. Sessiz, sakin, sözünü ettiği her konuda şaşırtıcı kertede içten olan, incelik sahibi, işine gereken ciddiyeti gösteren T. Kara'nın hayatı 'İzleme Komitesi Şahıs Takip Bölümü'ne atandığında değişecektir. Yeni görevi, hiç kimsenin görmediği 'Görünmezliğin Çekiciliği' adlı bir film çekmiş olan Ferit Göz'ü izlemektir. Bu arada şehirdeki tansiyon yükselmiş, huzursuzluk artmış, kimilerinin liderliğini 'Kumandan'ın yaptığı solculara kiminin 'Mehdi'nin müritlerine yüklediği bombalı saldırılar çoğalmıştır. Bu kaotik dünyada, çevresindeki hemen herkesin Ferit Göz'le ilişkisi olabileceği şüphesiyle işe koyulan kahramanımızın elindeki yegâne ipucu kendisinden önceki görevlinin tuttuğu defterlerdir. Elbette sona geldiğimizde bilmece çözülecek, Ferit Göz'ün akibeti anlaşılacak, ancak ortaya serilen gerçekler hiç de rahatlatmayacak içimizi. Olup bitenlerin döngüselliğini işaret eden bu simgesel ve sürpriz finalle yeniden başa dönerken hantallaşmış bürokrasisiyle, iç bunaltan televizyon programlarıyla, resmi tarih imalatıyla, darbeleriyle, kifayetsiz muhteris darbecileriyle, paranoyaların ürettiği komplo teorileriyle, provakasyonlarıyla, duyarsızlaşan insanlarıyla, anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu anlayacağız.
Kendi başına bir tür olan Amat'a, okuyucularının yedi yıllık beklentisine nihayet 2005'te cevap veren İhsan Oktay Anar'a kısa da olsa değinmek isterim: Romanı okurken kendimi bir kalyon maketi faaliyeti içindeymişim gibi hissettim. Hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, neredeyse gerçeğinin birebir taklidi olan maketler vardır ya, işte onlara benziyor Amat. En küçük ayrıntı bile düşünülmüştür bu maketlerde; gövde, direkler, yelkenler, halatlar, toplar, bayrak ve flamalar bütün renkleriyle, miçosundan kaptanına kadar her türlüsünden gemi mürettabıyla parçalar hâlinde bir araya getirilmeyi beklerler. Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkârlık hem zanaatkârlık ister, hem ustalık hem hamallık gerektirir. İşte roman olarak Amat da böyle vücut bulmuş. Büyük bir ustalık ve titiz bir işçilikle kelimelerden mürekkep bir maket yapıyor İhsan Oktay Anar, ama üç boyutlu bir gemi maketinden çok daha canlı, görselliği çok daha zengin. Yazar sadece bir gemiyi anlatmak, dil hünerlerini sergilemek için yazmamış Amat'ı elbette. Sözlü anlatı geleneğinin mirasçısı olarak gemiye binbir masal, hikâye ve rivayet barındıran bir ruh da üflemiş. Ve sonunda üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçısının yaşadığı Amat adlı kalyonu Kaptan Diyavol ve İkinci Kaptan Kırbaç Süleyman komutasında belirsiz bir coğrafyaya karanlık bir seyrüsefere çıkarmış. Buraya kadar biçim üzerinde durdum, ama bu biçim belki de içeriğin ta kendisi. Taklidin gerçeğinden daha gerçek olduğu bir kalyon, yazarın önceki kitaplarında takip ettiği hayal ve hakikat izleğini işlemek için çok verimkâr bir mekân. Metni okurken tıpkı Kitab-ül Hiyel'de söylendiği gibi, "gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller" kurulabilir. Cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük, ölüm ve dirim hakkında metaforlar da üretmeye müsait bir hikâyesi var; Amat, İhsan Oktay Anar'ın bütün romanları arasında felsefi geri planı en derinlikli duranı, ama en iyi romanı da hâlâ Puslu Kıtalar Atlası. Amat ona yaklaşmış olsa bile hikâyesi onun kadar içine çekmiyor okuyucuyu. Dil hikâyeyi ağırlaştırıyor. Bu belki kimileri için edebi açıdan daha makbul sayılabilir, ama ben romanın hikâyesini de sevenlerdenim.

