Ruzname

9/7/2008 - KURŞUNLA KAYNAYIP KENETLENMEK...

 HARCI KURŞUNDAN BİR DUVAR GİBİ SAF TUTMAK 

Handan Özduygu

 

 

Kur-an’ı Kerim’de icaz, az sözle çok şey anlatma sanatı, karisini her zaman aciz bırakmıştır. Kalbe tesir ederek, teslim alan insanın gönlünde okunduğu anda bir aksiyon hissi uyandıran ayet-i kerimelerden biri de: Sure-i Saf-4 de yer almaktadır.   

 

“Kuşkusuz Allah kendi yolunda, kurşunla kaynamış binalar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”

 

Bir yandan tasvirdeki sağlamlığı tasavvur ederken bir yandan da, yer almanız gereken saffı öğrenmiş oluyorsunuz. Kurşunla kaynamış binalar gibi olmak, dağılmaz çözülmez, taviz vermez, geri adım atmaz, zafiyet göstermez bir bütünlük içinde bir yapılanmayı emrediyor. Kurşunla kaynayıp kenetlenme benzetmesi: “Mü’minler bir vücudun azaları gibidir.” hadisi şerifinin,  sanki bu ayetin tefsiri için söylenmiş olduğu hissini veriyor. Öylesine sağlam bir kenetlenmeden bahsediliyor ki, hiçbir düşmanın aşamayacağı, hiçbir şeytanın vesvese veremeyeceği, fitneye ve ayrılığa düşüremeyeceği bir toplum akla geliyor.

 

İnne’llahe yuhibu’lezine yukâtilune fi sebilihi saffen keennehum bunyanun marsus

 

Fahruddin Er-Razi ayeti kerimenin tefsirinde “Onlar savaş esnasında kendilerini adeta birbirine kenetlenmiş bir duvar gibi dizer, saf-saf dururlar. Marsus kelimesi rasas kurşun ile bağlanmış, yani harcı kurşundan olan bir duvar manasında olduğu, görüşüne yer vermiştir. “Allah Subhanehu ve Teala, tıpkı birbirine kenetlenmiş bir binanın duruşu gibi, cihad için azimli ve kararlı olan ve bulunduğu yeri hiç terk etmeyen kimseleri sevdiğini belirtmiştir. Bu ifade ile mücadele hususunda yekvücut olmalarının ve tıpkı, birbirine kenetlenmiş bir bina gibi, birbirlerini sevip desteklemelerinin kastedilmiş olması söz konusudur.”

 

Katade: “ İnşaat yapan bina sahibini görmez misiniz, binasının birbirinden ayrı olmasını, ördüğü duvarın bir yandan ayrılmasını sever mi? Allah Azze ve Celle de böyledir. O’nun emri birbirinden ayrılmaz. Allah Teâlâ müminlere savaşta saf tutturduğu gibi namazda da saf tutturmuştur.”

 

Kurtubi: “Yani yüce Allah, Allah yolunda cihada sebat eden ve bina gibi yerinden ayrılmayan kimseyi sever. Bu, mü’minlerin düşmanla savaşırken nasıl olacaklarına dair Allah’tan onlara bir talimdir.”

 

Rivayete göre, bu ayeti kerime ensardan aralarında Abdullah İbn Reveha’nın da bulunduğu bir topluluk hakkında nazil olmuştur.  Onlar bir meclis de; Allah için amellerin hangisi en çok sevimlidir bilsek de ölünceye kadar onunla amel etsek dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlar hakkında bu ayeti kerimeyi indirdi. Abdullah İbn Reveha: Ben ölünceye kadar kendimi Allah yolunda tutuklu sayarım, dedi ve gerçekten ömrünü şehit olarak nihayetlendirdi.

 

Ayeti kerime üzerinde yoğunlaştığımız zaman iki önemli husus dikkati çekmektedir. Birincisi, mevzu edilen kurşunla kenetlenme bir yandan Allah’ın emir ve yasaklarını ifa ederken emirleri birbirinden ayırt etmeden yerine getirilmesi ki burada Sure-i Bakara,85 ci ayeti kerimeyi hatırlamak gerekiyor: “… Yoksa siz kitabın bir kısmını inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz…”

