Farkında mısınız dünya ne kadar küçüldü, uzaklar yakınlaştı. Haberleşme ve bilgiyi paylaşmak için artık bir tuş üstüne tıklamak yetiyor. Önünüzde binlerce sayfa açılıveriyor. İster araştırma yapın ister alışveriş… Bursa’da yaşayan güzel gelinim, gelinliğinin modelini Boston’daki bir gelinlik evinin internet sitesinden seçti. Eşim, birçok elektronik malzemeyi yine internetten satın alıyor, gerçi bazen bazı sorunlar yaşıyor ama bozuk çıkan ürünü yaşadığımız küçük beldeden bile kargo ile aldırıp yerine yenisini gönderebiliyorlar. Oğlum, bilgisayarda yeni uygarlıklar kurup yıkan strateji oyunlarıyla büyüdü; tarih mitoloji ve arkeolojiye ilgisi belki de bu yüzden. Elbette bu teknolojik ilerlemenin yararı kadar sakıncaları da yok değil. Bilginin ve haberin artık böylesine havalarda uçuştuğu bu çağda bilgi kirliliği ve güvenliğimizi tehdit eden sorunlarla da karşılaşabiliyoruz. Herhangi bir internet sitesine ya da bir adrese gönderdiğiniz bir e-posta ya da faks veya bir telefon görüşmesi yüzünden adınızın olmadık şeylere karışması, olmayacak bir şey değil. Ben de iyi bir internet kullanıcısıyım birçok internet günlüğüm var bu günlüklerde şiirlerimi yazılarımı hobilerimi diğer insanlarla paylaşabiliyorum. Yani amaç yine de başka insanlarla bir şeyler paylaşmak; bir çeşit sosyal ortam oluşturmak. Oğlumun ısrarı ile facebook’a da üye oldum, gördüm ki insanlar çoğunlukla bu paylaşım sitelerinde eski okul arkadaşlarını, çocukluk arkadaşlarını arıyor buluyor ve anılarına dönüyor. Ve hep özlemi çekilen şey, birlikte yaşanmış eski yalın fakat çılgın günlerin, yüz yüze ilişkilerin sıcaklığı… En basit ve sıradan ayrıntı inanılmaz bir heyecanla anımsanıyor. Çocuklarımın arkadaşlarından çoğu beni de eklemişler sayfalarına hatta kedimizin bile adı geçiyor böylesine bir nostalji… Bazen soruyorum kendime ben hayatın neresindeyim? İnternet sitelerinde ilginç olan aynı frekanstaki insanların birbirlerini bulmaları. Sanki her birimiz radyo dalgası gibi bir şey yayınlıyoruz ve dalga boyu denk düşerse kalıcı dostluklar kurulabiliyor. Macera arayan üçkağıtçılardan söz etmiyorum, anlatmak istediğim daha farklı bir düşünsel ortaklık. Böyle edindiğim dostlarım oldu hatta bazılarıyla tanıştık görüştük ve ne kadar ortak alanımız ve ortak dostumuz olduğunu hayretle gördük. Sonuç, hep yüz yüze iletişim ihtiyacı. Günümüz ortamında artık herkes bilgi sahibi, fakat bilgeliğin değerini yitirdik. Bilgelik ise telaşa gelmeyen bir erdem. Hayatın özünü duyumsamak, düşünmek, sorgulamak hatta zaman zaman kendine dönmek… Bunun için geceler boyunca bilgisayar tuşlarına basmak değil belki de yıldızların gökyüzünde kayışını sabırla izlemek gerek… Evet bunca küçülen dünyada zamanı en iyi nasıl kullanabilirim derken yine de yüz yüze hatta göz göze ilişkilerin özlemini çekiyor insanoğlu… Bu bana Küçük Prens’in “zamanın, su içerek boş yere harcanmasını önlemek amacıyla satılan ve insana haftada elli üç dakika kazandıran su hapları” karşısında “keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsa ağır ağır bir çeşmeye doğru yürürdüm” sözlerini anımsatıyor. Keyfinizce harcayacağınız zamanı, hiç konuşmadan sevdiğiniz bir insanın gözünün içine bakarak geçirmek istemez misiniz? Hangi tuşa tıkladığınızda gözlerin söylediği kadar derin şeyler söyleyebiliyorsunuz daha… Şule TÜREL |