Kadınlar, erkekler, ilişkiler
Roman üretiminde en ağırlık yeri kadınlar, erkekler, aşklar ve ilişkiler tutuyor. Hâl böyle olunca vasatın üzerine çıkan çok sayıda romanla karşılaşıyoruz. Ancak bu romanların hikâyeleri, insanları, bunalımları, aynı zaman ve mekâna sıkışmışlıkları ve aynı insan tipine yönelmeleri nedeniyle birbirlerine çok benziyorlar. Bireyin gönül kırıklıklarıyla şiddetlenen varoluş problemleriyle boğuştuğu bu türden romanlarda entelektüel çevrelerde giderek köksalan, Tanıl Bora'nın ifadesiyle "iradenin iyimserliğine pek az şans tanıyan bir kötümserlik" göze çarpıyor ki yazar ve okurda "duyarlı olmanın' kolayca kahretmeye/kahırlanmaya dönüştüğü bir 'alımlanma estetiği' yaratma riski var."
Mesela Lunapark Kapandı, sonu daha ilk sayfalarında fısıldanan hüzünlü bir aşkı anlatıyor; adını romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz bir adamla çok derinlerden yaralanmış genç bir kadının üç yılda tükettikleri tutkulu ilişkilerini... Mario Levi, yüzlerce sayfayı bu kadarcık şeyle mi doldurmuş demeyin; hikâye romanın bahanesidir. Yazarın duygu ve düşüncelerini sözcüklere aktarmak, dilsel bir dünya kurmak için yararlandığı bir gövdedir sadece. Hikâyeye tadını veren ne anlatıldığı değil nasıl anlatıldığıdır; hikâyenin kurgusudur, dilin zenginliğidir, üsluptur, karakter ve mekânların iç ve dış tasvirleridir. İyi bir yazar herkesçe malum, herkesçe yaşanmış ya da yaşanması muhtemel sıradan olayları anlatırken de bir serüven atmosferine sokabilir okuyucusunu. Nitekim Lunapark Kapandı'da Mario Levi bunu yapmış; orta yaş gurubundan her İstanbul entelektüelinin başından en az bir kere- geçmiş sorunlu, tutkulu ve çok köşeli bir aşk hikâyesini, sonunu daha başından ilan etmesine ve çok uzun tutmasına rağmen temposu ve kurgusuyla ilgi çekici kılmayı başarmış. Bir aşk hikâyesi gibi başlayan kitap, bir süre sonra kadın erkek ilişkilerinin diyalektiğini, aşkın hâllerini tartışmaya, romantik imgelerin insan zihninde nasıl şekillendiğini göstermeye yöneliyor. Ancak bu kadar geniş bir zaman dilimine yayılan, çok sayıda ayrıntı barındıran ve çok sayfada tamamlanan romanında toplumsal meselelere neredeyse hiç yer vermeyişi, ciddi bir eksiklik.