İkinci önemli husus da sosyal bir yapılanmaya dikkat çekerek inananların birbirine kenetlenerek saf olmaları gerektiğidir. Beş vakit namaz eda edilirken de düzgün tek bir hat üzerinde saf tutulmasının hikmeti de bu ayeti kerimede belirtilmiş olmaktadır. Arada boşluk bırakmadan saf tutulması müminlerin birbirine kurşunla kaynamış binalar gibi sağlam bir topluluk olduğunun göstergesidir. Zaten sureye de ‘saf’ ismi verilerek konunun öneminin sanki altı çizilmiştir. Nitekim Sure-i Mülk’de bu bağlamda “Gözünü çevir bir bak, bir boşluk nizamsızlık görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar çevir bak, göz aradığı bozukluğu bulamamaktan aciz bitkin sana geri dönecektir.” Buyrulmuştur. Yaradılışta bir boşluk bir nizamsızlık olmadığı gibi Allah’ta kullarının aynı şekilde düzgün ve sağlam bir hat üzere kenetlenerek yekpare haline gelmesini sevdiğini belirtmiştir.

Aksi takdirde saflar arasında yaratılan boşluk ve gevşeklik şeytana, düşmanlara sızıp fitne yaratması için fırsat vermektir.

 

Allah-u Subhanehu ve Teala bu ayeti kerimede bize kendisine giden yolu, vasıl olabilmenin, sevip sevilmenin şartını öğretmektedir. Evvela harcı kurşundan sağlam örülmüş bir duvar gibi saf bağlayıp, mücadele etmeyi sevdiğimiz takdirde, Allah’ın sevgisine mazhar olacağımızın müjdesini bize vermektedir. Saf tutmayı sevmeden, bir safta kenetlenmeden sevgi söz konusu değil yani. Divan-ı Kebir’de Mevlana Celâleddin Rumi’nin: “Bugün seher vaktinden beri darmadağınız, sarhoşuz… Mademki darmadağın olmuşuz, darmadağın sözler söyleyelim…” beyiti bizi kurtarmaz. Ruh dünyası darmadağın, zihni darmadağın meclisi, mescidi darmadağın bir neslin evladı olarak kenetlenerek saf tutmak bize biraz hayalî bir efsane gibi gözükmektedir. Düşmanın böl, parçala, yut taktiği toplumda ve zihnimizde kronikleştiği için ayeti kerimeyi tabiri caizse trene bakar gibi okuduğumuz vakıadır. Değil mücadelede saf tutabilmek, bugün mescitlerimizde saflarımız dağılmış, namazlarımız ifsat olmuştur. Zihni ve kalbi darmadağın bir insan için zaten mescitte saf tutmanın zarureti sadece bir fantezi olmuştur.

 

Harcı kurşundan yıkılmaz yerinden oynamaz bir duvar gibi saf tutabilmek için, bu duvarın bir tuğlası, zincirin sağlam bir halkası olabilmek için öncelikle kendi bünyemizde sağlam bir hat, sağlam bir kişilik oluşturabilmeliyiz. Yani ayeti kerimeyi toplumsal bağlamda yaşanabilir kılmak için öncelikle ve özellikle bireysel olarak kendi kimliğimizi oluştururken, kendi bünyemizde uygulamalıyız. Kendi iç dünyamızda şeytanın vesveseleri ile girip, nefisle işbirliği halinde,   işgal ve istila etmesine fırsat vermeden kararlılıkla azim ve azametle geri dönüşü olmayan bir sebatla sıratı müstakim üzerinde yerimizi belirlemiş olmamız gerekmektedir. Aşılmaz dağlar, yıkılmaz kaleler gibi bir duruş sergileyebilmek için “sen kendini hak ile meşgul etmezsen; batıl gelir seni istila eder” hikmetine kulak verilmelidir. Mehter takımı gibi iki ileri bir geri, ritim bozukluğu olanlar, safta boşluk yaratanlar “Yuhibbuhu ve yuhibbunehu” (Onlar Allah’ı sever; Allah’da onları sever ... Sure-i Maide/54) ayeti tecelli ettiğinde mahrum, mahcup ve perdeli kalacaklardır…

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/5/2008 - BU CUMA SABAH NAMAZINA AYASOFYA YA GELİN...

                  

 

 

Ayasofya içimize çakılı  bir mıh gibidir, zaman zaman söylenir nutuklar atılır, hisleri duyguları iptal zombiler gibi, sadece hiç bir şey yapmadan bir reaksiyon vermeden seyirci kalırız... Bu tıpkı sahip olduğunuz malikhanenin en özel bölümünün ipotek altında olması gibi bir durum...

