Sihirli yazılar...

6/10/2008 - Acı Yemek...

Kategori: Gonul Yazilari

     Eskilerde fındık harmanlarına kurulurdu köy düğünleri, briketler üzerine uzatılan kalaslarla çevrilen alan, tüm misafirlerin geniş bir görüş açısı ve rahat bir oturma imkanı sağlar, büyük horon halkalarının hareketi de alabildiğine özgür kılınırdı bu sayede.

     Uzun zamandır böyle bir köy düğününe katılmak kısmet olmadı, bilemiyorum hala bu gelenek bir yerlerde sürdürülüyor mu, hala köylerin temiz ve ferah havası, sıkıcı düğün salonlarının o boğucu ortamına tercih ediliyor mu?

     Hatıralarım arasında hep güzel bir yere sahip olmuştur o sevimli köy düğünleri, her hatırlayışımda gülümsemeleri taşımışlardır dudaklarıma belli belirsiz.

     Bu gün 6 Ekim…

     Osmaniye ilimizin Düziçi ilçesinde idim öğlen saatlerinde, belki de hayatımda yediğim en acı öğlen yemeğine iştirak ettim mesai arkadaşlarımla.

     Bu yöreye geleli henüz 40 gün bile olmadı, rüştümüzü ispatlamaya fırsat bulamadık, çömezliğimizi atamadık üzerimizden hala.

     Sevinçler, şaşkınlıklar, meraklar, telaşlar ve ardından da gerçekten katlanılması zor bir acıya şahit olduk bu gün.

     Fabrika inşaatı olanca hızı ile sürmekte, insanlarda tatlı bir telaş, zaman ile yarış her zamanki tatlı seyrine devam etmekte, sabahın kör karanlığından, akşamın yorgun ama mutlu atmosferine kadar hoş bir çekişme yaşanmakta.

     Çeşit çeşit insan manzaraları. Kazıcısı, kamyoncusu, kalıpçısı, demircisi, betoncusu, çelikçisi, işçisi, kalfası, formeni, ustası, mühendisi, müdürü, her yaşta, her boyda, her renkte, her yöreden emek satıcıları.

     Tüm bu ilginç ve gri manzaranın arasında, kıraç bir arazide açan nadide bir çiçek misali, her zaman gülen yüzü, saygılı ve seviyeli üslubu ile, gerçekten her birimizin gönlünde müstesna bir yere sahip olan tek bayan çalışanımız, sevgili sekreter kardeşimiz Ülkü hanım…

     Şantiye havası var ya iş yerimizde, çok şey henüz oturamamış, ne yemek, ne de servis ihtiyacımız tam anlamı ile karşılanmakta. Herkes kendi imkanlarıyla bu ihtiyacını görmekte, yemek durumları kısmen çözülebilmişse de, ulaşım meselesi hala sevimsizliğini korumakta.

     Ülkü hanım, mesai arkadaşlarının yardımı ile işe gelebilmekte sabahları, akşamleyin de kime rast gelirse onla dönebilmekte evine. Zaten ona herkes öyle alışmış ki, fabrika sahasını terk eden araçlar önce Ülkü Hanım’dan izin almaktalar. Gerçekten harkulade bir insan, bir o kadar da alçak gönüllü.

     5 Ekim C.tesi günü, saat 15.00 e kadar sürecek, yarım günlük bir çalışma periyodumuz vardı ve ben, zaten gidecek bir yeri olmayan bir yabancı olarak, evde can sıkıntısı eşliğinde, sevimsiz tv programlarını seyretmek yerine, seve seve işimin başına koştum.

     İnternet haberlerinden öğrendim bu üzücü olayı, canım oldukça sıkıldı, bozuk olan moralim iyice bozuldu. Ama işin asıl üzücü yanı daha sonra kendini gösterdi, Aktütün karakolunda şehit olan Piyade Uzman Çavuş Selçuk Can’ın, bizim Ülkü hanım’ın ağabeyi olduğunu öğrendim P.tesi sabahı. Nasıl üzüldüm, nasıl yıkıldım anlatamam sizlere.Çok acı bir durum gerçekten.

