özeleştirmeyi
bize dayatan ülke ekonomilerinde kamunun payının bizden çok daha yüksek olduğu
da ayrı bir gerçektir. Mesela, ABD'de % 32,3, Almanya'da % 49, Avustralya'da %
51,7, Fransa'da % 54,2, İngiltere'de % 41, İsveç'te % 62,3 İsviçre'de % 48,8,
İtalya'da % 50,2, Japonya'da % 35, Kanada'da % 42,3, Türkiye'de ise sadece %
26,6'dır (1998 OECD Analytical Databank). Bugün ise bu rakam % 20'lerdedir.
'Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) siyasilerin arpalığı olmaktan çıkarılmalı'
denmesine karşılık, oluşturulan üst kurullarla yeni KİT'ler ihdas edilmiş ve bu
kurullarda, seçilmiş olan siyasilerin yetkilerini, atanmış olan bürokratlar
üstlenmiştir. Özelleştirme yapılırken, öncelikle 'çalışanına yada yöre halkına
satılacak böylelikle sermaye tabana yayılarak, hem ekonomik demokrasi
sağlanacak, hem de gelir dağılımı düzeltilecek', denmesine rağmen, bunların hiç
birisi olmamış, aksine bugüne kadar yapılan özelleştirmelerin sadece % 12'si
halka arz şeklinde yapılırken, % 72'si blok şeklinde çoğunlukla yabancılara
satılmış ve geri kalanın da çoğunluğu, % 65'i yabancı yatırımcı olan IMKB
aracılığı ile gerçekleştirilmiştir.
Türkiye'deki özelleştirme uygulamaları, en çok tartışılan konulardan biridir. Çünkü ilgili uygulamalara baktığımızda ülke menfaatlerinin yeterince dikkate alınmadığını ya da en azından teorik manadaki özelleştirme ilkelerine riayet edilmediğini söylememiz mümkündür. Bu çerçevede özelleştirme politikalarına halk desteği bulabilmek için özelleştirmenin nedenleri olarak ileri sürülen aşağıdaki gerekçelere çoğunlukla uygun davranılmadığına şahit olmaktayız. Devlet bu işletmeleri verimli çalıştıramıyor, zarar ediyor. Onun için bir an önce özel sektöre satılarak kâra geçirilmeli savı ileri sürülüyordu. Ancak beraberinde 'zarar eden işletmeleri kimse almaz', düşüncesinden dolayı yeni bir KİT olarak Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) kurulmuştur. Özelleştirilecek işletmeler, öncelikle bu idareye devredilip yaklaşık 14 milyar $ harcanarak (ÖİB rakamı), zarar ettiren devlet! tarafından tekrar kâr eder bir yapıya dönüştürüldükten sonra satışa sunmuştur. İktisadi kuruluşların işletmesi devletin asli vazifelerinden değildir. Onun için devlet asli vazifesi olmayan bu alanlardan çekilerek, eğitim, sağlık, adalet ve güvenlik hizmetlerine ağırlık vermeli görüşü ileri sürülüyordu. Fakat bugün eğitim, sağlık ve hatta güvenlik hizmetlerinin bile özelleştirme kapsamına alındığını dikkate aldığımızda, 'devlet ne iş yapacak' sorusu akla gelmektedir. Ayrıca, özeleştirmeyi bize dayatan ülke ekonomilerinde kamunun payının bizden çok daha yüksek olduğu da ayrı bir gerçektir. Mesela, ABD'de % 32,3, Almanya'da % 49, Avustralya'da % 51,7, Fransa'da % 54,2, İngiltere'de % 41, İsveç'te % 62,3 İsviçre'de % 48,8, İtalya'da % 50,2, Japonya'da % 35, Kanada'da % 42,3, Türkiye'de ise sadece % 26,6'dır (1998 OECD Analytical Databank). Bugün ise bu rakam % 20'lerdedir. 'Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) siyasilerin arpalığı olmaktan çıkarılmalı' denmesine karşılık, oluşturulan üst kurullarla yeni KİT'ler ihdas edilmiş ve bu kurullarda, seçilmiş olan siyasilerin yetkilerini, atanmış olan bürokratlar üstlenmiştir. Özelleştirme yapılırken, öncelikle 'çalışanına yada yöre halkına satılacak böylelikle sermaye tabana yayılarak, hem ekonomik demokrasi sağlanacak, hem de gelir dağılımı düzeltilecek', denmesine rağmen, bunların hiç birisi olmamış, aksine bugüne kadar yapılan özelleştirmelerin sadece % 12'si halka arz şeklinde yapılırken, % 72'si blok şeklinde çoğunlukla yabancılara satılmış ve geri kalanın da çoğunluğu, % 65'i yabancı yatırımcı olan IMKB aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Bugüne kadar hep kamu kuruluşlarının özelleştirilmesinden söz ediliyordu. Ancak, son yıllarda değişik nedenlerle özel sektörün elindeki büyük kuruluşların da yabancılara satışı dikkate alındığında, özelin özelleştirmesi olmayacağına göre olayın şeklinin tam manâsıyla, yabancılaştırma boyutuna dönüştüğünü söyleyebiliriz. Son bir-iki yılda Türk Telekom, Finansbank, Telsim, Petrol Ofisi, Ereğli ve Tüpraş vb. önemli iktisadi kuruluşlar üç beş yıllık kârına veya arsa değerine satılarak elde edilen gelirin, hükümete bütçe ve cari açığı finanse etmede bir hayli kolaylık sağladığı doğrudur. Belki, Şekerbank, Denizbank, Tekstilbank, Akbank, Oyakbank, Alternatifbank, Adabank gibi geri kalan birkaç banka da yabancılaştırılarak önümüzdeki birkaç yılın bütçesi ve cari açığı dengelenebilir. Ancak, diğer yıllarda neyi satarak bütçe ve cari açığı kapatacağız? Sorusu en çok merak konusu
Mehmet Karagül


0 yorum yazılmıştır