Geçtiğimiz ramazan bayramın da mescidi Aksa ya girebilmek için filistin halkının uğradığı zulümü gözyaşları içinde izledim... Arada ki benzerliği dehşetle fark ettim... orda gözle görülür, fiziki bir bir işgal ve zulüm var; burda ise çok daha etkili görünmez yasaklar söz konusu... Birilerinin kanına dokunuyor diye kendi öz mülkünüzde ki mescidinize giremezsiniz... Filistin halkının mescitlerinden men edilmelerine ibret alarak, kendi mescitlerimizi dolaşarak, işgal altında ki İslam topraklarının istiklali için dualar ettim... Dileğimiz ve meramımız odur ki, hafta da bir gün olsun, Eyüb Sultan Camiin de olduğu gibi,  Cuma günleri sabah namazlarını cemaat olarak Ayasofya Camiin de eda edelim... Sahip olduğumuz değerlere sahip çıkma adına böyle bir gelenek oluşturalım.  Biz 7-8 aydır her cuma sabah namazına Ayasofya ya gidiyoruz, sizleri de bekliyoruz...  Aşağıda ki konuyla ilgili yazı bir süre önce namaza davet amacıyla yazıldı ve internette yayınlandı. İnsanlar: "a öyle mi, ne güzel, inşallah, maşallah"  dediler lakin tereddütle çekimser kaldılar... Hatta ilgisizlik o boyutta ki, resmi olarak açık, devletin kadrolu imamı olan mekandan habersiz çoğunlukla karşılaştık... Bu Cuma sabah namazına gelin, gelebilecek olan babayiğitleri lütfen haberdar edin...

 

FETİH   MABEDİ  AYASOFYA

 

Handan Özduygu

 

Yıllardır Ayasofya ile ilgili tüm yazılarda eski mabedin ismi hep 'mahzun' olarak anılmıştır. Öyle ki benim de yıllar önce "Ortodoks ittifakı ve mahzun mabet Ayasofya" diye bir dergide, yazım yayınlanmıştı. Bu sefer özellikle onun mahzun halini anmadan yazmak istedim.

 Aslında, bu eski mabet hala ayakta oluşunu Türklere ve Müslümanlara borçludur. Sezar ın Mısır a saldırdığın da, o zamanın harikası, muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yaktığı gibi, 1204 yılında İstanbul'u zapt eden haçlıların da, bu şehri vahşice barbarca nasıl yağmaladıklarını sanat eserlerini yıktıklarını tarih bize haber vermektedir…

Nitekim, İstanbul un fethiyle bir çağ kapatıp, yeni bir çağ açılmasına vesile olmuş, şair ruhlu Koca Sultan, Muhammed Fatih Han, şehri teslim aldığı zaman, mabedin yağmalanmış, bakımsız haline bakıp, derhal onarım ve bakımını emir ederken tarihe geçen şu beyiti söylemiştir:

Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ  ankebût

Bûm-i nevbet mî zened der kal'a-ı Efrâsiyâb

 Yani; Örümcek Kisrâ'nın penceresinde perdedarlık yapıyor/ Baykuş Efrasiyab'ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.

Fahri Kâinat, Sallallahu Aleyhi ve Sellem  Efendimiz in ön görüsü ve övgüsüyle fethedilmiş, kendi öz mülkümüz olarak vasiyet edilmiş, bu şehri şahaneyi adeta sembolize eden mabedin mahzunluğu, bir zamandır namazgâh olamayışından, İşgal zamanlarında bile kesintisiz okunan Kur-an ı Azimüşşan ın okunamayışından ileri gelmektedir.

 Ne hazindir ki yine, tarih tekerrür etmiş, o zamanda olduğu gibi şimdide, yine örümcekler ağ kurmuş, adeta baykuşlar nöbet bekliyor… Cami kimliği askıya alınmış, gerçek bir müze hüviyetinden de uzak, arafta müphem bir bekleyiştedir.

Hıristiyan dünyası, fethi mübini yüzyıllardır içine sindirememiş, meydanda kaybettiği savaşın kuyruk acısının rövanşını masa başında alma hevesiyle bir şekilde Ayasofya nın ibadete açılmasına engel olmaktadır…

 

  Bir takım Bizans entrikalarıyla, kotarılmış bu işin, hiç de hukuki mesnedi yoktur. Oysa bir zaman ört-bas edilip, dillendirilmeyen hakikat odur ki; Ayasofya, kilisenin mülkü değil, imparatorun malıdır ve Fatih Sultan Mehmed Han dahi, kendi parasıyla nakdini ödeyerek, imparatordan satın almış ve camii olarak vakfetmiştir. Öyle ki bu vakfının şartlarını değiştirenlerin Allah ın ve meleklerin lanetine uğrayarak kesintisiz ebedi ateşte kalması için ettiği duayı hepimiz bilmekteyiz.