Murat Gülsoy, Sevgilinin Geciken Ölümü'nde bu hataya düşmemiş ama roman karamanının hayat gailesine sokmayıp işi rantiye gelirine yükleyerek biraz kolaycılığa kaçmış. Hikâye kadın-erkek ilişkisi üzerine odaklanıyor. Aslında bir sorgulama diyelim; aşkı, sevgiyi, sadakati, sorumluluğu, suçluluk duygusunu, belki biraz da hayatın anlamını... Bir gün içerisine sığdırılan anlatının anımsamalar yoluyla çok farklı zamanları yan yana getirmesi ise zaman algımıza ilişkin bir başka sorgulama. Elbette kurmaca metin üzerine düşünmeyi bu kez de ihmal etmemiş Gülsoy. Kısacası, kitap çoklu okumalara açık bir roman. Geçirdiği bir trafik kazası sonrasında komaya giren karısının bakımını üstlenen orta yaşlı bir adamın hayatından bir gününe tanık oluyoruz. Ama bu bir gün onun bütün hayatını özetliyor. Çünkü Cem, dış dünya ile bağlarını en aza indirgemiş; kapalı bir mekânda birbirini tekrarlayan günler geçiren herkes gibi, hayatla ilişkisini dinmek bilmeyen iç muhasebelerle sürdürüyor. Söz konusu muhasebede en büyük yekûnü, hiç kuşkusuz bütün zamanını verdiği karısı Serap tutacaktır. Gülsoy; psikopatoloji dünyasından, insan psikolojisinden, insan zihninin çok katmanlı ve çelişkili yapısından yola çıkarak kurmuş metinin katlarını. Cem'in birbirine zıt duygu ve düşünce dünyasının parçalarını psikolojik öğeler bir araya getiriyorlar. Bu öğeleri bir psikanaliz seansına dönüştürmemiş. Cem özelinde korkuları, kaçışları, zihninde biriktirdikleri ve çelişkileriyle canlı bir insan yaratmış. Anımsamaların, bastırmaların kısacası kendi hikâyesini kendisi kurgulayan bir insan olarak Cem'in kendisini kapattığı evinde hayatın anlamını çözüp çözemeyeceğine karar vermek okuyucuya düşüyor. O ev ki Cem için Berzah alemidir; gerçek dünya ile öte alemi, insanla yaratıcıyı, hayalle gerçeği ayıran bir sınır alem...
Bir iki cümle daha ekleyip yazıyı öyle kapatalım: Tarihi romanlar ve siyasi anlatılar son birkaç yılda yakaladıkları düzeyi tutturamasalar bile, yine de 2005 roman okuyucuları için iyi bir yıl oldu. Ancak bu tesbitin sadece yenilerle sınırlı kalmadığını eklemeliyim. Mesela Kemal Tahir, Orhan Kemal, Peyami Sefa ve Kerim Korcan edisyonlarının kesintisizce sürmesi, yabancı yazarların özellikle Márquez'in- başarılı çevirileri de edebiyatseverlerin kazanç hanesine yazılmalıdır.