     Yol iz bilmiyoruz, yörenin yabancısıyız ya, haberimiz de olmadı Pazar tatili münasebeti ile, şehidin cenaze törenine katılamadık ama, P.tesi öğlen arası topluca ziyarete gittik şehit evini, dolayısı ile sevgili arkadaşımız Ülkü Hanım’ı.

     Osmaniye- Antep yolundan 7-8 km sağ tarafta kalıyor Düziçi. Kendi halinde, bir-iki katlı ve genellikle bahçeli evlerden oluşan, yeşilin en güzeli ile taçlandırılmış, küçük, sessiz, sakin bir ilçe. Dağ eteklerinde uzanan verimli bir ovanın hemen yanı başına kurulmuş, tipik Anadolu kasabalarının sevimli bir örneği.

     Geniş yapraklı ağaçların gölgesinde serinlenen, tahta kepenkli, eski ve küçücük dükkanlar. Kalaycısı, demircisi, bakırcısı, nalburcusu, manifaturacısı, berberi, kasabı, toprak ve dar sokakları ile, gerçekten oldukça hoş görünümlü bir yerleşim bölgesi burası.

     Dükkan önlerindeki dar kaldırımlara atılmış alçak taburelere tünemiş her yaşta insan. Sarma sigarasından derin bir nefes çeken yaşlı bir yöre sakini, donuk bakışlarla süzüyor biz yabancıları, tebessümü çoktan unutmuş ve hayatın acımasızlığının en derin izlerini taşıyan, güneş yanığı yanaklarını kaplayan ak sakallarını sıvazlayarak, gitmemiz gereken istikameti işaret ediyor daha sormamıza fırsat vermeden.

     28. şehidi bu Düziçi’nin. Tarımdan geçimini kazanamayan, sanayi bölgelerine ve ana yola uzak bu yitik ilçenin yoksul çocukları, ekmek kazanmak uğruna paralı askerliğe, ya da polisliğe yöneliyorlar. Yüreklerindeki vatan sevgisi, gözü pek oluşları, biraz da mazlumluğun getirdiği inanılmaz bir cesaretle ölüme gözü kapalı gidebilen, memleketi hainlerden koruyabilmek için toplam 280 küsür şehit verebilen insanların memleketi burası. Sözün özü, yiğidin harman olduğu yer…

     İlçenin ana caddesinden, daracık bir sokağa kıvrılıyoruz, bayraklarla donatılmış, çocukluğumun köy düğünlerini hatırlatan, genişçe bir avlu karşılıyor bizleri.

     Briket üzerine sıra sıra dizilen kalasların yerini, plastik sandalyeler almış, arada bir kendini gösteren sağanak yağışlardan ve Ekim başlarına geldiğimiz halde hala etkisini kaybetmeyen güneş ışınlarından korunabilmek için alel acele kurulmuş gölgelikler.

     Tek erkek evladını şehit veren yaşlı babanın içler acısı hali, kız kardeşlerin ve annenin dinmeyen göz yaşları. Bu tabloyu yazmak,sizlere tarif etmek inanın insanın içinden gelmiyor.

     Buluyoruz mesai arkadaşımızı, baş sağlığı diliyoruz, acısını paylaşmaya çalışıyoruz. Çalışmasına çalışıyoruz da, bunun asla mümkün olmayacağını hepimiz yakından biliyoruz aslında. Böyle durumlarda nasıl insanın yüreği yanıyor, nasıl dili tutuluyor, nasıl da söz bulamıyorsunuz duygularınızı tarif etmeğe.