  ( - "... İşte bu benim Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi kim değiştirirse, Allah'ın, Peygamberin, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin, haşır gününde yüzlerine bakılmasın, kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah'ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir." )

 

Tarihte bir bilgenin: "karanlığa küfredeceğine kalk ta bir mum yak…" önerisine kulak vererek ve şairin:

 

"Şevk kanadı kırıklar gibi oturamam,

Çağlar üstü mutlak fikirdenim…"

 

Düşüne katılarak, İstanbul a ilk geldiğim zamanlarda olduğu gibi, bu kadim mescide daha çok yönelmeye başladım…

Kainatın Efendisi, Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz in, övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul'u fethe gelen sahabenin seçkinlerinden Eba Eyyub-el Ensari ra ın, Ayasofya da ezan okuyup, namaz kılıp çıktıktan sonra şehit edildiğini öğrendiğimden beri, Fetih Mescidi ile aramızdaki artık solmaya yüz tutmuş gönül bağımı yeşertmeye,   özellikle namaz eda etmek için daha çok gitmeye başladım.

 

Topu hep siyasilere, iktidar olamayan hükümetlere atmak, arada bir  bu konuda söylenmekten çok, icraata yönelmek lazım, diyenlerin,   zaman zaman bir anda  parlayan sönen ateşler gibi, bir ara sabah namazlarında dolup taştığını, sonra yine kimsesiz kaldığını yakın çevresindeki esnaftan, öğrendik.

 

 

Böyle manevi kıymeti, önemi olan mescitlere vefa, Rasul-ü Zişan ın güzel sünnetlerindendir. Medine-i Münevvere de civar halkın tamamı Cuma namazlarında tabiatıyla Mescid-i Nebeviyi tercih ettiği için Mescid-i Kuba, cemaatsiz kalıyordu, işte sırf bu yüzden

 Rasul-ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, her cumartesi, sadakatle bazen binitli, bazen yaya olarak Kuba Mescidine gider, namaz eda ederlerdi.

 

 

 

Hendek (namı diğer Ahzab ) Savaşında, Resul-ü Ekrem Nebiyi Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Selem in,   fütuhat için dua edip, duasının kabul olduğu ve galibiyetinin Cebrail as. tarafından,  Zat-ı Şeriflerine müjdelendiği ki, bu müjdeden sonra Fetih Mescidi olarak anılan,   Sel Dağında ki mescit le Allah-u âlem kardeş ilan edildiğini, İstanbul un kibarlarının ve Şehri şahanenin şairlerinden Yahya Kemal in nezaketen, Peygamber-i Zişan ın işaretine ve Fethine müyesser olan Cihan hükümdarına hürmeten, 'Ayasofya' diye değil de 'Fetih Mescidi' diye andıklarını öğreniyoruz.

 

 

Sadece Fatih Sultan'ın değil, aynı zaman da Peygamberimizin de bize emaneti olan, mescit e ilgisiz kalmamak adına, Fatih in evlatlarını, İstanbul un gerçek sahiplerini her Cuma,  sabah namazına davet ediyoruz… Biz de, Mahbub-u Hüda Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz in, Sel Dağın da ki, Fetih Mescidin de yaptığı dualarla, Rabbi Teala ya yönelerek, ümmet-i Muhammed'in futuhatı için, bir dilek, bir gayret, bir niyaz ortaya koyalım diyoruz…

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/3/2008 -

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/3/2008 - ANZAK YÜZSÜZLÜĞÜ

 

 

 

  Her sene olduğu gibi, bu yılda Anzak komedisi ekranlarda, basında, haber bültenlerinde yerini aldı. Dünyanın çeşitli yerlerinden, kalkıp gelen, on bin kişi Çanakkale savaşında ölen dedelerini andılar(!)…

 

 Şimdi düşünün, evinizi, ya da işyerinizi, size ait bir mülkü, elinizden almaya gelen, bunun için kıyasıya savaşan, kan döken mütecaviz bir hırsızı yakalayıp, etkisiz hale getiriyorsunuz ama bu  adi  hırsızın torunları, her sene,  yıldönümünde hırsız konumundaki dedelerini anmak için, gelip dedelerinin anısına ayin düzenliyor  ve siz buna müsaade ediyorsunuz!...