Polisiyenin çıtası yükseliyor
Roman patlaması en çok polisiyeseverlere yarıyor. Hem nicelik hem nitelik açısından kayda değer bir gelişme kaydedildi. İsimlerini saydığım romanlardan polisiye lezzeti aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim: Baba Oğul Ve Hayal (Aliyar Dengiz), Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak (Altay Öktem), Resim Cinayetleri (Armağan Tunaboylu), Sıfır Baskı (Canan Parlar), Bir Şapka Bir Tabanca (Celil Oker), Fiyasko (Coşkun Büktel), Sekiz Yalnız Kadın (Erdal Erkut), Sincap (İsmail Güzelsoy), Antikacı Arago'nun Günlüğü (Mehmet Murat İldan), Dublörün Dilemması (Murat Menteş) ve Kar Kuyusu (Hikmet Hükümenoğlu).
Armağan Tunaboylu'nun, ilk romanı Yıldız Cinayetleri'nde yarattığı komik kahramanı Metin Çakır, Resim Cinayetleri'nde yine karşımızdaydı: Yakışıklı değil, güçlü kuvvetli hiç değil, cesaret derseniz yanından bile geçmemiş Metin'in. Metin Çakır, bir pezevenk! Ama çok da sevimli. Metin Çakır'ın yolu bu kez sanat dünyasına düşüyor; elbette başı da yine belaya... Metin, bir kez daha katilleri kendisi bulmak ve suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda. Beyoğlu'nun kıyısında konuşlanmış sıradan bir pezevenkle bir komiserin işin içine yüksek sınıftan insanların karıştığı cinayetleri çözmeleri takdir edersiniz ki kolay olmuyor, çok sayıda mafya tetikçisinin karıştığı, kanın bolca aktığı heyecanlı bir kovalamacanın ardından sürpriz bir finalle sonlanıyor roman. Tunaboylu, falçatadan başka silah bilmeyen, korkak, korktuğunda altına kaçırıp duygulandığında gözyaşlarını tutamayan, katili paçasını kurtarmak için kovalayan ve ne ahlâki değerleri ne de adalet duygusu olan Metin Çakır tiplemesiyle özel dedektif romanlarının parodisini yapıyor sanki.
Remzi Ünal'ın Bir Şapka Bir Tabanca adlı yeni macerasında Celil Oker'in alışılageldik kalıpları yerli yerinde. Serinin altıncı kitabını yazmanın da verdiği deneyimle, Celil Oker, önceki romanlarından daha da akıcı bir anlatım tutturmuş. Kahramanımız her zamanki gibi nakite sıkışık. 2004 versiyonuna geçmiş ama sado-mazoşistçe bir tutkuyla Flight Simulator oynamaktan vazgeçmemiş henüz. Pek çok kez hayatta kalmasını sağlayan Aikido antrenmanlarını sürdürüyor. Ve yine yalnız yaşıyor; ne var ki, geçen macerada hayatına giren Yıldız Turanlı'lı ile ilişkileri bir hâyli ilerlemiş, Remzi Ünal'ı radikal bir karar almanın eşiğine getirmiş! Evet; Yıldız hanımın düzenli, huzurlu ve birlikte yaşamak konusundaki ısrarları dedektifimizin kafasını bir hâyli karıştırmış görünüyor. Sanki bir 'veda'nın arifesindeyiz. Ama daha önce, bu maddi sıkıntılar içinde, son bir iş daha alıyor Remzi Ünal. İlk bakışta basit bir mesele. Tanınmış bir reklam ajansı sahibi, sosyete dünyasının tanınan simalarından Noyan Sert, eceliyle ölen yaşlı babasının dairesinde bulduğu bir şapka ve bir tabancanın oraya nasıl ve nereden geldiğini bulmasını istiyor. Remzi Ünal da soluğu ölen adamın evinde alıyor elbette. Gerçekten de dolabın üzerinde Humphrey Bogart stili bir fötr şapka, şapkanın altındaysa bir tabanca var. Ancak kısa bir süre sonra evde olmaması gerekenler arasına bir de ceset eklenince olaylar farklı bir boyut kazanıyor. Remzi Ünal işin üzerine gittikçe ceset sayısı da artıyor. En sonda dedektif, Hercules Poirot'ya nazire yaparcasına herkesi yaşlı adamın evine toplayacak, olup bitenleri ortaya dökecek, suçluyu ortaya çıkaracak ve perdeyi kapatacaktır.