     Yörenin gelenekleri arasında varmış, taziyeye gelen misafirlere yemek ikramında bulunmak, bizleri de bırakmıyorlar, yaslı aile ve dostları ile birlikte bir öğle yemeği yiyoruz.

     Bu kadar acının arasında, yine de geleneklerine son derece bağlı bu yüce gönüllü insanlar, mutfak zenginlikleri ve damak zevklerinden asla taviz vermeden hazırladıkları, ya da komşularının hazırladığı, birbirinden leziz yemeklerini, acılarını gönüllerine gömerek  bizlerle paylaşıyorlar.

     Her çeşit meyve ağıcına rastlayabileceğiniz, gerçekten zengin bir yeşillik ile çevrili, al bayraklarla süslenmiş bu geniş avlunun yanı başındaki tek katlı, pembe badanalı, mütevazi Anadolu evinin antresine doluşan  komşu  kadınları, durup dinlenmek bilmeyen bir tempoda yemek kotarmakla uğraşmakta, yaşlılar ise, bir köşeye çekilmiş, daha 20 gün önce verdikleri şehitleri Uzman Çavuş Yakup Ceylan’ın hemen ardından, çocukluk ve gençlik arkadaşı Selçuk’u da kaybetmenin acısını paylaşmaya çalışmaktalar.

     Gerçekten yürek parçalayan bir manzara.

     İnsanın nasıl isyan edesi geliyor acılı kardeşin ağıtlarını dinledikçe.

     ‘’Bırak, gel demiştim!...diyor.’’ Bırak gel, sana bizim iş yerinde bir görev ayarlayalım. Canını tehlikeye atma!...’’

     ‘’Sözleşmem var, iki yıl sonra bitiyor, o zaman ayrılırım!... demişti…

     ‘’Tayini çıktığında çok canı sıkılmıştı, bilmediği bir yer, düşüncelere dalmıştı günlerce!...’’

     ‘’Telefon ediyorum, çıkmıyor telefonlar.Ulaşmak, görüşmek mümkün değil!...’’

     ‘’ Karakol diyorlar. Ne karakolu? Ahır gibi bir yer, bağlasan hayvan durmaz!...’’

 

     Bunun gibi daha bir çok şey… Hem ağlıyor, hem söylüyor Ülkü Hanım. Onun bu durumunu görünce, tv deki paşanın pişkin açıklamalarını hatırlıyorum, bir kat daha kafam bozuluyor.

     Bir süre sonra acısı ile baş başa bıraktık şehit ailesini, iş yerimize geri döndük üzüntüler içinde.

     Hayatımda yediğim en acı yemekti zannediyorum bu günkü.

     Allah bir daha kısmet etmesin böyle bir yas yemeğini bana.

     Tüm şehitlerimize rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.

     Terörü lanetle bir kez daha kınıyorum.



uzakdost-Ekim 2008-Hatay 

Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/10/2008 - Yeni Bir Bayram Sabahı

Kategori: Gonul Yazilari

    
     Yine bir bayram, yine gurbet illerinin yürek yakan hüznü.

     Yeni bir yurt köşesi, yeni insanlar, yeni sokaklar, camiler, ezan sesleri.

     Çocukluğumda kocaman çalar saatlerimiz vardı, kulak tırmalayan çan sesleri ile uyanırdık tatlı uykumuzdan bayram sabahları, alel acele elimizi yüzümüzü yıkar, abdest alır, koşar adım mahalle camisinin yolunu tutardık.

     Yediden yetmişe tüm komşuları orada görmek mümkündü, sadece hasta olanlar, yürüyecek durumda olmayan yaşlılar, bir de annelerimiz, kız kardeşlerimiz olmazdı o heyecanın içinde.

     Yolum memleketime düştüğünde, kendime fırsat yaratır, bayram ve Cuma namazlarını doğup büyüdüğüm mahallenin küçük camisinde kılmaya gayret ederim. Dört bir yanı çocukluk ve gençlik hatıralarımla doludur, tarif edilmesi mümkün olmayan bir haz verir oranın sıcak havası.

