|
Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret'i anıyoruz
Doksan bir yıl sonra ORHAN KARAVELİ
Şairliğinin, yazarlığının ve ressamlığının yanı sıra bir amatör mimar da olan Tevfik Fikret 'in planlarını çizip neredeyse elleriyle yaptığı ve 'kuş yuvası' anlamına 'Âşiyan' adını verdiği evinin çevresi, Rumelihisarı'nın, Boğaziçi'nin bu güzel köşesi, zamanla 'Âşiyan' diye anılır olmuş.
Yamaçlara uzanan, yakınlardaki biraz bakımsız mezarlık bile 'Âşiyan' diye bilinmiş. Şair Nigâr Hanım 'lardan 'Medine müdafii' ünlü Fahrettin Paşa 'lara kadar kimler yatmıyor ki burada?..
İşte, Fikret'in çok sevdiği Âşiyan'ına tırmanan dik yokuşla sayısız taş basamağın sessizliği, geçen yılın 19 Ağustos günü, sabah saatlerinden başlayarak alışılmamış bir canlılık ve hareket yaşadı. Birbirlerine destek olarak ya da bastonlarına dayanarak yürüyen yaşlılar, gencecik çiftler ve coşkuyla merdivenlerde koşuşturan çocuklar...
Yağmura karşın
Üstelik, 'ahmak ıslatan' türünden aralıksız bir yağmura aldırış etmeden. Âşiyan'ın önündeki, Fikret'in elleriyle düzenlediği bahçeye ulaşanların sayısı çok geçmeden üç yüz kişiyi, belki daha da fazlasını bulmuştu. Batı müziği yapan bir 'dörtlü' karşılıyordu onları. Yanı başındaki Boğaziçi Üniversitesi'nin (eski Robert Kolej) bahçedeki banklara oturup irili ufaklı tekneleri seyreden öğrencileri, o sabahki kalabalığa bir anlam vermeye çalışıyor olmalıydılar. Belki farkında değillerdi ama takvimler o gün 19 Ağustos tarihini gösteriyordu.
'Artık yıkılıyorum'
'Türk Aydınlanması' nın büyük ismi ve öncüsü; Mustafa Kemal 'in, İlhan Selçuk 'a göre 'çok şey borçlu olduğu' esin kaynağı; 'karanlıklarda bir ışık gören ve o nura doğru yurttaşlarını götürmeye çalışan...' Tevfik Fikret , doksan yıl önce o sabahın erken saatlerinde ölmüştü: '... Artık yıkılıyorum... yavrum... yavrum...' diyerek ve cam fanuslu saat 02.20'yi gösterirken, Âşiyan'ın deniz manzaralı bir odasında.
''... Sırtüstü yatıyor ve hiç de ölmüşe benzemiyordu. Sakalı tıraşlı, gözleri kapalıydı. Başının altındaki yastığın kılıfı ve göğsüne kadar çekilen örtü gibi Boğaziçi'ni seyrettiği pencerenin perdeleri de bembeyazdı. Etrafı, bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerle bezenmişti. Kısa kollu geceliğinden taşan kolları, ölüm döşeğindeki bitik bir adamınkinden çok hâlâ güreş tutabilecek bir eski ve güçlü pehlivanınkileri düşündürüyordu. Sanki ölmemişti de sıcak bir ağustos gününün esintisinde öğle uykusuna yatmış gibiydi. 'Vicdanla inandığı', 'ulvi ve münezzeh', 'kudsî ve muallâ' 'kudreti külliyesine' kavuşmuş olmanın mutluluğu okunuyordu huzurlu yüzünde... Bu kadar canlı, rahat ve güzel bir ölü yüzü daha önce belki de hiç görülmemişti...''
Gelmiş geçmiş en başarılı öğrencisi ve müdürü olarak, külleri üzerinde adetâ yeniden yarattığı Galatasaray'ın Mezunlar Derneği ile Türkiye Yazarlar Sendikası eşzamanlı bir tören düzenlemişti, Fikret'i doksanıncı ölüm yılında anmak için.
Dış ve iç güçlerin elbirliği ile ülkemizi yeniden ortaçağ karanlığına sürüklemek istediği günümüzde yüzlerce insan, sözbirliği etmişçesine çevresinde toplanmıştı.