 

KAPAK

 

KAPAK
Tuna Kiremitçi. Aynur Kulak. Mehmet Açar. Sulhi Dölek (soldan sağa).
2004, yerli roman için tam bir patlama yılı olmuştu; 279 roman yayımlanmıştı. 2005, geçen yılı geride bırakacak gibi gözüküyor. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman dağıtıma çıktı. Bunlardan 101'i ilk roman olma özelliğini taşıyor

 

Radikal Kitap, 28/10/2005

 

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

 

2000'de 110, 2001'de 126, 2002'de 181, 2003'de 179 ve 2004 yılında 279 yeni yerli roman yayımlanmış, görüldüğü gibi 2004 yılı bir roman patlamasına sahne olmuştu. 200 direncinin kırılmasının bir istisna olmadığı 2005 yılında anlaşıldı. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman var dağıtıma çıkan. Osman Aysu beş, Başar Akşan dört, Erdal Erkut, Mustafa Karnas ve Ömer Baytaş üçer yeni romanla başı çekiyorlar. Erkeklerin sayısal üstünlüğü 'ilk'lerde de sürüyor: 2005 yılında ilk romanı yayımlanan 101 yazardan 76'sı erkek, 25'i kadın. Bu romanlar 86 ayrı yayınevi tarafından satışa sunulmuş. Üç yazarsa kendi olanaklarıyla bastırmışlar kitaplarını. On yedi yeni yerli roman yayımlayan Doğan Kitap'ı on bir romanla Everest Yayınevi, dokuz romanla Altın Kitaplar, sekizer romanla Epsilon Yayınları ve Neden Kitap izliyor.

Sözü sayılara bırakalım
Edebi alanda kalem oynatırken sayılara boğulmanın biraz sevimsiz kaçtığının farkındayım. Gelgelelim bir roman basit bir edebi anlatı değildir. Romanlar yazıldıkları toplumun ilgilerini, inançlarını, zihniyet biçimlerini, arzularını, gerilimlerini yansıtmalarıyla sosyolojik öneme de sahiptirler. Ve ne yazık ki sayısal çokluklarıyla edebi değerleri ters orantılı işleyen günümüz romanlarının büyük bir kısmı, raf ömürlerini tüketir tüketmez sadece edebiyat tarihi ya da sosyolojisi açısından dikkate alınabilir nitelikteler.
Haftada altı yeni romana tekabül eden ortalama sürdüğü takdirde, yıl sonuna geldiğimizde üç yüz eşiğinin aşıldığına tanık olacağız. Polisiyelerden aşk romanlarına, bilimkurgulardan tarihi anlatılara, fantastik hikâyelerden kara ütopyalara kadar geniş bir tür yelpazesi içerisinde farklı içerik ve biçim arayışlarıyla yazılan romanları, ilgi alanlarını işaret edebilmek amacıyla istatikselliğini, öznelliğini, romanların bir kısmını henüz okuma fırsatını bulamadığımı bir kez daha hatırlatarak- kabaca tasnif etmeye çalışacağım.
Romanları türlerine göre sınıflandırdığımızda birinciliği aşk romanları ve tarihi romanlar paylaşıyorlar. Uzağıyla yakınıyla kırkın üzerinde romanın hikâyesi günümüzün uzağında kurgulanmış. Bir o kadar da hikâyeleri kadın-erkek ilişkileri etrafında gelişen roman var. Sayıları otuzu bulan polisiyeler, bu türün en azından yazarlar için vazgeçilmez olduğunu gösteriyorlar. Fantastik öğeler içeren on beş, fantastik kurguyla yazılmış üç, bilimkurgu türünde dört, korku-gerilim türünde üç roman tespit edebildim; dört tane de kara ütopya...
Anlatım tarzlarında görülmeyen çeşitlilik ele alınan konularda çıkıyor ortaya. Yazarlarımız Milli Mücadele, İkinci Dünya Savaşı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Ermeni ve Kürt meseleleri, gibi yakın tarihin önemli yaşanmışlıklarının yanı sıra Bosna'da yaşanan dramı da işlemişler. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek açısından, bu türden konuların genel toplamla kıyaslandığında sayıca çok az kaldıklarını belirtmek gerekir.