     Her uğradığımda, senelerin hızla akıp gittiğini, saygı ile yer verdiğimiz büyüklerimizin ön saflardan yavaş yavaş kaybolduğunu, artık bizlere yer veren gençlerin sayısının her geçen gün arttığını gönül burukluğu ile fark ederim.

     Bu bayramı, yine gurbet illerinde karşılamak, hiç sevmediğim o mahzun bayram sabahlarını yine yalnız, yakınlarımızdan uzaklarda geçirmek yazılmış kaderimize.

     İyi ki oğlum büyüdü biraz, yoldaşım oluyor, yalnızlığımı paylaşıyor, duygularımın üzerine çöreklenen hüzün rüzgarlarını alıp götürüyor, bayram tebessümlerini, mutluluğunu tattırıyor bana.

     Bayram sabahı erkenden çaldım odasının kapısını, örümcek adam desenli yorganının altından dışarı sarkan ayağını okşadım usulca.

     ‘’Hadi, kalk!... Namaza gidecektik ya seninle!...’’

     Bir iki kıvrandı, sağa sola döndü, sonra başını yastığının altına gizledi, boğuk ve yorgun bir sesle;

     ‘’Ben gelmeyeceğim, çok uykum var!...’’ dedi.

     Ben de çok zalimim hani. Bilirim hassas tarafını yaramazın, çekinmeden yapıştırdım sözü.

     ‘’Ama sen gelmezsen, bizim eve bayram gelmez ki!...’’

     Çaresiz kalkıyor usul usul, uykulu gözlerle beni süzüyor  kısa bir süre, ardından da o önde, ben arkada lavaboya yöneliyoruz. Ona güzelce abdest aldırıyorum ve bozulmaması için de yapması gerekenleri anlatıyorum kısaca.

     Hava serince bu sabah biraz, cami uzak olmamasına rağmen araba ile gitmemiz için ısrar ediyor, birkaç komşuyu da alarak yola çıkıyoruz. Namaza daha 15 dakika var ama, cami tamamen dolmuş. Arabamdaki piknik halısını yere seriyorum, ilk kez caddenin ortasında namaz kılıyoruz, ufaklığın çok hoşuna gidiyor bu durum.

     Namaz bitişinde sarılıyor, öpüşüyor, bayramımızı kutluyoruz karşılıklı.

     Yetişkin bir insan edası ve gururla çalıyor kapısını evin, annesinden de aynı mukabeleyi görüyor, sarılıp bayramlaşıyorlar, hala uyumakta olan ablasını büyük bir zevkle uyandırmak için odasına dalıyor hışımla.

     Biz de bayramlaşıyoruz eşimle tebessümler eşliğinde onun bu hareketlerini izlerken, gurbet illerinde beraberce, omuz omuza geçirdiğimiz onca bayramın bakışlarımızda toplanan hüzünlü yansıması ile sarılıyoruz birbirimize, koklamaya hiç doyamadığım ana, eş kokusunu ciğerlerime doldururken, daha uzun yıllar böyle bayram sabahlarını, mutluluklarla karşılama dileğimi fısıldıyorum kulağına.

     Kızım da kalkıyor, bayramımızı kutluyor, eşimin özenle hazırladığı bayram sofrasına oturuyoruz ailece.

     Telefonlar, bayram kutlamaları, özlem sözcükleri…

     Memleketimizden uzakta, yeni tanıştığımız ilçemizde ilk bayram sabahı böyle yaşanıyor.

    
Tüm dostların ramazan Bayramını kutluyorum.

uzakdost-Ekim 2008-Hatay 

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/9/2008 - Hayat Yolu

Kategori: Gonul Yazilari


     Hayat, kimi zaman karanlık, kimi zaman aydınlık, kimi zaman meşakkatli, kimi zaman da ayaklarımızın altında su misali kayıp giden ince uzun bir yol.

