Zehirli cam: Televizyon!
Televizyon, doğru kullanıldığında, kültür üretme yeteneğine sahip önemli bir araç. Türkiye, televizyonu bir çocukluk dönemi salgın hastalığı olarak yaşıyor
(643 kişi okudu)
HASAN BÜLENT KAHRAMAN (Arşivi)
Ne yalan söyleyeyim, başta Adnan Yıldız'ın Radikal 2'de yayımlanan yazısını okuyana kadar yılın belli bir tarihinde televizyonların kapatılmasını içeren bir kampanyadan, protestodan haberdar değildim. Sonradan basında yayımlanan birkaç yazıdan işin daha geniş bir boyut taşıdığını öğrendim. Kimi ilgilendirir bilmem ama, söyleyeyim, ben öyle televizyon tutkunlarından değilim. Son zamanlarda biraz daha fazla izliyorum. Eskiden bütün bütüne ihmal ederdim bu aygıtı. Arada bir sadece haberler için açardım. Derken, televizyonun kapasitesi genişledi. Film kanalları ortaya çıktı. Şimdi, günün, gecenin hangi saatinde açarsanız açın, iyi kötü dişe dokunur bir film yakalama olanağı var. Yarısından, belli bir noktasından izlemeye başlamak gam değilse karşısına geçip izleyebilirsiniz. Buna rağmen TV'nin kültürel bir ortam olmasını içtenlikle isterdim. Televizyon, öyle yabana atılacak bir şey değil. Tam tersine, yerinde ve doğru kullanıldığında dünyanın en önemli araçlarından birisi. Bütün o tür araçlarda olduğu gibi, 'yanlış' kullanılması halinde de dünyanın en tehlikeli aracına dönüşüyor. Bu iki birbirini tamamlayan özelliğin birlikte bulunmasının nedeni televizyonun en geniş anlamıyla bir kültür üretme yeteneğine sahip olması. Toplumla kültürün bir araya geldiği her düzlemde bu sorun kendisini gösterir. Tarihin öğrettiği en önemli gerçeklerden birisi bu. Kitlenin belli bir kültürle işlenmesi, ardından aynı kültürle yönlendirilmek istenmesi, aslına bakılırsa başından beri bilinen bir gerçek. Kapitalizm bunu sistematik hale getirdi. Onu bir endüstriye dönüştürdü. Kitle kültürü denilen şey, bütün boyutlarıyla bu saptamanın içinden doğdu. Siyaset bu gerçeği elbette biliyordu, kadim çağlardan başlayarak. Fakat, gene 20. yüzyılın geliştirdiği totaliter rejimler bu ilişkiyi de sistematikleştirdi. Fakat bu genel gerçeğe rağmen işin düğüm noktasını Faşizm ve Nazizm oluşturdu. Faşizmin (Nazizmi de içerecek biçimde) yürüttüğü propaganda faaliyeti öncelikle kitlenin belli bir ideoloji etrafında yönlendirilmesine dönüktü. Bunun aracı da kitle iletişim organlarıydı. Sinema ve radyo, yazılı basın bu alanlarda işlevsel olmak zorundaydı. İlginçtir, Sovyet rejimi aynı mantığı benimsemesine karşın daha farklı bir yöntem izledi ve sadece üretilecek kültürün temel kodlarına müdahale etmekle yetindi. Sinema özellikle devrimin ilk yıllarında etkili bir araçtı. Daha sonra sadece 'toplum için sanat' anlamına gelecek bir ideolojik çerçevenin hazırlanması ve sanatçılardan buna uyulmasını istemek (hiç de öyle hafife alınacak bir şey olmadığını belirtelim) yeterli görüldü.
Pop Sanatın etkisi Bu, kitleyle kültürün buluşturulması sorunu nihayet 1960 sonrasında bambaşka bir anlam, güç ve boyut kazandı ki, Pop Sanatın çıkışıyla televizyonun büyük etkinliği bu yıllarda üst üste çakışır. Her iki şey de dünyanın bir boş gösterge olarak algılanmasıyla ilgilidir. Gerek Pop Sanat gerekse televizyon, dünyayı kendisi olarak değerlendirmek zorunda olmayan, onu bir bilgi nesnesi olarak kavramayan, tam tersine dünyayı bir görüntü nesnesi olarak tanımlayan süreçlerdir. Bu, televizyonun, Baudrillard'ın başka bir bağlamda dile getirdiği gibi, artık bir medya olarak kendisine bağımlı hale gelmesidir. Televizyonun dünyadan sanal bir biçimde kopmasıdır. Görüntü üreten, dolayısıyla da dünyanın nesnel gerçeği değil, sadece görselliği üstünden kendisini kuran ve salt onun üstünde düşünen bir varlık artık televizyon. Bir anlamda gerçeğin ortadan kalktığı bir düzey. O zaman daha da vahim bir şey ortaya çıkıyor. Kitleler bu sanal gerçeği gerçeğin kendisi kabul edip varoluşlarını ve onunla özdeş ideolojilerini gene o sanallık üstünden üretiyorlar. Bunu aşmanın bir yolu var. Televizyonların, adını koyarak söyleyelim, yüksek kültürle belli bir ölçüde içlidışlı olması. Yahut da, daha geniş anlamıyla, televizyonların, düşünsel, eleştirel ve sorgulamacı bir dünyaya açılması. Bunu yapan kanallar var elbette. Arte, örneğin böyle bir kanal. Benim sürekli izlediğim tek kanal olan Mezzo böyle bir kanal. Çünkü, kültürel sorgulama son kertede bilinç, yani 'okuma', sözellik ağırlıklı bir dünyadır. Görsellik, eğer kendisini amaç edinmişse bunu dışlar. Türkiye, televizyonu, henüz bir çocukluk dönemi salgın hastalığı olarak yaşıyor. Sözel kültürünü oluşturmadan görsel kültüre sıçramış toplumların boşluğunu yaşıyor. Televizyon bu boşluğun hem öznesi hem de nesnesi. Yani, onu yarattığı kadar, onu, kendisini yaratmak için de kullanıyor. Son zamanlarda salgın niteliği kazanan diziler bunun bir sonucu. Diziler, elbette her şey gibi, belli bir sosyolojiyi içlerinde barındırsalar da, sonuç itibarıyla sanalın çok ötesinde 'yapay' bir dünyanın dışavurumu. Televizyonun yukarıda söylediğim gibi dünyadan sanal olarak kopmasının ve kendi üstüne kapanmasının bir aracı. Bu, aşılabilir mi? Doğrusu iyimser olmak için ortada bir gösterge yok. Tam tersine, toplum da televizyonlar da kendi ürettikleri bu sanallıktan memnun. Ayrıca, televizyonun gücüne meydan okuyacak bir güç yok. O zaman sadece bir sanallık aracı olmakla kalmıyor, televizyon, aynı zamanda bir metaya da dönüşüyor. Kitlenin bir ticaret anlayışının boyunduruğu altında kalmasına yol açıyor. Seyretmemek bir çare değil kanımca. Tam tersine, mücadele etmek televizyonla ve onun dönüşümü için direnmek gerek!
12 Mayıs 2005 Radikal |