O yağmurlu ve biraz kasvetli günde Fikret'in ışığı aydınlatıyordu sanki ortalığı. Herkes, birbirine, Cumhurbaşkanı Sayın Sezer 'in yayımladığı Fikret'le ilgili o güzel, çarpıcı ve uyarıcı mesajı görüp görmediğini soruyordu. Tarihimizin en karanlık ve umutsuz döneminde bir Tevfik Fikret ışığı parlamamış olsaydı, belki bir Mustafa Kemal'imiz de olmazdı. ''Ben inkılap ruhunu Fikret'ten aldım...'' diyen gencecik Mustafa Kemal Paşa, yurdu kurtarmak için Anadolu'ya çıkma kararını bile, anısını bir kez daha yaşamak için 19 Ağustos 1918 günü Âşiyan'a giden yokuşu tırmanırken açıklamıştır.
Fikri hür, irfanı hür bir şair
Fikret, ''Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanat'' mı demişti, işte O da ''Bağımsızlık benim karakterimdir...'' diyordu.
Fikret, ''Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim'' diye mi haykırmıştı, işte Mustafa Kemal de daha 1924'te öğretmenlere hitaben ''... Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister...'' diyor ve ekliyordu:
''... Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...''
İlginç bir rastlantı: Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret de ''Ölümün artık yaklaştığını hissediyorum...'' dediği son günlerinde Mustafa Kemal'i 'keşfetmişti' . O'nun Çanakkale savaşlarındaki başarı haberlerini heyecanla izliyor ve ''Ah... Gelibolu'daki şu miralayı bir görebilsem!.. Tanıyabilsem!..'' diye hayıflanıyordu. Ağabey - kardeş yaşlarında idiler. Birbirlerini hiç görmediler ama aralarında sanki gizemli bir bağ; bir aydınlık, çağdaşlık, yurtseverlik ve uygarlık köprüsü vardı. Ülkemizin bilinçsiz, bilgisiz, birikimsiz ve aydınlıktan yoksun ellerde yeniden karanlıklara sürüklenmek istendiği günümüzde, Atatürk'ü ve O'nun esin kaynağı Tevfik Fikret'i anlamaya, yaşatmaya ve fikirlerine sımsıkı sarılmaya her zamankinden fazla gereksinme duyuyoruz.
İnsan melek olsaydı cihan cennet olurdu
......
Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer
......
Hak bellediğin yola yalnız gideceksin
......
Varsın bulunmasın bilecek nâm ve şânını
......
Dâimâ önde, dâimâ yukarı
......
Düşmek, etrafı görmemektendir
......
Sen yoruldukça yol uzar, artar
Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar
......
Evet sabah olacaktır. Sabah olur geceler
......
'Aydınlanma'... işte asrımızın emellerinin ruhu
......
Zafer biraz da hasar ister
......
Sen zanneder misin ki 'benim' hep elemlerim
Heyhat! Ben günlerin dertlerini inlerim
......
Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
......
Bütün âlem kuvvetin esiridir
Fikret-Akif kavgası Tevfik Fikret 'in din ve inanç konularındaki farklı yaklaşım ve felsefesi ile bir Amerikan eğitim kurumunda, üstelik Türk edebiyatı üzerine dersler vermesini doğru bulmayan Mehmet Akif (Ersoy), kendisi hakkında bilinen tek eleştirisi bile olmamış çağdaşı Tevfik Fikret'e alışılmadık ağırlıkta bir dille sataşmaktan ve 'hükümeti' ona karşı sessiz kalmakla suçlamaktan çekinmemiştir:
Robert Kolej'deki sanat dâhisinin kalemi
Vurur bu darbeyi isterse. Çünkü haddine mi
Hükümet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
......
Dehâların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu 'personaj'da var bir deli kılıklı mani!
......
Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!
Akif'in, edebî düzeyden -ne yazık ki- yoksun bu sataşmasına Fikret'in 2 yıl bekledikten sonra, 1914 Kasımı'nda 'Tarih-i Kadim'e Zeyl' le (Eski Çağlar Tarihine Ek) verdiği yanıt, onun yüksek insan niteliklerini, açık kalpliliğini, eksilmez coşkusunu ve ne denli 'fikri hür, irfanı, vicdanı hür bir şair' olduğunu gözler önüne serecek özellikler taşımaktadır:
Ben ki, üç beş pulu tercihinden
Protestanlara zangoçluk eden
Şairim... Kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,
İslam dininin yorumcu şairi
'Molla Sırat' hazretlerine edebî
Saygılarımı sunarak
Tereddütsüz diyorum ki: Zangoçluk
Sıfatına lâyık bulunduk;
......
Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini;
......
Bilmeden, görmeden inan ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim;
......
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış Hakka.
......
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran!
......
Müminim: Varlığa imanım var,
Her kanat bir meleği açıklar
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni...
Kitabım tabiatın kitabı.
Bendedir iyinin de kötünün de sebebi...
......
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de...
......
Din-i Hakk bence bugün din-i Hayat.
Sen ne dersin buna, Ey 'Molla Sırat'?
Kavgalı babaların talihsiz çocukları Tevfik Fikret'i gözden düşürmek ve unutturmak için her yolu deneyenler, dilinin eskiliğini, dinsel felsefesini ve karabaskı döneminin baş aktörü Abdülhamit'e karşı girişilen bir suikast teşebbüsünün başarısız oluşu karşısındaki tavrını da eleştirmişlerdir. Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir. Tek çocuğu ve oğlu Halûk 'un yükseköğrenim için gittiği Amerika'da din değiştirmesini ve sonunda bir presbitaryen kilisesinin başrahibi olmasını da Tevfik Fikret'e fatura etmekten çekinmemişlerdir.
Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir. Bunlar arasında, edebiyat tarihçisi geçinip, yüksek makine mühendisi ve üniversitede profesör Hüseyin Halûk Fikret'in Hıristiyanlığı seçmekle yetinmeyip iki oğlunu da 'kendisi gibi papaz yaptığı' (!) yalanını ortaya atanlar bile vardı. Oysa Gill ve Halûk Fikret çiftinin çocukları olmamıştı.
1959'da Vatan gazetesi adına Amerika'da iken Halûk'un izini bulmaya çalışmış fa kat başarılı olamamıştım. Geçen yıl Fikret üzerine çalışırken ziraat mühendisi Fikret ve seksen beşindeki eğitimci eşi Ali Kaygı çifti ile tanıştım. Kazandıkları bursla ve çocuklarıyla birlikte Amerika'ya giden Kaygı'lar, Halûk Fikret'le yakın ve sıcak bir dostluk kurmuşlar ve çok satışlı bir gazetenin 1962 yılında ve birinci sayfadan 'Papaz Halûk' tanımlamasıyla okuyucularına adeta teşhir ettiği Halûk Fikret'in ne denli saygın, sevilen ve bilge bir insan olduğunu görmüşlerdi. Türkçesi fena değildi. Babasının kimi şiirleri hâlâ ezberindeydi. Türklüğünü unutmamış ve uzun süre Türkiye'ye dönmek ve burada bir iş bulup eşiyle birlikte yerleşmek için her yolu denemişti. Ne ki bazı yakınları yazdıkları mektuplarla onu bu kararından caydırmışlardı? ''... Sakın gelme!'' demişlerdi, ''Oralarda din değiştirmişsin. Gelirsen burada seni tükürükle boğarlar!..'' Aydın bir çift olan Kaygı'lar, ellerindeki bütün kayıt, belge ve fotoğrafları bana verdiler. Bu sayede, 'Halûk'un Bayramı' nın, 'Vedası' nın, 'Amentüsü' nün, 'Defteri' nin yanında Halûk'u nihayet ve gerçek kişiliğiyle tanımış olduk.
1893 İstanbul doğumlu Halûk, 72'nci yaş gününe beş gün kala Florida'nın Orlando kentinde öldü. Amerikan gazeteleri ölüm haberini ''... başını defne yapraklı bir tacın süslediği büyük Türk şairi Tevfik Fikret'in oğlunu kaybettik'' diye verdiler.
Yüksek mühendis, üniversite hocası, işadamı ve başrahip olarak 'Türk' adını onurla taşımıştı. Seçkin ve saygın bir iyi niyet elçisiydi Türkiye'nin, ama Türkiye'nin bundan haberi olmamıştı. Fikret'in 'papaz oğlu' idi, o kadar. Oysa yaşadığı yerde olay oldu ölümü. Cenazesine altı yüz kişi katıldı. Mezarı başında üç rahip onun seçkin ve saygın kişiliğini anlatan konuşmalar yaptı.
Onun ölüm haberini yorumsuz duyuran Türk gazetelerinden biri, Milliyet, bir başka Türk şairinin oğluna ait ölüm haberini ise şöyle veriyordu:
''... Şair Mehmet Akif Ersoy 'un oğlu Mehmet Emin Ersoy dün, İstanbul Tophane'de bir kamyon kasası içinde ölü bulunmuştur. Devamlı alkol alan ve bir kalp krizi sonucunda öldüğü anlaşılan Mehmet Emin Ersoy'un cenazesini kaldıracak bir makam bulunmadığından ceset uzun süre sokakta kalmıştır. Üç yıl önce eşi ölen Ersoy, kendini uyuşturucu maddeye vermişti ve uzun süredir Tophane'nin arka sokaklarında yaşıyordu...''
Cumhuriyet 18.08.2006
91. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE TÜM YÖNLERİYLE TEVFİK FİKRET DOSYASI >>> |