Milliyetçi ideolojinin tüm tonları
Uzun yıllar boyunca kendisini edebi anlatılarla ifade eden sol kesimin eski ağırlığı yok. İslami romanlar da azalmış. Buna karşılık moderninden muhafazakârına, grisinden kapkarasına milliyetçi ideolojinin bütün tonlarını sergileyen romanlar otuzu bulan sayılarıyla büyük bir sıçrama gösteriyorlar. Rum, Yahudi, Ermeni vatandaşlarımızın ve Ermeni meselesinin romanlara eskiye göre daha fazla yansımasının bir nedeni de bu zaten. Onlar çoğunlukla Türk kimliğini kurmanın ve Türk'e karşı kurulan hain komploları sergilemenin aracı durumundalar. Milliyetçi romanlar sayesinde savaşa ve şiddete de sıkça tanık oluyoruz. Şiddetin neredeyse edebiyatın geneline yayılmasının hem milliyetçi romanlardaki hem de erkek hikâyelerindeki artışla örtüşmesini, kurgusal metinlerle toplumsal bellek ve bilinçaltı arasındaki tuhaf ama organik ilişkiyi sergilemesi açısından önemli bulduğumu söylemeliyim.
Üzerinde ısrarla durulmasını gerekir; ekonomik sıkıntılar almış başını giderken hikâyelerdeki dar gelirli, yoksul insanlar o ölçüde azalıyor. Buna karşılık türü ve konusu ne olursa olsun, romanlardaki zenginlik imgesi çok parlak. Roman kahramanlarıyla birlikte yirmiden fazla Avrupa, beş kez Amerika, iki kez Güney Amerika, iki kez Doğu Asya, bir kez Avustralya seyahati yapabilmemizi belki de bu parıldayan zenginlik imgesine borçluyuz.
Romana gösterilen bu fevkalade alakanın, böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının nedenlerini, yayıncılığın göze çarpan eksikliklerini, romanın kısılıp kaldığı İstanbul semtlerini ve sterotipleri daha önce pek çok kez tartışmıştım. Bu kez üzerinde durmayacağım. Zaten yukarıda dökümünü yaptığım sayısal çokluk ve çeşitlilik kendiliğinden bir tehlike barındırmıyor. Tehlike, söz konusu çokluk ve çeşitliliğin gelip geçici ilgilenmelere seslenen niteliksiz kültürel ürünleri öne çıkarmasıdır. Onların ezici çokluğu karşısında kültürün kazanç hanesine kaydedeceğimiz ürünlerin boğulmaya terk edilmesidir. Artık tavırlı ve nitelikli yayınların değil eğlenceli ve hafif olanların tercih edildiği, siyasi, toplumsal ve ideolojik dürtülerin ortadan kalktığı, eleştirinin önemsizleştiği, okumanın daha çok haz duygusunu işaret eden bir boş zaman pratiği hâline geldiği bir dünyadayız. Bu dünya şimdiki zamana hapsolmuş bir dünyadır. Böyle bir şimdiki zaman 'sonsuz ihtimallere yüklü sayısız geleceklerin kurulmaya başlandığı geçici bir uğrak' değil, 'tersine, yaşadığımız çağın hiç bitmeyeceğini, artık toplumsal olarak her şeyin sonuna gelindiğini, hareket eden yegâne şeyin bireysel hayatımız olduğunu' simgeleyen kalıcı bir mekândır.
Şimdiki zamanın tüm zamanlara egemen kılınarak daha iyi bir gelecek tasarımının imkânsızlaştırılması, 'aydın'-'yazar' kimliğini de anlamsız hâle getiriyor. Yazarlık hâlâ gözde bir uğraş, ama kimseyi korkutmuyor artık. 'Hare'sini yitirmedi belki, ama toplumu etkileme gücünü yitirdi, içi küçülüp çirkinleşene dek boşaltıldı. Bilinmeyen ya da suskunluk perdesiyle örtülen her şeyi düşünme, kimsenin söylemeye cesaret edemediği meselelerin üzerine gitme, dış gerçekliğin bireysel hayatlara yaptığı etkileri dile getirme sorumluluklarının yerini iç dünyalara nüfuz etme, duygulandırma, heyecan uyandırma becerisi aldı. Bir zamanlar sınıf farklılıklarından, eşitsizlikten, baskı ve zulümden söz ettiği için övülürdü cesareti. Şimdilerde mahrem hayatlara dokunduğu ölçüde, cüretkârlığıyla manşetlere çıkabiliyor ama yazarların toplumsal meseleler hakkında yüksek sesle konuşmasını hiç kimse beklemiyor, hatta umursamıyor bile.

