|
Yayımlanan onlarca edebiyat dergisini okuyacak fırsat her zaman bulunmadığından, “2002 Şiir Yıllığı” (hazırlayan Veysel Çolak, Gendaş Yayınları, 2003) şiir sevenlere yıl boyunca çıkan şiirlerin antolojisi olarak güzel bir derleme sunuyor. Veysel Çolak, 70’e yakın dergide yayımlanan şiirler arasında yaptığı bir seçkiyi derlemiş, bu çok zaman alan ve değerli bir çalışma, ayrıca edebiyatı yakından takip edenler için de çok güzel bir başvuru kitabı.
Veysel Çolak, derlemenin başında yer alan “Genel Değerlendirme” başlıklı yazısında “Bugün Türkiye’de bine yakın şair, ele gelir şiirler yazıyor. Bunları tek tek okuduğunuzda beğenip önemseyebilirsiniz. Ama onca dergiyi, yayımlanan kitapları peş peşe okuyunca büyünün bozulduğunu görüyorsunuz. Çünkü pek çok şair bir diğerini eskitmekten (yinelemekten) öte şiir yazmıyor” diye görüşlerini dile getirmiş.
Gerçekten de bu derlemede onlarca şiiri peş peşe okuyunca, bir yıl boyunca yeni bir sesin pek duyulmadığını görüyoruz. Yine de benim çok sevdiğim şiirler çıktı aralarında. Roman okumaktan şiir dünyasını yakından takip etme fırsatını bulamadığım için, bana bu seçki yılın en iyi armağanı gibi geldi. Önce rasgele sayfaları çevirip tanıdık bazı şairlerin şiirlerini okudum. Sonra benimle aynı yıl doğan (1959) şairlerin şiirlerini zevkle okudum. Kitabın, şairlerin doğum yıllarına göre düzenlenmiş olması, farklı nesillerin neler yazdıklarını, farklı duyarlılık gösterdikleri konuları görmemize de olanak sağlıyor. 1986 doğumlu Ertan Yılmaz’ın şiiriyle başlayan yıllık, 1918 doğumlu İlhan Berk ile 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kadar uzanıyor.
Şiirler kadar, Veysel Çolak’ın 2002 yılında yazılmış şiirler üzerine yazdığı giriş yazısı da çok önemli. Yazılan her şiirin nasıl kendi estetik kuramını da yaratması gerektiği konusuna değiniyor Çolak. Bunun başarılmadığı ortamda yazılan şiirlerde doğal olarak eksiklik hissediliyor. Bu kuşkusuz çok iddialı bir duruş noktası oluşturuyor, burada sözü edilen her şairin kendi estetik kuramı doğrultusunda şiir yazmasından öte bir durum, her şiir - aynı şairin daha önce yazdıkları da dahil – kendinden önce yazılmış şiiri karşısına alıp, yepyeni bir ses üretmek durumunda. Türk şiiri bunu yıllarca başarmış, şimdi şiiri engelleyen durumlar neler olabilir, bunu düşünmeye itiyor Çolak’ın yazısı. Gerçek bir gerilemeden mi söz ediyoruz, yoksa bir tıkanıklık mı?
Konuya Türk şiir geleneği açısından bakınca olumsuz bir tablo çıkıyor belki, fakat tüm dünyadaki sanat çevrelerinin tıkanmalardan söz etmesi, sanattan, 20. yüzyılın başındaki hareketi mi bekliyoruz sorusunu doğuruyor. Belki sanat ve felsefede artık büyük atılımlar dönemleri kapandı, bu çok üzücü ve karamsar bir düşünce olsa da, sanatın boyutunun ve işlevinin değiştiğini görmemizi engellemez. Yüce amaçlı sanat eserleri onlarca yıldır artık üretilmemekte, artık onların üretilecekleri bir dünyada da yaşamıyoruz. Romantik dönemin ulaşılmaz sanatçısı yerini memnuniyetle, medyayla iyi ilişki kurma çabasına girmiş, yüzünü piyasaya dönmüş, hatta en donuk izleyicinin de ilgisini çekmeye çalışan sanatçıya bırakmış olabilir. Bu sanatçıya karşı elbette büyük hayranlık duymuyoruz fakat değişenin sadece sanatçı değil, sanat olduğunu da anlıyoruz.
Bütün bunları söyledikten sonra, yine de Veysel Çolak’a çok hak verdiğimi söylemeliyim. Sanatta, şiirde bu değişim acı veren bir boyutta. Çolak çok yerinde olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor: “onca yıldır biriktirilen şiir bilgisi ve kazanımlar; dönüşmüş, aşkınlaşmış bir şiir getirememiştir. Şiir adına kazanımların yağmalandığını söylemek hiç de yanlış olmaz bu noktada. Şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor. Artık bu malzemeden yola çıkarak büyük şiirler yazmak olanaksız görünüyor.” Bu sözlere ekleyeceğim tek şey, bunun sadece şiirin sorunu değil, sanatın sorunu olarak günümüzde değerlendirilmesi gerektiği. Bu durumun nedenlerini araştırmak sanat eleştirmenlerine kalıyor.
Aslında bu olumsuzluk şairler tarafından da dile getiriliyor. Örneğin Ali Asker Barut (s.64) şiirinde:
“Bu şehrin yağmurları mısra mısra ezberimde Üzerinde zarif bir gökkuşağı Yuttuğu denizi kusuyor boğulmuş bir martı Düşürüp boynunu bir çöpçünün sıcak avucunda Hayat affet! Kalbim hoş gör beni Çünkü artık mümkün değil aşk Çünkü artık mümkün değil şiir”
Sanatta yeni bir şeylerin üretilemediği bir çağda yaşıyor olmamız düşüncesi büyük bir karamsarlık içeriyor. Oysa, 1982 doğumlu Gonca Özmen’in “Bulantı” gibi genç şairlerin şiirleri umut vermeli okura.
“Yağmurla aktı yüzün camın iğreti teninde Dönüp dolaşıp kaybolmalar gibiydin Nasıl da direngen bir denizdin ellerimde Gelinciğin boynu eskiden ince, kırılgan Şimdi bir çınarla değiştir gövdeni Kimin krallığına kar yağmadı ki çingenelerden sonra? İmlasız yazılıyor artık bütün sözcükler Ve unutuşun o dağınık nostaljisi Ne tuhaf seni boşluğa söyledim de Deştim tenimin buğday artıklarını Boynumun ikliminde açmadı hiçbir çiçek yeryüzü: çığlık çığlığa bir ceninsin hadi kıpırda içimde, yar gövdenin gizini en çığırtkan çağ bu aşk bunaldı gürültüden Caddeler, vapurlar, otobüsler koşar adım Serçelerin başı dönmüş saçaklarında Bir orman ürküsü veriri kentin uğultusu İçe kapanık yatak odalarında Freud’su kokular Ve her an düşmek korkusu gölgenin zindanına Düşmek ve ağırlaştırmak göğün dibini Kalbimde Sartre biraz sancı, F tipi bir sıkıntı Ölüm zambaklar topluyorum Yeniden açılmak için sabaha Bilmiyorsunuz rutubetimi kusuyorum yıllardır.”
|