 

Bireysel olarak maruz kaldığımız, bir soygun ya da kap-kaç olayına haklı olarak verdiğimiz negatif reaksiyonun, binde biri neden bu hadisede devreye girmiyor anlamıyorum. Büyük bir yüzsüzlük abidesi olarak; tip, tip adamlar gelmiş, battaniyelerine sarılmış şafak ayini yapıyorlar. Hani nerdeyse, o zaman dedeleriniz, kanımızı döküp, haklarımızı ve topraklarımızı işgale gelmişti vermemiştik, üzgünüz, özür dileriz, telafisi için ne yapabiliriz edalarında, törenlere mahcup bir şekilde izin verip, iştirak ediyoruz. Çanakkale de geçit vermediğimiz için nerdeyse biz suçlu ilan edileceğiz.

 

Şimdi Amerika okyanus ötesinden gelip, Irak’ı işgal edip, yerle bir etti. Hanelere tecavüz edip, masum halka işgencelerle insanlığın yüzkarası bir tarih yazdı ve yazıyor. Düşünün, Saddam yenilmese, ordusunun başında, savaşıp, Amerika ve İngiliz askerlerini püskürtüp, Irak işgal edilemezin destanını yazsa idi, yıllarca Amerikalı ve İngiliz askerlerin torunları buralarda dedelerimiz öldü, diyerek gelip ayin mi yapacaklardı. Bu hak mıdır, yakışık alır mıydı?...

 

Siz, mülkünüze tecavüz eden bir hırsızın torunlarına, buyur gel, bu tecavüzün anısına dedenin ruhuna ayin düzenleyelim der miydiniz? Bu komedi, bu topraklarda nasıl cereyan ediyor da, Çanakkale de şehit düşen insanlarımızın torunları benim böyle bir ayine itirazım var, demiyor?!.. Çanakkale de vatan müdafası için şehit düşen Mehmetçiğin ruhu bu haksız ve yüzsüz ayinlerden rencide olur diyen, neden çıkmıyor anlamıyorum.

Nasıl oldu da, o gün kahramanca vatanını müdaafa eden insanların, torunları bu gün bu kadar hissizleşip, duyarsız oldular. Adamlar, işgale gelen dedesinin anısına, dünyanın öbür ucundan kalkıp geliyor da, burada şehitlerimizin torunlarının kılı kıpırdamıyor.  Eğer askeri bir tören, dini bir ayin yapılacaksa bu vatan müdaafası için şehit düşen Mehmetçiğin ruhunu gönendirmek için, onun torunları tarafından yapılmalıydı.

 

Savaşta ancak vatan müdafaası yapan asker, kutsaldır ve anılmaya değerdir. Dünyanın öbür köşesinden kalkıp işgale gelip de ölen değil. Nitekim Anzaklar da, biz o zaman, Türklerle herhalde arkadaşlık yapmaya ya da turistik amaçla değil, ‘öldürmeye’ gelmiştik, diye zaten beyanları var.

 

Sizin bu gün şafak ayinleri tertipleyerek andığınız Anzak askerleri, Amerika ve İngiliz askerlerinin Irak ta yaptıklarını, o gün bizim ülkemizde yapmaya gelmişlerdi.

 

 

 

Biz böyle bir yüzsüzlüğe çanak tuttukça, Anzaklar da yüzsüzlüğünün kat sayasını artırarak, çıkartma yaptığı alanın, dedelerimizin kabirleri burada diyerek, kendi kültürel mirası olduğunu iddia ederek, toprak istemiştir! Önce ‘Milli Park’ ilan edilerek, sonrada bu toprakların yönetiminin  Anzak işgal ruhuna bırakılması için kıyasıya bir diplomasi savaşı halen devam etmektedir.

 

Adamlar her sene gelip,  işgallerini gerçekleştirememenin acısı ile ayinler tertipleyerek, işgal ruhunu ayakta ve diri tutmaktadırlar. Bu nasıl bir diplomasi, bu nasıl bir yüzsüzlüktür. Bunu  ancak modern batı,  vahşi barbar ruhunu tatmin için yapabilirdi, nitekim yapmaktadır. 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/10/2007 -

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Günlük yazılar ve bilgi paylaşımı

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım

sufikalbi
NurulEnvar
gonulcedost
postnish
birdirbir
beytulhikme
muhammedmansur06
mihrimahzede
meveddet
muslumankisiligi
kemaliyemiz
senguluranasin
suzu
toklumenli4031
Yurekyanginlari