Beklentisizlik...
Bir gözden düşme diyelim buna; bir değer kaybı. Bugün Orhan Pamuk'u hedef alan linç girişimini kolaylaştıran işte bu değer kaybıdır. 40'lı, 50'li, 60'lı, 70'li yıllarda Sabahattin Ali'ye, Nâzım Hikmet'e, Reşat Enis'e, Yaşar Kemal'e, Kemal Tahir'e, Fakir Baykurt'a, Sevgi Soysal'a, Yılmaz Güney'e, Aziz Nesin'e söylenmeye cüret edilemeyen sözlerin bugün hep bir ağızdan Orhan Pamuk'a yönelmesinin, hangi yeteneğiyle kaptığı meçhul köşesinden 'sen yazarsın, seni ilgilendirmeyen konularda ağzını açma' denilebilmesinin ardında, entelektüel kesime yönelik düşmanlık kadar, entelektüel ile yazar kimliklerinin ayrıştırılmasının da rolü var. Bir yazarla bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan 'başarılı/mutlu/meşhur' insan imajında birleştikleri bir toplumda, birkaç istisnası dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada, kitap üretimindeki ve yazarların görünürlerindeki artışla, kitapların ve yazarların toplumsal zihniyet üzerindeki etkilerinin yok olması arasındaki dolaysız ilişki hem hüzünlü hem tehlikelidir, ama şaşırtıcı değildir.
Artık bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bulabilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi, kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi ve bütün bu çabaların, ideallerin, çatışmaların amacının ne olduğunu anlamamıza yardım etmesini bekleyemeyiz. Yazarın sözünün ehemmiyetini yitirmesinin nedeni işte bu beklentisizliktir. İntihar eden roman kahramanlarında -ki hemen hepsi duyarlı entelektüel tiplemesidir- 2005 yılında kaydedilen artış bu beklentisizlikle, 'hiç'liğin farkına varan yazarın psikolojisiyle açıklanamaz mı?
Bir zamanlar 'biliyorum' diye haykırdığı için değerliydi yazar, şimdilerde bilmeyenleri, bilse de söylemeyenleri kimse suçlamıyor. Sorgulanması gereken roman sayısındaki artış değil, yazarın ve romanının her türlü toplumsal zorunluluktan ve sorumluluktan azat edilmişliğidir. Toplumun ve insanın dış dünyada karşı karşıya olduğu somut gerçekleri görmeyen ya da görmezden gelen bir yazarın o toplum, o insan ve o dünya üzerine yazacak bir şeyi yoktur.

Dikkat çeken romanlar

  • EN UZUN GECE, Ahmet Altan
  • DÜŞMÜŞ ERKEKLER MASALI, Rıza Kıraç
  • ANNEMİN ÖĞRETMEDİĞİ ŞARKILAR, Selçuk Altun
  • KÜÇÜK GÜNAHLAR SOKAĞI, Sulhi Dölek
  • KUMRU İLE KUMRU, Tahsin Yücel
  • ŞEHRİN KULELERİ, Tayfun Pirselimoğlu
  • YOLDA ÜÇ KİŞİ, Tuna Kiremitçi
  • ELİME TUTUN, Aslı Biçen
  • GÜNLERDEN BİR GÜN, Aynur Kulak
  • SIFIR BASKI, Canan Parlar
  • ALTIN YALDIZLI ADAM, Feyza Zaim
  • GEÇMİŞTE YEDİĞİM DOLMALAR, Filiz Kansu
  • HER ŞEY SENİNLE, Halide Eşber
  • TAŞ VE TEN, İnci Aral
  • HAYAT TUTULMASI, Piraye Şengel
  • EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
    Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

    Hakkımda

    Türk Romanı Üzerine Yazılan inceleme, araştırma, değerlendirme yazıları, söyleşiler vb.