     Nasıl da belirsizliklerle dolu, nasıl da anlaşılması zor.

     Dün bozkırın ortasında, çorak tepelerini seyrediyorken İç Anadolu’nun, yaklaşan kış mevsiminin telaşına kapılıp, kalınca giysiler, paltolar, kazaklar temin edebilmek için mağaza mağaza gezinirken, yakıt parasını denkleştirebilmek için hesap üstüne hesap yapmakla meşgulken, bu gün, güzel ülkemin, güzel ve sıcak bir coğrafyasında, yakamız, bağrımız açık, kolları kısa ve incecik giysilerimiz içinde, yağışla soğuyan bölgelerdeki üşüyen insan manzaralarını seyrediyoruz haber bültenlerinde.

     Büyük kızımı gönderdim geçenlerde Trabzon’a. Okul açılmadan önce, tatilinin küçük bir bölümünü de orada, büyüklerimizin yanında geçirmek istedi. Oraya varır varmaz hasta oldu, yataklara düştü garibim. Yarın Erzurum’a gittiğinde hali ne olacak düşünemiyorum bile?

     Burası kaçıncı iş yerim ve kaçıncı evim artık ben de bilemiyorum ama, taşınma konusunda gerçekten uzmanlaştığımız bir gerçek. Zira, sekiz gün zarfında, başka bir memlekette ev bulmak, satın almak ,taşınmak ve yerleşmek her babayiğidin harcı değil gibi geliyor bana.

     Eski blog dostum Adankana’nın (kulakları çınlasın) söylediği gibi, küçük sokakları olan, küçük bir şehre yolumuz düştü bu kez. Kime selam verirseniz, kimin dükkanından alışveriş yaparsanız, hangi devlet dairesindeki memurlara işiniz düşerse, hemencecik arkadaş, dost oluveriyorsunuz, yabancı olmanın getirdiği avantajları da kullanıp, yöre halkının misafirperverliği sayesinde işinizi çabucak hallediyorsunuz.

     Onların aşina ama sizin yabancı olduğunuz konularda sorduğunuz basit sorular, tebessümler eşliğinde cevaplamalarına neden oluyor ve bir kat daha sempati topluyorsunuz, ilçe sakinlerinin ilgisi ister istemez üzerinizde yoğunlaşıyor.

     Küçük sokakları ve sakin insanları olan bu yerleşim yerini seviyorum, orada olmaktan mutluluk duyuyorum, her ne kadar kızlarımın acı eleştirilerini göğüslemek zorunda kalsam da. Yaş kemale erdi artık, insan sakin, sessiz, huzur dolu bir hayat istiyor kendine.

     İlginç bir yaşantımız oluştu burada. Sabahleyin önce ben çıkıyorum evden ve 20 km kadar batı yönündeki iş yerime ulaşıyorum servisimle. Benden sonra küçük oğlum, 15 km kadar doğuda yer alan ilçedeki okuluna, daha sonra da kızım, 20 km kadar kuzeydeki il merkezine dershaneye gidiyorlar başka başka  servisler ile. Böylece eşim hariç tüm aile bireyleri dört bir yana dağılmış oluyoruz ama, yine de bu küçük caddeli ilçede, büyük şehirlerden daha rahat bir ulaşım ve yaşama biçimimiz olduğunu da yazmam gerek buraya.

     Yaşadığınız yer küçük olunca, ister istemez insanların sevinçlerine, kederlerine, sıkıntılarına, mutluluklarına daha yakından şahit ve ortak oluyorsunuz. Tıraş olduğum berberin bitişiğindeki salon sahibi, ‘’bu yıl durumumuz kötü!’’ diyor.’’Narenciyeyi hala satamadık, bahçede kaldı ürün!’’

     ‘’Daha olgunlaşmadı ki, hala yeşil!’’ diyorum şaşkın şaşkın, tebessüm ederek gözlerime bakıyor ve;

     ‘’Ürünü bahçede iken, olgunlaşmadan satarız biz. Hala gelip alan olmadı bu yıl. Durumumuz gerçekten kötü!’’

     ‘’Pazarda satsanıza?’’

     ‘’Pazarda narenciye satılmaz ki burada. Herkesin bahçesi vardır, oradan toplayıp yerler!’’

     ‘’Bahçesi olmayan biz yabancılar ne yapacağız?’’

     ‘’Misafirler için ayrılan ağaçlar vardır, sen merak etme.Meyven gelir bulur seni!’’

     Yeni tanıştığım bu güler yüzlü insanın, hayata bakış tarzı ilgimi çekiyor, cümlelerinin sıcaklığı içimi ısıtıyor.İftar saati yaklaşıyor, ellerim ceplerimde aheste aheste evime doğru yürürken, bu küçük ilçenin, sıcak kanlı insanlarına çabuk ısınacağımı düşünüyorum.

     Hayatın zorlu yollarından başladık, yeni yaşama biçimimize kadar getirdik sözü.

     Aslında, böyle günlük yaşantımızı konu alan yazılar yazmayı pek sevmiyorum ama, inanın işlerin yoğunluğu nedeni ile asla zaman ayıramıyorum bu güzel hobiye. Bloga yazı yazmaya da epeyce ara verdik, dostların sitemleri sıklaştı, bazılarında da bu işi ihmal ediyoruz hissi uyandı gibi.

     İşte bu sebeple böyle günlük konuları işleyen bir basit yazıyla çıktık bu gün karşınıza.

     Hatalarımız af olur inşallah diyoruz ve tüm dostlara selam, sevgilerimizi gönderiyoruz.

uzakdost-Eylül 2008-Hatay

Yorum (41) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/9/2008 - İlginç ve güzel bir yurt köşesi.

Kategori: Gezi Yazilari
  

     Sıcağın oldukça ağır renkleri ile boyadığı bir Eylül günün ardından, öfkesi iyice dinen güneş, çehresini  her akşamüzeri olduğu gibi sarıdan kızıla dönüştürmüş, ağır ve yorgun bir süzülüşle Adana semalarına doğru uzaklaşırken, gönderdiği günün son ışık huzmelerinin fırça darbeleri ile  oluşan uzun gölgelerin süslediği çorak ve alçak tepelerini seyrediyorum bu ilginç yurt köşesinin.

     Hiç alışamadığım klimaların oluşturduğu serin ama sevimsiz çalışma ortamının inadına, aracımınkini kapıyor, camları sonuna kadar açıyorum.

     Aheste aheste yol aldığım otobanda, hızlı hızlı araçlar geçiyor sağımdan solumdan, aldırmıyorum, ılık ılık esen akşam rüzgarın saçlarımın arasında dans edişinin verdiği haz eşliğinde, çıplak dağların eteklerinde uzanan ve yeşilin en güzeli ile boyanmış olan ovayı inceliyorum.

     Allahım!... Ne güzel bir görüntü, ne inanılmaz bir doğa harikası bu gözlerimin önünde uzanan.

     Portakal bahçeleri öyle sarmış sarmalamış ki her yanı, yaşadığım ilçeyi, yüksek sayılacak bir konumda bulunduğum halde görmeyi başaramıyorum.

     Tuhaf, sevimsiz bir toprak.

     Anadolu’nun iç kısımlarında uzanan uçsuz bucaksız kıraç arazilere benziyor ama, aslında hiç de öyle değil. Son derece verimli, portakal, mandalina ve zeytin ağaçları, nerede ise dikmeseniz bile ürün verecek durumda.

     Bu toprakların altında, Türkiye’nin en büyük yer altı su rezervi olduğu söyleniyor ki; her nereye olursa olsun kuyu vurduğunuzda fışkıran su, bu durumu adeta belgeliyor gibi.

     Kocaman sulama kanallarından nehir görünümünde akan sular, Karadeniz bölgesinin az debili ve küçük derelerine alışmış bizler için, gerçekten inanılmaz güzellikte bir manzara oluşturuyor. Hava zaten dayanılmaz derecede sıcak, bir de böyle coşkulu suyu görünce, kendini içine bırakası geliyor insanın.

     Otoban yolculuğumuz beş dakika kadar sürüyor ve ilçe girişine yöneliyorum. İskenderun-Hatay istikametine uzayıp giden düz yoldan ilçe istikametine kıvrıldığınızda, uzun ama oldukça güzel bir bulvar karşılıyor sizi. Yolun ortasındaki refüjde, yüksek, zakkum’a benzeyen pembeli beyazlı çiçekler, gelen geçen araçların rüzgarı ile nazlı nazlı sallanıyorlar.

     Sağlı sollu portakal bahçeleri. Çok yüksek olmayan ağaçlar silme portakal dolu ama, henüz yeşil renkte olduklarından, dikkatli bakmayınca seçmek gerçekten zor oluyor alışık olmayan gözler için.

     Bahçe içinde, genellikle yoldan alçak bir duvarla ayrılmış, bir eski ahşap kapı ile avlusuna girilen, bir veya iki katlı, boyasına, sıvasına çok özen gösterilmemiş, her birinin terası üzüm asmasın ile kaplanmış iptidai evler. Bu yalın halleri ile ne kadar sevimli gözüküyorlar, sizlere anlatabilmem mümkün değil.

     Gençler, yaşlılar, kadınlar, kızlar, tüm ahali motosiklet kullanmakta, 4-5 kişilik bir aile bile, küçücük motorun üzerine rahatlıkla sığabilmekte, bizlerin, yani yöreye yabancı olanların şaşkın bakışları arasında, sağımızdan, solumuzdan hızlıca geçip gidebilmekte.

     Küçük(nüfusu 30000,çok da küçük sayılmaz aslında), sakin bir ilçe. Bu kadar verimli toprakları olmasının, sanayi bölgelerine bu kadar yakın olmasının yanında, ülkenin bir köşesine sığınmış, genelde fakir insanları barındıran kendi ilçemle kıyasladığımda, gerçekten çok geri kaldığını düşünüyorum, üzülüyorum.

     Sakinliği, yeşil bahçelerinin güzelliği tesellim oluyor, buraları galiba seviyorum yavaş yavaş..Nasıl sevilmesin ki; kaldırımın kenarlarında görmeye alışık olduğumuz çınar gibi ağaçların yerini portakal ağaçları almış burada. Dalları da öyle dolu ki, insan hayretler içinde kalıyor.

     Ankara’dan ayrılalı nerede ise üç hafta olmuş. Oranın havasını ve kalabalığını özlemedim dersem yalan olacak ama, buranın da bolluğu, bereketi, sebzelerin inanılmaz tazeliği ve ucuzluğu, küçük şehrin insana verdiği güven hissi güzel.

     Bir de, blog arkadaşlarıma yine aynı yakınlıkta olmam, onları okuma, yorumlama, selam gönderme, güzel dileklerini kabul etme konusunda hiçbir şey yitirmemiş olmam tesellim oluyor.

     Yeni günler bakalım hayatlarımıza ne değişiklikler getirecek?

     İyi günler diliyorum sizlere.


uzakdost-Eylül 2008-Hatay

Yorum (32) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/9/2008 - Memleket Türküleri

Kategori: Siirlerim


Akasyalar dizili

köpük köpük, dantel dantel eteğinde denizin.

Saklanır gölgesine ince yaprakların

salkım saçak çiçekler

ve ayak uçlarında mora dikenleri gezinir.

Bir ak kanatlı martı,

süzülür geçer taze sürgünlerinden dalların.

Çakır gözlü bir köy güzeli eğilir suya,

laciverdin en güzelinde temizler

kanayan yarasını bir genç yüreğin.

Bir yorgun güneş okşar

altın rengi saçlarını ikindi serinlerinde.

Alır başını gider serseri düşünceler ardı sıra yaşlı takaların,

özlemler yankılanır yosun kokan

tek pistonlu motor homurtularında.

Alçak şerefeli, ahşap minaresine yoksul köyün,

her sabah

yağmur yüklü, gri bulutlar dokunur.

Her sabah, doğuşuyla ümit yükü bir yeni günün,

bu mahzun sahillerde

yürek yakan, yanık sevda türküleri okunur.

uzakdost-Eylül 2008-Hatay 

Yorum (26) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/9/2008 - Yeniden Merhaba Sevgiye...

Kategori: Gonul Yazilari


Yeni bir şehir, yeni bir iş,yeni bir hayattan merhaba diyoruz dostlarıma özlemle.
Gerçekten her biriniz ayrı ayrı hasret ateşi düşürdünüz gönlümüze, her biriniz ayrı ayrı gerçekten çok özlendiniz.
Yeni sözcüklerle sizlerle olacağız bu günden sonra.
Yine eskiden olduğu gibi, güzel çalışmalarınızı okuyarak kandıracağız ruhumuzu.
Sizleri seviyoruz.
İyi ki varsınız...
Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba diyoruz sevgiye...

uzakdost-Eylül 2008-Erzin(Hatay)
Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Arada oturup yazarsınız işte...İçinizdeki bir meçhulden gelen sese kulak verirsiniz...Yazmasına yazarsınız da,sonra dönüp bakatsınız ki, kendinizi yazmışsınızdır...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • Doga Hikayeleri
  • Gezi Yazilari
  • Gonul Yazilari
  • Hikayelerim
  • Siirlerim
  • Yasanmis hayat hikayeleri
  • Arkadaşlarım

    siirimsilerle
    belinayla
    meraldiren
    neslinursema3
    hazanmevsimi
    sarmasikgullerim
    cigdemyavuz
    sevgicicegii
    ppencerem
    emelsen
    biryudumrenk
    gulcinkuju
    duygularinsairi
    ayten
    kkardelen2
    bahargibi
    sessizciglik1
    SessizSenfoni
    benpacella
    36069
    mesale
    ilknur1959
    diloylo
    jadore
    hasret12378
    aydakiben
    sercen
    feminist1725
    Romantikmeyhane
    yagmurtuana
    sariakasya
    nursalkimi
    bennns
    safiira1
    ABE98
    mervecan
    mavikoridor
    nekin
    giz
    meneksesevdam
    arzununpenceresinden
    bizimada
    missing86
    casablanka
    maksude
    NuRuN
    guldestee
    sertalpbilal
    matrakiye
    busecegunler
    06bu
    sevgicerenkler
    tumguzellikler
    vezirhan
    bendesaklisin
    mavismor
    blogperisi
    00yedi
    bilgul
    annekedi
    banagore1
    agapasa21
    gerceksevda
    nun
    ruhlargemisi
    turkanzeybek
    webtc
    hamdivehusnucan
    elifceyasam
    Karya35
    incesan
    asikatularabiyye
    rufeydem
    doymadimsana
    Runya
    akgunkaya
    dolunayayazi
    demint
    muspar
    nilaycan
    ayazdaikiyurek
    amozonik
    gizledigimzindanmasallari
    virginia
    gercekdostlar07
    yardanuzak55
    siiringozyaslari
    o0nas0o
    zordasukunet
    aksitabraxas
    sevgiyleyolculuk
    gulyabangulum
    smge
    kkardelen
    gelinciktarlasi
    sessizharflerim
    mahurbeste75
    halejim
    ozcansanat
    ladyoscar26