    Son yazılar

    Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
    63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
    MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
    Roman Yazıları Arşivi'nden
    9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
    Masumiyet Müzesi Haberleri
    "Güven" 10 yaşında
    ‘Ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’
    Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı
    Kırık bir kalbin romanı
    Miami’den Mardin’e
    Ayla Kutlu romanı
    Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
    Kitabın Adı: Ankara
    İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
    Orhan Kemal bakışı
    Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı
    Boşluğun masalı... / Latife Tekin
    Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
    Türk edebiyatının farklı tarihi
    Erkekler arasında tek başına
    KÖY ENSTİTÜLERİ HALKI BİLİNÇLENDİRİYORDU / KADİR İNCESU
    Yaşar Kemal'in "Teneke"si La Scala'daLa Scala'da Çukurovalı köylüler vardı. İdealist kaymakam oradaydı, çizmeleri ve kamçısıyla da toprak ağası. Kısacası, müzikal bir sınıf mücadelesi.
    Üç politik biyografi
    Feminist Bir Eleştirmen: Hande Öğüt

    Bağlantılar

    Ana Sayfa
    Profilim
    Arşiv
    Blog RSS
    Ali ŞAHİN (alsah) 'in Tüm Blok Ve Siteleri
    Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki
    Kastamonu Net (Blogcu)
    Öyküler & Öykücüler
    Roman Yazıları
    Şiirler & Şairler
    Taşköprü'den Bakış
    Yedinci Sanat
    Yeni Edebiyat (Blogcu)
    Edebiyat Dünyası
    Yeni Edebiyat
    Yeniden Dergi
    Edebiyat
    Öykü
    Gökırmak
    Esintiler
    Taşköprü'nün Sesi
    Taşköprü Yazıhamit Köyü
    Kastamonu Net
    Gerçeğin Sesi
    Güncem
    Edebiyat 2005
    Çocuk ve Edebiyatı
    Sanat ve Toplum
    Dersimiz: Edebiyat
    E- Edebiyat
    Taşköprü'nün Taş-köprüsü
    Dünya Ressamlarından Büyük Resim Galerisi

    Kategoriler

  • Ali ŞAHİN (A. Alsah) Yazilari
  • Anma
  • Arastirma
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Kronoloji (Zamandizini)
  • Roman Inceleme
  • Soylesi
  • Arkadaşlar

    alisahin37
    kastamonunet
    Guldeste
    oykuleroykuculer
    yeniedebiyat
    yedincisanat
    siirlersairler
    ilhanM
    elki
    yildizim
    derlemeler
    Hasan37
    cocukca
    geda
    hasanbildirki
    NEVAAY
    muzaffererdem
    ilkay
    riqelme
    sophia
    HandanGokcek2
    iremnur
    lalecik
    muratkulcuoglu
    ehicran
    EEYC
    cicim
    afranur
    gulcanca
    eroman
    ayisigi
    esevcanca
    kastamonum
    UmitZeynep
    aycanca
    saclariniz
    lepidoptera
    nehir35
    tera
    perisel
    yakamoz37
    JeLiBoM
    deryadanlezzetler
    zeytintanesi
    tariksefer
    nsahin
    pelincee
    spil
    neslinursema3
    keskin965
    Nesak61
    gorseldil
    tulaybilgin
    ayakizleri
    SariYazma
    laalee
    savra
    mayinhatti
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    Mansur
    yesilelma
    emeginsanati
    kaylule
    nurtenaltinok
    kitapyorumu
    daktilo16
    mesale
    passions00
    Laliyne35
    kitabooku
    neslinursema1
    neslinursema
    AliSahinAlsah
    kitapnehri
    neslinursema2
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    AlsahIndex
    cideli
    glhn74
    yagmurtuana
    bizimada
    incesan
    unutanlara
    vasitan
    teknolojihaber
    sevilla
    yorumsizin
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    YeniGuneTurku
    kenanyucel
    bloggazetesi
    akinolgun
    sairasli

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa